Ruşen Çakır, Ceren Bayar’ın ulaştığı 11. yargı paketi taslağındaki LGBTİ+’lara yönelik düzenlemeleri değerlendirdi. Çakır, TCK’ya eklenecek maddeyle “biyolojik cinsiyete aykırı davranışları teşvik edenlere” 1-3 yıl hapis cezası öngörüldüğünü belirterek “Zeki Müren ve Bülent Ersoy sanat hayatlarının büyük kısmını cezaevinde geçirmek zorunda kalacaklardı” dedi.
Ruşen Çakır, Ceren Bayar’ın ulaştığı 11. yargı paketi taslağını değerlendirdi. Çakır, meslektaşını tebrik ederek “Kendisini tebrik ediyorum. Meclis’e getirilmesi söz konusu olan 11. Yargı Paketi’nin taslağına ulaşmış” dedi.
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’e sorulduğunda “Henüz elimizde taslak yok, çalışmalar sürüyor” denildiğini aktardı. Çakır, “Belli ki meslektaşımız daha onun eline geçmeden taslağa ulaşmış ya da henüz o süreç resmi olarak tamamlanmadığı için Abdullah Güler öyle bir açıklama yaptı” yorumunu yaptı.
Taslakta birçok husus olduğunu ama en çarpıcı yönün LGBTİ+’ya yönelik düzenlemeler olduğunu söyledi.
“Türkiye’de ciddi bir iktidar baskısı söz konusu”
Çakır, Türkiye’de bir süredir bu konuda çok ciddi iktidar baskısı olduğunu vurguladı. Özellikle Onur Yürüyüşleri’ne getirilen yasakları hatırlattı, “Bir zamanlar bunların hepsi serbestti. Özellikle Avrupa Birliği sürecinde Türkiye bu konularda farklı cinsel yönelimler konusunda çok sert uygulamalara gitmiyordu” dedi.
Çakır, “Avrupa işi de bittikten sonra ve Türkiye’deki rejimin otoriterleşmesine paralel olarak bu konu ciddi bir şekilde siyasetin ve iktidarın gündemine geldi” diye konuştu.

Batı’daki yeni aşırı sağ ile benzerlikler
Çakır, durumun Türkiye’ye özgü olmadığını söyledi, “Özellikle Batı’da yükselen yeni aşırı sağ ile birlikte sıklıkla karşınıza çıkan bir husus” diye vurguladı.
Kimlik politikalarının dünya çapında siyaseti etkilediğini, şimdi buna karşı tepki hareketleri görüldüğünü belirtti, “Erdoğan defalarca bu konuyu işledi, dire getirdi. Sadece o değil, partinin bir takım sözcüleri de başları sıkıştığı zaman bu tür bu konuyu dillerine doluyorlar ve buradan bir kelimenin gerçek anlamıyla ucuz bir popülizm yapıyorlar” dedi.

“Genel ahlak tamamen keyfî bir şey”
Çakır, düzenlemedeki ifadelerin belirsizliğini eleştirdi, “Genel ahlaka aykırı tutum ve davranış dediğiniz zaman bu tamamen keyfe keder bir şey. Nedir genel ahlak? Nedir ona aykırı tutum? Özendirmek nedir?” diye sordu.
Çakır, bir eşcinselin ya da travestinin, özellikle transseksüelin kılık kıyafetini özendirme olarak görebileceklerini söyledi.
Cinsiyet değiştirme ameliyatı yaşı 18’den 25’e çıkıyor
Taslakta dijital platformlara yönelik ciddi düzenlemeler öngörüldüğünü aktaran Çakır, cinsiyet değiştirme ameliyatı yaşının 18’den 25’e çıkarıldığını söyledi, “Evli olmaması şartı var mesela, 25 yaşını doldurmuş olması, Ruh Sağlığı açısından zorunluluğunu Sağlık Bakanlığı tarafından vesaire vesaire kanıtlanması gibi birtakım şartlar daha da ağırlaştırılıyor” dedi.
Videonun deşifresi:
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Dün gazeteci arkadaşımız Ceren Bayar bir atlatma haber yaptı. Kendisini tebrik ediyorum. Meclis’e getirilmesi söz konusu olan 11. yargı paketinin taslağına ulaşmış. Daha sonra Meclis’te AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’e sorulduğunda, “Henüz elimizde taslak yok, çalışmalar sürüyor.” demişti. Belli ki meslektaşımız daha onun eline geçmeden taslağa ulaşmış ya da henüz o süreç resmî olarak tamamlanmadığı için Abdullah Güler öyle bir açıklama yaptı. Şimdi taslağın içerisinde tabii birçok husus var ama benim bugün ele almak istediğim husus başlığa da çıkarttığım ve zaten en çarpıcı yönü, LGBTİ+’ya yönelik düzenlemeler. Zaten Türkiye’de bir süredir bu konuda çok ciddi bir iktidar baskısı söz konusu. Özellikle Onur Yürüyüşleri’ne getirilen yasakları biliyoruz, ki bir zamanlar bunların hepsi serbestti. Özellikle Avrupa Birliği sürecinde Türkiye bu konularda, farklı cinsel yönelimler konusunda çok sert uygulamalara gitmiyordu ama Avrupa işi de bittikten sonra ve Türkiye’deki rejimin otoriterleşmesine paralel olarak bu konu ciddi bir şekilde siyasetin ve iktidarın gündemine geldi.
Tabii ki sadece iktidar partileri başvurmuyor buna. Birtakım genellikle küçük partiler de bu konuyu bir propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar. Ki bu aslında sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil. Özellikle Batı’da yükselen yeni sağ ya da aşırı sağ ile birlikte sıklıkla karşımıza çıkan bir husus. Kimlik politikaları biliyorsunuz siyasetin gündemini dünya çapında Türkiye’de de yıllardır çok ciddi bir şekilde etkiliyor ve şimdi de ona karşı bir tepki hareketleri görüyoruz ve iktidarlar bunu birçok yerde yapmaya başlıyorlar. Ama tabii ki bir Avrupa Birliği içerisinde mesela çok fazla söz konusu değil. Türkiye’de bunun AK Parti tarafından çok ciddi bir şekilde gündeme getirildiğini biliyoruz. Erdoğan defalarca bu konuyu işledi, dile getirdi. Sadece o değil, partinin birtakım sözcüleri de başları sıkıştığı zaman bu konuyu dillerine doluyorlar ve buradan kelimenin gerçek anlamıyla ucuz bir popülizm yapıyorlar. Bunun bir karşılığı olduğunu düşünüyorlar.
Görünüşte bunun bir karşılığı var. Sorulduğu zaman Türkiye’de, dünyanın birçok ülkesinde de herhâlde bu LGBTİ+ meselesi kamuoyunun önemli bir kısmı tarafından yadırganan bir şey. Ama realiteye baktığımız zaman bu sadece Türkiye’de değil, Osmanlı’dan beri, belki daha önceden beri Türkiye’de çok aslında normal olarak yaşanan şeyler: farklı cinsel yönelimler meselesi. Ama şöyle bir husus var: Genellikle yapılan “görünmez olsun, ne yaparlarsa yapsınlar” şeklinde. Şu düzenleme olayı biraz daha dar bir alana sıkıştırmayı hesaplıyor. Baktığımız zaman taslakta, her ne kadar “henüz bu taslak oluşmadı” deseler de, “hayasızca hareketler” TCK’nın 225. maddesine şu eklenecekmiş, böyle bir fıkra: “Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.” Burada ne kastedildiği anlaşılıyor.
Şimdi buna bakarsanız Türkiye’de Zeki Müren, Bülent Ersoy ve birçok kişi hayatlarının, sanat hayatlarının büyük bir kısmını cezaevinde geçirmek zorunda kalacaklardı. Türkiye bunları gayet normal bir şekilde kabul etti ve bir tür ulusal simge hâline getirdi. Sadece onlar değil ama ilk aklıma onlar geldiği için söylüyorum. Şimdi herhangi bir şekilde erkek doğup ama işte ne diyorlar, ‘‘Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı davranmak,’’ erkek gibi davranmayanlara yönelik birtakım şeyler olacak. Tabii ‘‘genel ahlaka aykırı tutum ve davranış’’ dediğiniz zaman bu tamamen keyfekeder bir şey.
Nedir genel ahlak? Nedir ona aykırı tutum? Özendirmek nedir? Özendirme, mesela bir eşcinselin ya da bir başka diyelim ki travestinin, transseksüelin tabii ki özellikle kılık kıyafetini pekâlâ özendirme olarak görebilecekler, bu eğer yasalaşırsa. Dijital platformlara yönelik çok ciddi birtakım düzenlemeler öngörülüyor. Bir başka mesele de cinsiyet değiştirme ameliyatı yaşı 18’den 25’e çıkarılıyor taslakta. Burada da evli olmaması şartı var mesela. 25 yaşını doldurmuş olması, ruh sağlığı açısından zorunluluğunu Sağlık Bakanlığı tarafından vesaire vesaire kanıtlanması gibi birtakım şartlar daha da ağırlaştırılıyor. Baktığımız zaman mesela “aile kurumunu korumak devletin yükümlülüğü” diye bir gerekçe var ve yani neresinden baksanız elinizde kalan… Mesela cinsiyetsizleştirme akımlarıyla etkin mücadele. Cinsiyetsizleştirme meselesi dünyanın dört bir tarafında ve Türkiye’de de son dönemde karşımıza çıkan işte bu tür LGBTİ+ hareketin kazanımlarının ellerinden geri alınma çabası olarak karşımıza çıkıyor.
Bunu kabul etmek, buna “ne var bunda, tabii ki doğal olan bu, aile, ahlak korunacak” vesaire demek hiçbir şekilde bana göre doğru değil. Türkiye’de ahlakı bozan ya da ülkenin düzenini bozan o kadar çok şey var ki… Yani mesela dün konuştuk, bir gazeteci gece vakti iki tane genç tarafından dövülerek öldürülebilen bir ülke. Buranın cinsellikle, cinsel yönelimle, şununla bununla ne alakası var? Türkiye bir uyuşturucu pazarına dönüşmüş durumda mesela. Bunun bununla ne alakası var? Ama bu özellikle sağ siyasetçilerin çok sevdiği bir husus. Hep şunu biliyorum, hayatım boyunca bunu gördüm; Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde de böyle ama konumuz Türkiye, bu konu dışarıdan ne kadar sert bir şekilde çıkış yapılırsa yapılsın, tu kaka edilirse edilsin, aslında Türkiye’de zaten yerleşmiş, bayağı bir kültürü de olan birtakım öne çıkan isimleri de olan bir olay. Bunu bir anormallikmiş gibi, sapıklıkmış gibi, sapkınlıkmış gibi göstermek hiçbir şekilde akıl kârı değil.
Tabii ki her cinsel yönelim sahibi insan, farklı farklı cinsel yönelime sahip olan insanlar birtakım suçlar işleyebilir ama bu işledikleri suçları yönelimleriyle tanımlamak hiçbir şekilde doğru değil. Şu anda Türkiye’nin büyük bir çoğunluğu, öyle kabul ediyoruz, heteroseksüel ama baktığımız zaman da suçların büyük bir çoğunluğunu işleyenler de onlar. Dolayısıyla birtakım istisnai örneklerden hareketle farklı cinsel yönelimlere sahip insanları şeytanileştirmek 2025 yılında bana göre asla kabul edilebilecek bir şey değil. Ama biliyorum ki eğer iktidar bunu istiyorsa geçirecek. Eskisi gibi bir batıdan tepki gelir, şu olur, bu olur gibi bir endişe de artık uzun zamandan beri yok. Batı da zaten Türkiye’yi artık salmış durumda. Ve iş tabii ki bizzat farklı cinsel yönelimlere, LGBTİ+ içine giren yönelimlere sahip olan kişiler ve onların yakın çevrelerine ve onlar gibi olmamakla birlikte onların haklarını savunacak insanlara düşüyor. Zor bir süreç olacak. Eğer bu taslak, gerçek bir taslaksa ve kabul edilirse gerçekten zor bir süreç olacak. Ama tarih boyunca eşcinseller, farklı cinsel yönelimlere sahip olan kişiler hep baskılara maruz kalmışlar. Ama bu onların devletin ya da toplumun çoğunluğunun istediği şekilde ‘‘tedavi’’ — tedaviyi de tırnak içine almak lazım — olmadıklarını, tercihlerini, yönelimlerini değiştirmediğini bize gösteriyor. Tekrar filmi başa sarmak istiyorlar ama ben kendimi bildim bileli Türkiye’de böyle bir şey yoktu. Yani yasal düzenleme yoktu. Konmak isteniyor. Bakalım ne olacak.
Evet, bugün tabii ki yayını bir eşcinsele ithaf etmek gerekir ki şu ana kadar, 150’ye yakın galiba oldu yayın ithafında, bu tür eşcinsel kimliğini alenen sahiplenen çok kişiye ithafta bulundum. İlk aklıma gelenler arkadaşım Jean-Pierre Thieck mesela, Fransız araştırmacı ve gazeteci. İlk aklıma o geldi. Başkaları da oldu çok sayıda. Ama bugün çok sevdiğim bir yönetmene, Rainer Werner Fassbinder’e ithaf ediyorum. Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübünde birçok filmini izledik. Kimi zaman bütün öğrencilere açık olarak büyük tiyatro salonunda gösterdik. Kimi zaman, o zamanlar tabii şeyler yok şimdiki gibi, 16 milimetrelik filmler hâlinde izledik. Alman yönetmen, 37 yaşında hayatını kaybetmiş, 30 film çekmiş. Ben galiba bu filmlerin en az yarısını gördüm.
Fassbinder’in ilk öne çıkan ve hep bilinen özelliği daha 16 yaşında okulu bırakıp eşcinsel kimliğini açıkça yaşayan bir, şöyle söyleyebilirim, abarttığımı düşünenler olabilir ama bence dâhi derecesinde bir isim. Çok farklı bir isim. Belli ki zor bir isim ama sadece yönetmenlik değil, yazarlık ve oyunculuğu da var. Mesela, bu çok gençlikte oynadığı bir filmidir. Çok muazzam filmler. Mesela aldığım notlara bakıyorum: ‘‘Maria Braun’un Evliliği’’, ‘‘Ali’’ diye bir filmi vardı, burada bir göçmenle kendisinden yaşça büyük bir Alman kadının evliliği anlatılıyordu. O da çok çarpıcıydı. ‘‘Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları’’, ‘‘Lili Marleen’’, ‘‘Veronica Voss’un Tutkusu’’, bunların hepsi bende çok iz bırakmış filmlerdir. Buralarda eşcinsellik teması ya da farklı cinsel yönelimler teması bazı filmlerde var ama öyle hepsi de bu konu üzerine yapılmış filmler değil. Ama en son filmi ‘‘Querelle’’ diye Jean Genet’nin bir oyunundan uyarlamaydı yanlış hatırlamıyorsam, çok sert bir filmdi. En son 82’de yapılan film çok sert bir filmdi. Onun gerçekten bu konuda şu ana kadar herhâlde sinema tarihinde bu kadar ana akım bir yönetmen tarafından yapılan ama LGBTİ+ üzerine yapılmış en sarsıcı filmlerden biri olduğunu söylemek lazım.
Fassbinder bir de Hanna Schygulla ve Barbara Sukowa gibi aslında bilmediğimiz, yani hep Amerikan sineması ve belki Fransız sinemasını biliyorduk, Alman sinemasını da Fassbinder sayesinde ben şahsen öğrendim. Ben ve diğer arkadaşlarım o sırada hiç bilmediğimiz iyi oyuncularla karşılaşmıştık Fassbinder sayesinde. Zaten o da Alman sinemasının şaha kalkmasının, yani 70’li yıllarda “Yeni Alman Sineması” deniyor, en önde gelen isimlerinden birisiydi. Esrarengiz bir şekilde öldü ya da ölü bulundu kendisi. İşte kalpten öldüğü söylendi ama yani uyuşturucu, şu, bu herhâlde bu tür şeylerin de etkisi olmuştur. Bütün hayatıyla, siyasi konularda aldığı pozisyonla ama her şeyden önce yarattığı sanat eserleriyle müthiş birisiydi. Eğer Türkiye’de, önümüzdeki dönemin Türkiye’sinde olsaydı Fassbinder herhâlde bu söylediğimiz taslaktaki maddelerden dolayı hapis cezası almak durumunda kalabilirdi. Bir acayip dünyada yaşıyoruz vesselam. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







