1 Ekim 2024’te kamuoyu görünürlüğü kazanan yeni çözüm süreci bir yılını geride bıraktı. Meclis’ten hukuki düzenlemeler beklenedursun, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısının Kürt hareketi içinde tetiklediği siyasal dönüşümler bir yeniden yapılanmaya işaret ediyor.
Nitekim Öcalan, 27 Şubat’ta tüm riskleri ve sorumluluğu üstlenerek PKK’nin içine doğduğu Soğuk savaş paradigmasının sona erdiğini ve sosyalist temelde yeni bir mücadele zeminine çekilmenin mağlubiyet değil, geç kalınmış stratejik bir dönüşüm olduğunu açıklıkla ve cesurca belirtti. Kısa süre sonra 27 Şubat çağrısının hangi yapıları içerdiği tartışmaları başladı.

Zaman ilerledikçe Kürt hareketinin ağırlık merkezlerinde yaşanan gelişmeler, çağrının hareketin yerküredeki tüm yapılarını dönüştüren bir nitelik taşıdığını ortaya koyuyor. İmralı’daki bir plastik masa ve sandalye üzerinde kaleme alınmış bu metin PKK’den PJAK’a, Avrupa’dan SDG’ye Kürt hareketindeki tüm (olası) “dirençleri” kırdı. Öcalan’a göre Kürtler toplumsal gücüne güvenmeli, çağın paradigmasına uygun yöntemler geliştirmeli ve silahla vedalaşmalıydı.
Başta Kandil ve Avrupa olmak üzere, Kürt hareketinde başlayan dönüşümün -bu yazıda olduğu gibi- sadece Türkiye ayağı bile sayfalarca analizin konusu demek.
Bunun bir de Suriye, Irak, İran’daki yapılarda ve bunların bölgede kurduğu ilişkilerde ayrı ayrı yaşanacak değişimler hesaba katılırsa çözüm sürecinin önemi ve sürecin “kelebek etkisi” bir kez daha ortaya çıkıyor.
Feshedilen PKK sosyal medya akademileri kurdu
PKK, önderliğinin “50 yıldır anlaşılmayı bekliyorum” sitemlerini unutturacak ölçüde Öcalan’ı en iyi “kavrayan” kanat oldu. Kandil, Öcalan’ın gerek siyasi, gerek jeopolitik uyarılarını sahiplendi ve uyguladı. Ortadoğu’da İsrail öncülüğünde gerçekleşen altüst oluş içinde Öcalan’ın barış paradigmasına samimice bağlı kaldı. Soykırımların, rejim değişikliklerinin, değişen haritaların ortasında, PKK kadroları tüm milliyetçi tuzaklara rağmen Kürtleri kanlı bir emperyalist maceradan uzak tuttu.

Tüm bölgesel aktörler kendisiyle ittifak arayışına girmişken PKK, Mayıs 2025 kongresinde kendini feshetti. 11 Temmuz’da tarihi görüntülerle silahlarını sembolik olarak imha etti. Artık silah kullanmayacağını tüm dünyaya duyurdu.
Kandil, Meclis’ten çıkacak gerekli uyum ve entegrasyon yasalarıyla, şartsız ve talepsiz şekilde sivil siyasete katılmaya hazır olduğunu birçok kez ilan etti.

Bu bağlamda aslında Kandil’de fiili bir geçiş süreci de başlatıldı. PKK ismi kullanımdan kalktı. Kandil’deki örgüt yöneticileri farklı başlıklarda akademiler kurdu. Sosyal medyada gündemdeki konuları yorumladıkları kanallar açıldı. Tartışma yürütülen konular tarımdan siyasete, ekonomiden kadın meselesine kadar geniş bir yelpazede.
Sosyal medya, geçiş sürecindeki PKK kadrolarının silahların gürültüsünde duyuramadıkları politik görüşlerini duyurmakta yeni araç. Türkiye’ye döndükten sonra nasıl bir mücadeleye girişeceklerine dair mesajları da bu videolarda izlemek mümkün.
Diaspora: Dönüş hazırlıkları ile yükselen milliyetçilik arasında
Kürt hareketinin “Avrupa” diye özetlenen ama Kuzey Amerika’dan Japonya’ya, oradan Avustralya’ya kadar yayılan geniş diaspora ayağında da belirgin bir hareketlilik var. Geri dönmeye hazırlananlar, temkinli yaklaşanlar ve daha milliyetçi reflekslere savrulanlar arasında çeşitlilik gözlemleniyor.
Hareketin Avrupa merkezli yayın organlarında yaşanan dönüşüm, sessiz bir açılım yaşandığını gösteriyor. Yayın akışlarına spor programları dahil edilirken Mümtaz’er Türköne’den liberal Kürtlere, muhafazakâr gazetecilere, CHP’lilerden DEVA Partililere kadar geniş bir yelpazeden isimler, harekete yakın medya kuruluşlarına büyük bir özenle konuk ediliyor.
Kürt hareketinin en çekirdek tabanının takip ettiği bu kanallarda ilk cümlelerini kuran “öncü” konukların dil ve üsluplarındaki titizlikleri ve saklayamadıkları heyecanları, onlara duyulan saygıyı da arttırıyor.

Ancak Avrupa’daki Kürtlerde milliyetçi tepkiler de son bölgesel gelişmelerle rahat bir örgütlenme zemini yakaladı. Hareket dışından gelen milliyetçi ajitasyonun hareketin tabanını da etkilediği gözlemleniyor. Kürt-Yahudi Kongresi gibi girişimler İsrail tartışmalarının PKK diasporası içine sızmasına neden oldu. İsrail-Hamas ateşkesi ile beraber İsrail’den umduğunu bulamayan ve yeni bir anlam krizine sürüklenen milliyetçi Kürtlerin bu süreçteki en büyük argümanı hâlâ İsrail ile ilişkilenmek.

Süreç ilerlerken KCK, hem genç göçmenlerle kurulan ilişkilerin gevşemesi hem de kendi tabanında da milliyetçiliğin yükselmesi problemleriyle karşı karşıya. Avrupa’daki KCK yöneticileri süreci tamamen sahiplenmekle beraber daha sert bir duruş sergilemeye yönleniyor. SDG’nin Şam’a entegrasyonundan sonra, müzakere sırasının diasporaya geleceği açık. Diaspora, müzakerelere başlamadan elini ve tutumunu olabildiğince güçlendirmeye çalışıyor. Bu görece sert dil, Avrupa’daki KCK yöneticilerinin katıldığı yayınlara da yansıyor.
Değişim kaçınılmaz: Peki ya DEM Parti?
Tıpkı Kürt hareketi yörüngesindeki diğer yapılar gibi DEM Parti’nin de toplumsal ihtiyaçlara uygun, yeni bir siyasal ve örgütsel formata ihtiyaç duyduğu tartışmaları bir süredir gündemde. Bu tartışma yeni kongre hazırlıkları ile birlikte DEM Parti içinde de artmış durumda. Bunun bir zorunluluk olduğunu belirtenler kadar değişimin öngörüleyen sonuçlarından çekinenler ve her koşulda pozisyonunu sağlama almaya çalışanlar olduğu da muhakkak.
Hareketin Kandil ve Avrupa’da gözle görülür hale gelen dönüşümü henüz DEM Parti’ye yansımadı fakat DEM Parti’nin bilindiği gibi kalmasını “düşlemek” de hiç gerçekçi değil. 1990’larda DEP ile başlayan “meşruiyet” problemini -ciddi bir direnişle- geride bırakan bu siyasi parti geleneğinden beklentiler artık daha somut.
Öte yandan süreç birinci yılını doldururken, bir önceki süreçteki katkılarından ötürü aldıkları hapis cezalarından ağzı yanan DEM Partililer bu kez “atıl kalmak”la itham ediliyor.
Bu hem haklı hem de haksız bir eleştiri.
Haksız; çünkü karşımızda Türkiye’de -başta CHP olmak üzere- hiçbir partinin dayanamayacağı, dört binden fazla can kaybıyla sonuçlanan on yıllık bir şiddet dalgasından henüz çıkmış bir yapı var. Parti bu şiddet dalgasında gerek insan ve altyapı kaynağı gerek toplumla ilişkiler kapasitesinde büyük bir tahribat yaşadı.
“Atıl kalma” eleştirisi aynı zamanda haklı; çünkü DEM Parti için daha önce hiçbir Kürt partisine “bahşedilmemiş” bir “meşruiyet” ve “kamuoyu yaratma” imkânı halihazırda oluşmuş durumda.
Geleneksel “siyasal iletişim” araçlarının aksine, bugün iletişim dünyası ve siyaset haritası aslında birbiriyle kesintisiz etkileşim halindeki irili ufaklı binlerce farklı toplumsal forumdan oluşuyor. Kesin siyasi şablonlarla tanımlanamayan bu forumlar arası anlık etkileşimler partiler arası ilişkileri ve tansiyonu da belirleyen ana faktör.
Kandil ve Avrupa’nın aksine partinin bu “yaşayan, nefes alan, tepki veren” sürekli forumlara sunduğu “bildiriler” ve “toplantı sonuçları” dışında gözle görülür bir sızma niyeti ya da kapasitesi henüz yok.
DEM Parti, 70’li yıllar ile beraber Türkiye solunda popülerleşen “ajitasyon”, “teşhir” ve “propaganda” yöntemlerini partinin halkla kurduğu ilişkilerde hâlâ başat bir araç olarak kullanmaya devam ediyor. Fakat tıpkı PKK’nin silah bırakması gibi, DEM Parti’nin de mevcut siyasi araçlarının işlev ve anlamını kaybettiği söylenebilir.
Bir şeyin teşhir olması ya da propagandası için artık siyasi partilere gerek yok. Sosyal medya, ifşa, teşhir ve propaganda “silah”larını siyasi partilerin elinden aldı. Tek bir telefon devasa bir enformasyon ve etkileşim dalgası yaratabiliyor. Yurttaşlar olan bitene en az siyasetçiler kadar hâkim. Geleneksel siyasal iletişim metotlarını kullanan siyasi partiler ezber “reflekslere” sıkışmaktan ve “reaksiyoner” olmaktan kurtulamıyor. DEM Parti için bu sıkışmışlık, partinin neredeyse tüm açıklamalarına yansıyan “ırkçılık” ve “barış karşıtlığı” teşhirlerine dönüşüyor.
Dolayısıyla destekçileri nezdinde zamanla “kurucu olma” iddiasını da kaybediyor.

Öte yandan DEM Parti seçmeni ise Türkiye’nin en politik forumu. Milyonlarcası üç seçimdir CHP’ye oy vermesine rağmen hâlâ “CHP’li” değil, “DEM Parti tabanı” olarak anılıyor. Parti aidiyetleri oy tercihleri üzerinden okunamayacak kadar yüksek. Kürtler gündemi yakından takip ediyor. Erdal Er, Amed Dicle, Adem Karaçoban gibi deneyimli Kürt gazetecilerin YouTube reytingleri -Türkiye’den erişim engeline rağmen- yüzbinleri buluyor. Son derece kısıtlı imkanlarla haber ve içerik üreten sürgündeki Kürt gazeteciler Türkiye’deki birçok “şöhretli” meslektaşını geride bırakıyor.
1990’lardaki “inkâr”ın parlamentoya taşıdığı bu siyasi gelenekte, yeni dönemin en çok anlam yüklenen kelimesi “inşa”. Parti “inşa edilmesi gereken”e dair şimdiye kadar birçok cümle kurdu; fakat pratik olarak henüz bir “ürün” sunmadı.
Yeni kongre, partinin pratik olarak ihtiyaç duyduğu çağa uygun bir örgütsel kapasiteye kapı aralayacak mı; izleyip göreceğiz.














