Ruşen Çakır yorumladı: Tamam Netanyahu kötü, peki ya Trump?

Ruşen Çakır, İran savaşının 24. gününde yayınlanan değerlendirmesinde Türkiye’nin resmi tutumunu eleştirdi. Çakır’a göre savaş yalnızca İsrail’in değil, ABD ile İsrail’in ortak bir girişimi ancak iktidar çevreleri bu gerçeği görmezden geliyor.

Ruşen Çakır, İran ile İsrail arasındaki savaşın 24. gününde yayımladığı değerlendirmesinde Türkiye’nin resmi tutumunu eleştirdi. Çakır, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son açıklamalarını aktararak şu tespiti öne çıkardı: Fidan, savaşı başlatanın İsrail olduğunu, bu süreçte İsrail’i en güçlü şekilde eleştiren ülkenin de Türkiye olduğunu söyledi. Fidan’a göre sorun, barışa yönelik plan eksikliği değil; İsrail’in barış istememesi.

“Savaşın sahibi ABD”

Çakır, bu tablonun gerçeği yansıtmadığını savunarak Amerikan uçak gemisi filolarının bölgede konuşlandığını ve ABD’nin İsrail’e her türlü desteği sağladığını hatırlattı. Trump’ın savaşın 24 günü boyunca günde iki-üç kez açıklama yaptığını ve bu açıklamaların hiçbirinde dışarıdan izleyen bir lider konumunda durmadığını, tüm mesajlarını İran’a yönelik biçimlendirdiğini de vurguladı. “Bu savaş ABD-İsrail ortak yapımı” diyen Çakır, iktidar çevrelerinin Trump’ı ürkütmemek adına bu gerçeği örtbas ettiğini öne sürdü.

Ruşen Çakır yorumladı: Tamam Netanyahu kötü, peki ya Trump?
Ruşen Çakır yorumladı: Tamam Netanyahu kötü, peki ya Trump?

Çakır, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamalarına da değindi. Soylu, Hatay’dan İsrail’e beş saatlik mesafeden hareketle “300-400 bin kişi şehit olsa da İsrail yenilir” dedi. Çakır bu söylemi eleştirerek “O zaman ABD için kaç saat, kaç şehit gerekiyor?” diye sordu ve “Bu ucuz söylemlerle savaşı anlayamaz, ülkemizi en az zararla çıkaramazsınız” dedi.

Çakır, Suudi Arabistan’da gerçekleştirilen zirveye de dikkat çekerek Türkiye’nin de katıldığı bu toplantıda katılımcı ülkelerin gündemlerinin büyük bölümünü İran’ı suçlamaya ayırdığını, İsrail’e ise yalnızca kısaca değinildiğini anlattı. Çakır, “İsrail’e böyle esip gürlüyorsunuz ama bu kadar önemli bir zirvede İsrail’e dokunamıyorsunuz” diyerek bu çelişkiye vurgu yaptı.

Donald Trump
Ruşen Çakır yorumladı: Tamam Netanyahu kötü, peki ya Trump?

“Savaşın ekonomik boyutunu da görmek gerek”

Venezuela örneğine atıfla İran’la bağlantılı ciddi bir petrol meselesinin gündemde olduğunu belirten Çakır, ABD’deki savaş sanayiinin —resmi adıyla savunma sanayii— bu süreçte büyük kârlar ettiğini de hatırlattı. Çakır’a göre savaşı yalnızca İsrail’in güvenliği ekseninde okumak gerçekçi değil; savaş bittikten sonra Trump’ın, savaş boyunca taraf tutanlara nasıl davranacağını da hesaba katmak gerekiyor.

Çakır değerlendirmesini şu saptamayla noktaladı: “Sadece İsrail’e saldırarak emperyalizmle mücadele olmuyor. İsrail kolay bir hedef; ama olayı yalnızca İsrail’e yıkmak kimseyi kandırmıyor.”


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Savaş kaç oldu? 24 gün oldu İran Savaşı ve inişli çıkışlı. Önceki gece İsrail’e yönelik İran saldırısı çok konuşuldu. ABD Başkanı Hürmüz Boğazı ile ilgili yine ultimatomlar verdi vesaire. Peki bu savaş kiminle kimin arasında oluyor? Şimdi Türkiye’ye bakarsanız savaşı İsrail yürütüyor. Örneğin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan en son yaptığı açıklamalardan birisinde, ‘‘Bu savaşı İsrail başlattı. İsrail’i en başından beri en güçlü şekilde eleştiren ülke Türkiye.’’ dedi. Çok net bir şekilde bunu söyledi ve diyor ki yine, ‘‘Sorun savaşı bitirmeye yönelik planlar olmaması değil, İsrail’in barış istememesidir.’’ Yani İsrail başlatmış, İsrail karar veriyor. Ondan sonra da hiç zaten çözülsün istemiyor vesaire. Ama biliyoruz ki bu olayı sadece İsrail başlatmadı, ABD ile birlikte başlattı. Bunu çok net biliyoruz. Ama Türkiye’de özellikle resmî çevreler ve iktidara yakın çevreler bunu böyle göstermemeye çalışıyorlar. Mesela size İhsan Aktaş’ın bir paylaşımını okumak istiyorum. İhsan Aktaş biliyorsunuz iktidara yakın bilinen, iktidar medyasında sıklıkla çıkan bir kamuoyu araştırmacısı; diyor ki: “Sayın Cumhurbaşkanımız İngiltere ve bazı Avrupa devlet başkanlarını yanına alarak bu cinnet durumuna karşılık bir girişimde bulunmalıdır. İnsanlığın buna ihtiyacı var. Kanaatimce Trump’ın da ihtiyacı var. Kibrinden dolayı çılgınca davranıyor.” Yani burada Trump da kurtarılması gereken birisi olarak gösteriliyor. Olay İsrail’in kendi başına yaptığı bir şey.

Ama realite bu değil. Fakat şu ana kadar bu konuda Türkiye’de Trump’a yönelik olarak çok güçlü sesler çıkmıyor. Çıkartanlar da zaten iktidar medyası tarafından ‘‘İrancı’’ olarak tanımlanan kişiler. Ama kazın ayağı öyle değil. Mesela Hakan Fidan bir başka açıklamasında, ki bunlar peş peşe olan şeyler, ‘‘Savaşın ne kadar süreceği konusunda belirleyici olan ABD’nin tutumu olacak. İsrail ABD üzerinde etkili olmaya çalışacak ve kısa sürede barışa ulaşılmasını engellemek isteyecek.’’ diyor. Yani siz savaşı başlatanın ABD olduğunu biliyorsunuz. Amerikan gemilerinin, uçak gemilerinin, filolarının orada olduğunu biliyorsunuz. Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’e her türlü yardımı yaptığını biliyorsunuz; fakat onunla uğraşmak istemiyorsunuz. Halbuki savaş boyunca, 24. Günündeyiz, Trump defalarca, belki günde 2-3 açıklama yaptı savaşla ilgili ve hep savaşın sahibi olarak yaptı. Yani dışarıdan izleyen birisi olarak yapmadı. İsrail’e yönelik mesaj falan vermedi, hep mesajları İran’a karşıydı ya da yardıma çağırdığı ülkeler, NATO başta olmak üzere. Dolayısıyla bu savaş ABD-İsrail ortak yapımı. Bunu görmemiz, kabullenmemiz gerekiyor. Trump’ı ürkütmek istemiyor olabilirler ama bu gerçeği çok da fazla bozabilecek bir halimiz yok.

Ama şunu da biliyoruz ki bu savaş bir gün biter ve Trump bu savaş boyunca insanların aldığı tavra göre onlara muamele edebilir. Bu sadece İsrail’e saldırarak yapılan açıklamalar, olayı anlatmaya çalışmalar; böyle bir emperyalizmle mücadele falan olmuyor. İsrail’in Gazze soykırımından itibaren sicili zaten çok kalabalık. Kolay bir lokma İsrail, saldırmak için kolay bir lokma ve siz buna vurup duruyorsunuz. Ama diyelim ki İsrail bir şekilde saldırılarını azalttı, savaş bitecek mi? Yok. Amerika Birleşik Devletleri’nin burada birtakım hesapları var. Bunları sadece İsrail’in kuyruğuna takılmak, İsrail tarafından kandırılmak olarak açıklamaya çalışırsanız kimseyi kandıramazsınız. Burada çok büyük, Amerika’da çok güçlü olan savaş sanayii var. Savunma sanayii diyorlar ama savaş sanayi var ve onlar şu anda çok büyük paralar kazanıyorlar. Bunu unutmamak lazım. Venezuela örneğinde olduğu gibi İran’la ilgili çok ciddi bir petrol meselesi var. Bunları hep akılda tutmak gerekiyor. Olayı sadece İsrail’in güvenliği, İsrail’i güven altına almak gibi okumak hiç gerçekçi değil. Trump’ı da İsrail’in oyununa gelmiş, kandırılmış ve şimdi buradan kurtulmaya çalışan birisi olarak tasvir etmek de kolay değil. Sonuçta Trump tamam, başkan olarak ikinci döneminde daha kendi başına hareket ediyor olabilir ama Amerika’daki sistem böyle büyük olayda Trump’ın tek başına istediği gibi karar vermesini mümkün kılan bir sistem değil. Olmayacak. Bunu da özellikle vurgulamak lazım. Dolayısıyla olay sadece bir Trump olayı da değil, Amerika Birleşik Devletleri olayı. Bu bağlamda eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geçen biliyorsunuz ne yaptı? Açıklama yaptı diyeceğim ama açıklama değil. Ne dedi: ‘‘Hatay’dan İsrail’e 5 saat, 300-400.000 kişi gerekirse şehit olur.’’ Yani bol keseden bir şey. İnsanların hayatını… 300-400.000, 300-400 de değil. ‘‘Şehit olur ama biz İsrail’i yeneriz’’ diyor.

Şimdi o zaman onun gibi düşünenlere sormak lazım: Amerika Birleşik Devletleri kaç saat oraya, kaç şehit vermek gerekiyor? Bu perspektifle, bu ucuz söylemlerle bu savaşı anlamak ve savaştan insanlarımızı, ülkemizi en az zararla çıkartmak çok akıl kârı değil. Burada eleştirileri ABD’ye de ve Trump’a da yöneltebilmek lazım. Dün yaptığım yayında o Suudi Arabistan’daki zirveden bahsettim. Zirvede toplanıp, hepsi beraber toplanıp Lübnan konusunda İsrail’e kısaca değinip bütün işlerini güçlerini bırakıp Türkiye dahil İran’ı suçladılar ki bu da işin reelpolitik durumu. Yani şimdi siz İsrail’e böyle esip gürlüyorsunuz ama bu kadar önemli bir zirvede İsrail’e dokunamıyorsunuz. O da ayrı bir hakikat. Sonuçta bizim görüntüdeki gördüğümüz şeyler, özellikle iktidar sözcülerinin ve onların destekçilerinin yaptığı açıklamalar insanların gazını almanın dışında çok fazla bir şey değil. Böyle İsrail’i her türlü kötülüğün tek sebebi, İsrail’in kötü olmasını, Netanyahu’nun kötü olmasını tartışmıyoruz; ama kötülüğün tek sebebi olarak göstermek ve diğerlerini kandırılmış olarak göstermek kimseyi kandırmaya yetmiyor diyelim.

Bugünün ithafı… Bir ara Richard Sorge’ye ithaf etmiştim. Bence dünyanın gelmiş geçmiş en büyük casusuydu, yakın tarihimizin. Ama bugün bir başkası, kimilerine göre en büyüğü bu. Olabilir aslında ama bence Sorge diyeceğim ama Kim Philby, köstebek, İngiliz, çok iyi eğitim görmüş, çok erken yaşta gizli servise girmiş bir ajan ve değişik yerlerde, İstanbul dahil değişik yerlerde çalışıyor ve bütün bu çalışmaları sırasında Sovyetler Birliği’ne hizmet ediyor. Özellikle Washington’da görev yaptığı zaman çok hassas bilgilere sahip oluyor Kim Philby ve bunları aktarıyor. Belli bir tarihte kendisinin casus olduğu konusunda çok şüpheler oluyor, sorgulanıyor ve Avam Kamarası’nda aklanıyor ama örgütten, MI6’dan oradan atılıyor ve Beyrut’a yerleşiyor. Gazetecilik yapmaya başlıyor, bölgede dolaşıyor. Hayatını öyle geçiriyor diyelim ve sonra bir Rus gizli servisinden birisi İngiltere’ye sığınıp birtakım şeyleri ifşa ediyor. Bunlardan birisi de Philby ama sadece Philby değil. Şu gördüğünüz beş isim, Cambridge Beşlisi. Bunlar beş arkadaş aslında. Philby tek değil, beş kişi olarak bunu yapıyorlar. Hatta daha sonra bir altıncı da eklendi. Bunlar birbirleriyle koordineli bir şekilde Rusya’ya çalışan İngiliz ajanları ve Philby, Rus ajanın itirafları, ifşası sonucu kendisine geliyorlar. Beyrut’ta buluyorlar ve kabul etmesini söylüyorlar. O kabul ediyor fakat yazılı bir metin vermeden bir gemiye atlayıp Rusya’ya kaçıyor. Orada kahramanlar gibi karşılanıyor. Daha sonra ailesini de yanına alıp yanılmıyorsam 1988 yılında 76 yaşında hayatını kaybediyor. Demin gösterdik, kendisi için yapılmış bir pul da var. Sovyetler için çok büyük bir onur, çünkü İngiltere’nin ve İngiltere üzerinden Amerika Birleşik Devletleri’nin de en hassas bilgilerini yıllarca elde etmiş oluyorlar böylece. Evet, Kim Philby’ye ne denir bilemiyorum ama hakikaten şapka çıkarılacak birisi. Bu casusluk meselesiyle, o tür edebiyatla ilgiliyseniz Philby’yi ve Graham Greene’i de duymuşsunuzdur. Bir gün onu anlatacağım. Graham Greene de casus romanları yazarı ama zamanında o da İngiliz gizli servisinde çalışmış ve Kim Philby’nin öğrencisi olmuş birisi. Böyle her şeyin birbirine bağlandığı garip bir dünyadayız. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.