İSTANBUL (Medyascope) – “Adalet Hemen Şimdi” konferansı öncesi konuşan Hüseyin Çelik ve Figen Çalıkuşu, Türkiye’de yargı bağımsızlığının aşındığını belirtti. Çelik, “Gücün adaleti değil, adaletin gücü hâkim olmalı” derken, Çalıkuşu “Hukuksuzluk toplumu dalga dalga vuruyor” dedi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Hüseyin Çelik ve Figen Çalıkuşu, ‘Adalet Hemen Şimdi’ konferansında yargı bağımsızlığının aşındığını vurguladı.
- Çelik, siyasetin yalnızca parti çatısı altında yapılmadığını, toplum meselelerine dair düşünmenin de siyasete dahil olduğunu ifade etti.
- Çalıkuşu, Türkiye’de hukuk ve adalet krizi olduğunu, güvensizlik ortamının en büyük sorun olduğunu açıkladı.
- Çelik, adaletin gücü yerine gücün adaletinin hâkim olduğunu belirterek olumsuz sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti.
- Toplumun adalet çığlığına ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Çalıkuşu, hukuksuzluğun şiddet biçiminde herkesi etkilediğini söyledi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın moderatörlüğünde yayımlanan programda, eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ile hukukçu Figen Çalıkuşu, 7 Haziran’da İstanbul’da düzenlenecek “Adalet Hemen Şimdi” konferansı öncesinde Türkiye’deki hukuk sistemi, siyaset kurumu ve çözüm sürecine ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Demokrasi Platformu’nun düzenlediği toplantının yalnızca bir konferans değil, aynı zamanda “adalet arayışına çağrı” olduğunu söyleyen konuşmacılar, Türkiye’de yargı bağımsızlığının ciddi biçimde aşındığını savundu.

Hüseyin Çelik: “Siyaset sadece parti çatısı altında yapılmaz”
Demokrasi Platformu’nun kuruluş amacını anlatan Hüseyin Çelik, platformda eski siyasetçiler, hukukçular, akademisyenler ve sivil toplum temsilcilerinin yer aldığını belirtti. Çelik, “Siyaset sadece bir siyasi partinin çatısı altında yapılmaz. Ülke meseleleri üzerine düşünmek ve kamuoyu oluşturmak da siyasettir” dedi.
Türkiye’de gerçek anlamda bağımsız sivil toplumun zayıf olduğunu savunan Çelik, mevcut yapının “devlete bağlı” bir görünüm taşıdığını ifade etti. Demokrasi Platformu’nun ise siyasi partiler üstü bir pozisyon almaya çalıştığını söyledi.
“Adalet en acil ihtiyaç”
Konferansın neden “Adalet Hemen Şimdi” başlığıyla düzenlendiğini anlatan Figen Çalıkuşu, toplumdaki en büyük sorunlardan birinin hukuk ve adalet krizine dönüşen güvensizlik ortamı olduğunu söyledi.
Çalıkuşu, “Adalet sorgulanıyorsa eksikliği hissediliyordur. Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla bir hukuk devleti olamadı ancak özellikle 15 Temmuz sonrası süreçte hukuk daha ağır biçimde örselendi” diye konuştu.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte “partili yapıların” tüm kurumlara yayıldığını savunan Çalıkuşu, “Liyakat yerine itaatin hâkim olduğu bir sistem oluştu” ifadelerini kullandı.
AKP’ye eleştiri: “Olmayana özlem”
Ruşen Çakır’ın, yapılan eleştirilerin doğrudan AKP iktidarını hedef aldığı yönündeki sorusu üzerine Hüseyin Çelik, eski parti arkadaşlarının da özel sohbetlerde benzer eleştiriler yaptığını ancak bunları kamuoyu önünde dile getirmediklerini söyledi.
Çelik, “AK Parti’ye yönelik eleştirilerimde hiçbir zaman saygı sınırını aşmadım. Dost yüzünüze ayna tutandır” dedi.
Parti isimlerinin çoğu zaman “olmayan değerlere özlem” taşıdığını savunan Çelik, “Adalet ve Kalkınma Partisi de aynı şekilde olmayana özlemi ifade ediyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Gücün adaleti değil, adaletin gücü”
Türkiye’de hukukun üstünlüğü yerine “gücün hukukunun” öne çıktığını söyleyen Çelik, “Eğer adaletin gücü değil de gücün adaleti hâkimse, bu her zaman zalimce sonuçlar üretir” ifadelerini kullandı.
Figen Çalıkuşu ise toplumun giderek kutuplaştığını ve adalet duygusunun parçalandığını belirterek, “Hukuk hangi tarafı mağdur bırakıyorsa onun yanında olmak zorundayız” dedi.
Çözüm süreci mesajı: “İhtiyatlı iyimserim”
Programda yeni çözüm süreci tartışmaları da gündeme geldi. Hüseyin Çelik, PKK’nın silah bırakmasına yönelik olası yasal düzenlemelere ilişkin “ihtiyatlı ve kaygılı iyimser” olduğunu söyledi.
Çelik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasının “PKK meselesine endekslenmesini” eleştirerek, “Bunlar zaten hukuk devletinin gereğidir” dedi.
“Toplumun adalet çığlığına ihtiyaç var”
Konferansın geniş bir toplumsal kesime hitap ettiğini belirten Çalıkuşu, özellikle hukuksuzluk mağdurlarının toplantıya katılımının önemli olduğunu söyledi. “Hukuksuzluk düpedüz şiddettir ve dalga dalga tüm toplumu etkiliyor” diyen Çalıkuşu, konferansı “birlikte adalet çığlığı atma zemini” olarak tanımladı.
Yayının sonunda konuşan Hüseyin Çelik ise “Karanlıktan şikâyet etmek yerine herkes bir mum yakmalı” dedi.
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Demokrasi Platformu’nun “Adalet Hemen Şimdi” toplantısı bu hafta sonu İstanbul’da olacak. Bu toplantının düzenleyicilerinden ve katılımcılarından iki isimle, siyasetçi Profesör Hüseyin Çelik ve hukukçu Figen Çalıkuşu’yla ne yaptılar, ne yapmak istiyorlar, kimler işin içerisinde var, bütün bunları konuşacağız. Hoş geldiniz.
Hüseyin Çelik: Çok teşekkürler Ruşen Bey. Hoş bulduk efendim.
Figen Çalıkuşu: Hoş bulduk.
Ruşen Çakır: Evet Hüseyin Bey, sizinle başlayalım. Demokrasi Platformu; siyasetle ilgili kişiler de var, hukukçular da var. Mesela yanılıyorsam düzeltin, siz varsınız, Ertuğrul Günay var, Haşim Kılıç var. Ama unuttuğum isimleri de siz hatırlatın. Ne zaman kurdunuz? Niye kurdunuz? Nedir? Siyaset mi yapmak istiyorsunuz yoksa başka bir şey mi?
Hüseyin Çelik: Ruşen Bey şöyle; sizin de ifade ettiğiniz gibi bu platformun içerisinde eski siyasetçiler, milletvekilliği yapmış, bakanlık yapmış arkadaşlarımız var. Hukukçular var, işte Anayasa Mahkemesi başkanlığı yapmış Haşim Kılıç Bey gibi insanlar var. Efendim, hukukçu öğretim üyeleri var, işte Figen Hanım gibi hem yazar, televizyon programcısı, maşallah Figen Hanım’ın birçok şapkası var. Efendim, hem serbest avukatlık yapan hem aktivist sivil toplumcu arkadaşlarımız var. Bilim adamları var; yani üniversite hocası, emekli üniversite hocaları ve halihazırda üniversitelerde hocalık yapan arkadaşlarımız var. Bizim temel çıkış noktamız şudur Ruşen Bey. Türkiye’de siyaset dendiği zaman, evet bizim yaptığımız da bir çeşit siyasettir, bir siyasi partinin çatısı altında yapılan parti faaliyetleri sadece akla geliyor. Halbuki siyaset ülke yönetimi üzerine düşünmektir. Düşüncelerini kamuoyuyla paylaşmaktır ve kamuoyu oluşturmaktır. 1860’larda Türkiye’de gazetecilik faaliyeti başladığı zaman Şinasi’nin kullandığı en temel kavramlarından birisi ‘‘efkâr-ı amme’’dir, yani kamuoyu oluşturmaktır.
Ülkenizin, memleketinizin karşı karşıya bulunduğu meselelerle ilgili olarak eksiklik veya aksaklık olarak gördüğünüz konularla ilgili olarak düşüncelerinizi kamuoyuyla paylaşmak ve bu konuda farkındalık oluşturmaktır. Aslında siyaset ille de bir siyasi partinin çatısı altında yapılmaz. Bunu ‘‘üçüncü sektör’’ dediğimiz vakıflarla, derneklerle ve bizimki gibi platformlarla da yapabilirsiniz. Türkiye’de maalesef ki maalesef sivil toplum dediğimiz hadise neredeyse yok denecek kadar azdır. Ha diyeceksiniz ki; ya yüzlerce binlerce işte dernek var, falan var, filan var. Mesela biz genellikle TOBB, TESK, TİSK, efendim işte çeşitli bu tür kuruluşları veya Barolar Birliği veya Tabipler Birliği veya Eczacılar Birliği, noterler birliği vesaire; biz bunları hep STK diye biliyoruz. İşte sivil toplum örgütleri. Ruşen Bey ilginçtir, Avrupa Birliği bunların hiçbirisini STK olarak kabul etmiyor. Niçin? Çünkü bunlar kanunla kurulmuş. Çünkü bunlara üye olmak zorunludur. Gönüllülük esasına göre işleyen mekanizmalar değil. Ve bunlar kanunda ‘‘kamu kurumu niteliğinde sivil toplum örgütü’’ diye geçer. Halbuki demokratik Batı ülkelerinde NGO dediğimiz şey, yani Non-Governmental Organization dediğimiz şey, göbeğinden devlete ve hükümete bağlı olmayan, gönüllülük esasına dayalı olarak faaliyetlerini yürüten, insanların zorunlu olarak üye olmadığı, zorunlu olarak insanlardan aidat alınmayan organizasyonlardır.
Dolayısıyla bizim memleketimizde ki STK’lar bile işte biraz önce dediğim gibi; “kamu kurumu niteliğinde sivil toplum örgütü”, bu böyle “oğlan niteliğinde kız, kız niteliğinde oğlan” gibi bir şey. Yani ben bunu onlara da söylüyorum zaten: “Kardeşim ya sivil toplum örgütüsünüz ya değilsiniz.” Şimdi siyasi partiler en geniş çaplı STK’lardır, sivil organizasyonlardır. Biz bir siyasi parti çatısı altında bir araya gelip ülke meselelerini konuşmak yerine biraz daha siyasi partilerüstü bir durum sergileyerek, bir tutum alarak ülke meselelerini objektif olarak ele almaya çalışıyoruz. Bunları önce kendi aramızda müzakere ediyoruz. Zaman zaman bunu bildirilerle kamuoyuyla paylaşıyoruz. Bugüne kadar çeşitli konularda ülke gündemini oluşturan ve bizim ülkemiz için hayati dediğimiz birçok konuyla ilgili olarak altına imzamızı attığımız bildiriler yayınladık. İşte Ankara’da, sizin de biraz önce ifade ettiğiniz gibi, yaptığımız Bahar Konferansları’nın ilki Ankara’daydı. Değişimin siyasetten başlaması gerektiğine dair “Önce Siyaset Değişmeli” başlığı altında bir panel düzenlendi. O panelde de yine kamuoyunun, Türkiye kamuoyunun çok yakından tanıdığı isimler vardı. Haşim Kılıç Bey açılış konuşmasını yaptı.
Efendim, bu toplantının moderatörlüğünü eski Turizm ve Kültür Bakanımız yine kendisi de çok değerli bir hukukçu olan Sayın Ertuğrul Günay yaptı. Gazeteci Taha Akyol Bey, yine kamuoyu araştırmacısı Bekir Ağırdır Bey, yıllardır hür düşüncelerini eğmeden, bükmeden kamuoyuyla paylaşan emekli öğretim üyelerinden Doğu Ergil Hoca ve bendeniz de konuşmacı olarak katılmıştık. Çok büyük bir ilgi gördü. Yani salon 4 saat, 5 saat boyunca tıklım tıklımdı ve insanlar yerlerinden kalkmadılar. Sonra sosyal medyada çok yer aldı. İnsanlar bunları tartışmaya başladılar, konuları tartışmaya başladılar. Ve ümit ediyorum ki İstanbul’da 7 Haziran’da yapacağımız, benim moderatörlüğünü yapacağım ve Figen Hanım’ın konuşmacı olarak katılacağı bu panelimiz de çok ses getirecek.
Ruşen Çakır: İsterseniz o konuda Figen Hanım’a sözü verelim. Figen Hanım “Adalet Hemen Şimdi” başlık, siz de hukukçu kimliğinizle anladığım kadarıyla bu 7 Haziran’da yapılacak olayın tasarlanmasında önemli rol üstlendiniz. İsimlere baktığımız zaman; evet Hüseyin Bey var, Haşim Kılıç yine var. Profesör Sevtap Yokuş hanımefendi var — kendisiyle ben de bir yayın yapmıştım, çatışma çözümü konusunda uzman bir isim — İzzet Özgenç var; Profesör İzzet Özgenç zaten Türkiye’de hukuk denince akla ilk gelen isimlerden ve siz varsınız. Nedir, niçin diyeceğim ama cevabını biliyorum, ama yine soruyu sorayım. Neden “Adalet Hemen Şimdi” diye bir konu ve başlık seçtiniz?
Figen Çalıkuşu: Ruşen Bey, şimdi ‘‘Toplumun yakıcı sorunları nedir?’’ diye sorduğumuzda genelde anketlerde de artık adalet birinci ya da ikinci sırada, yani birinci sıra tabii ki her zaman ekonomi de sonrasında adalet geliyor, hukuk geliyor, yargı bağımsızlığı geliyor. Aslında adalet nasıl bir duygu? Adalet yüzyıllar boyunca insanoğlunun takip ettiği biricik en kutsal duygu. Adaleti insan kendi gücünü sınırlamak için aslında yaratmış; kendi yıkıcılığından, yıpratıcılığından, hırçınlığından kurtulmak, huzurlu bir düzen yaşamak adına. Adaleti de insan kendi bulmuş, kendi yaratmış insanoğlu. Ama tabii ki gücün her zaman kontrol altına almak istediği bir gerçek bu.
Yüzyıllar boyunca da güç ve adaletin sürekli bir çatışmasını görüyoruz. Her zaman da bu ta mitolojiden beri çıkıp gelmiş bir gerçeklik. Şimdi sorguladığınız zaman, bunu sorgulamaya başladığınız zaman demek ki eksikliği hissediliyor demektir. Çünkü adalet sorgulanacak bir duygu değil. Adalet yaşanır, yani güven duyulur, hissedilir bir yaşam pratiğidir. Kendi vücudumuzdan düşünün; yani bir uzvunuzda bir sıkıntı var mı diye baktığınızda endişe etmeye başladığınızda eksikliği vardır. Toplumda bu çok belirgin. Tabii ki Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti, tam bağımsız bir hukuk devleti olmadı, demokratik bir cumhuriyet olamadığı gibi. Ben hukukun bizzat hukukçular eliyle boğulduğu, hırpalandığı, bıçaklandığı dönemin içinden geçerek gelmiş birisiyim. Bizzat şahidiyim. Yani 15 Temmuz sonrası bu dönem çok ağırlaştı. Biliyorsunuz anayasalarımız bizim hep darbeler sonrasında yapılır. Yeni bir elbise dikilir, yeni bir rejim belirlenir. Öyle ya da böyle ismi cumhuriyet olarak kalsa da askeri darbeler sonrası olur. Bu sefer 15 Temmuz’da bir askeri darbe kalkışması oldu. Başarısız oldu. Ama biz neyi gördük? OHAL döneminde yine bir anayasa yaptık biz. Hem de rejimi çok ciddi anlamda değiştirdik. Bu değişen rejim sisteminde ne oldu? Partili bir yapı kurduk. Partili cumhurbaşkanlığından başladı ve tüm kurumlar partili yapılar haline geldi.
Partili sistemde ne vardır Ruşen Bey? Liyakat yoktur tabii ki, bağımsızlık yoktur; biat vardır, itaat vardır. Böyle bir sistemde o saraylar yapıldı; adalet sarayları yapıldı ama içinde adalet salınmadı. Adalet yerine işte maalesef şu sorular soruldu: Güçlünün hukuku mu, hukukun gücü mü, talimatlar mı, hukukun üstünlüğü mü? Bunlar sorgulanmaya başlandı. Yani adalet bir güven limanı olmaktan çıktı. Dolayısıyla toplumun en acil ihtiyacı olan başlık olduğu için adalet. Ve adalet hangi ortamda sağlanır? Tabii hukuk devletinde, yargı bağımsızlığında sağlanır. Bunlar birbiriyle çok ilgili konular ve öylesi günlerden geçiyoruz ki yani hangi birini sayayım? Şimdi başlarsak konferansa girmiş gibi olacağız. Adalet en acil ihtiyaç ve o yüzden de tabii ki en acil ihtiyaç olunca da nedir; “Hemen şimdi” gerekir. Biz burada, yani ben kendimi tabii ki şanslı hissediyorum. Sizin ilk sorduğunuz soruya da kısmen bir nebze değineyim.
Ben siyaseti çok ağır eleştiriyorum. Özellikle bu son mutlak butlan kararı, yapılan tartışmalar vesaire. Siyaset kurumu düzelirse Türkiye’de, siyaset demokratikleşirse cumhuriyet demokratikleşecek ve bu platformun ilk çıkışı önce siyasetti. Platform üyelerinin de mevcut siyaset kurumundaki — yani herkes için tabii ki konuşmam ama siyaset kurumu olarak konuşuyorum — ikbal arayışlarını geride bırakmış insanlar olması çok değerli, önemli. Dolayısıyla sırada adalet gelmesi, bunun için kafa yormamız, buna çareler aramamız, bunun çözüm yollarını birlikte konuşacağımız bir konferans olması; bunu planladık. Sayın Bakanın da dediği gibi yine önemli bir konferans olacak, yine konuşulacaktır. Katılımcıların da görüşleri elbette değerli. Yani soru-cevap bölümü de olacak. O yüzden bekliyoruz; adalet sancısı taşıyan herkesin ve adalete çare bulmak isteyen herkesin orada olmasını diliyoruz.
Ruşen Çakır: Hüseyin Bey, siz Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başından itibaren içinde yer almış, önemli sorumluluklar üstlenmiş birisiniz ve demin Demokrasi Platformu’nu anlatırken ve şimdi Figen Hanım’ın “Adalet Hemen Şimdi” toplantısını anlatırken söylediği şeylerin hemen hemen hepsi doğrudan ülkeyi yıllardır yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’ni ilgilendiriyor. Sizin hâlâ orada çok tanıdığınız var, sizi tanıyan çok kişi var. Bu yapıp ettikleriniz iktidar partisi ya da iktidarın büyük ortağı diyelim, AK Parti tarafından ilgi görüyor mu? Size soruyorlar mı “Ne yapıyorsunuz? Neden yapıyorsunuz?” diye. Böyle bir ilişkiniz var mı, yoksa daha kapalılar mı bu tür konulara?
Hüseyin Çelik: Ruşen Bey, yıllarca birlikte siyaset yaptığımız, hâlâ dostluğumuzun devam ettiği, görüştüğümüz çok sayıda tabii ki arkadaşımız var. Onlarla birebir konuştuğumuz zaman onlar da en az benim kadar eleştiriyorlar. Fakat tabii iş bunu kamuoyuyla paylaşmaya gelince işte orada herkes bizim takındığımız tavrı takınmıyor. Bana zaman zaman ‘‘bizi eleştiriyorsun, şöyle diyorsun, böyle diyorsun’’ diye sitem eden arkadaşlar da var. Ben onlara şunu söyledim.
Şimdi Mevlana’nın güzel bir sözü var. Diyor ki: “İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur. Dost yüzünüze ayna tutandır. Eğer saçınız başınız dağınıksa ve görüntünüz iyi değilse aynaya ve aynayı tutana kızmak yerine saçınızı başınızı düzeltmeniz lazım.”
Dolayısıyla ben AK Parti’ye yönelik yaptığım eleştirilerde de hiçbir zaman için dilimi ve üslubumu bugüne kadar bozmadım. Saygıda kusur etmedim. Bana yakışan bir dil ve üslubun dışına asla çıkmadım. Aslında bizim gibi insanların olması iktidarın da kendisini zaman zaman şöyle masaya yatırıp öz eleştiri yapması açısından son derece önemlidir. Bir şey daha söyleyeyim Ruşen Bey. Biraz önce partinin ismini söylerken açılımını söylediniz, “AK Parti” değil de “Adalet ve Kalkınma Partisi” dediniz. Türkiye’de isimlendirmeler %99 olmayana özlemi ifade eder. Mesela İttihat ve Terakki Partisi’ne bakın; o dönemde ne ittihat var, yani birlik bütünlük var, ne de terakki var, kalkınma var. Ama buna bir özlem var. Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne bakın; hürriyet de yok, itilaf, yani insanların bir arada huzur içinde yaşaması da söz konusu değil. Adalet Partisi’nden efendim Refah Partisi’ne, Fazilet Partisi’ne bakın, Adalet ve Kalkınma Partisi de aynı şekilde, olmayana özlemi ifade eder. Esasen demokratik Batı ülkelerinde, yani kalkınmış ülkelerde, hukuk devletinin hâkim olduğu, gerçek manada demokrasiye sahip olan bizimki gibi kusurlu demokrasi olmayan ülkelerde bu söylediklerimizi insanlar yaşıyorlar. Bunun tadına varıyorlar. Biz ise konuşuyoruz.
Şimdi bakın mesela İngiltere’de bir yılda diyelim ki 500.000 kere eğer demokrasi kelimesi geçiyorsa veya 500 kere geçiyorsa bizde 5.000 kere geçiyor. Niçin? Çünkü orada böyle bir problem yok. Bir yerde problem varsa siz o problemi gündeminize alırsınız ve onun üzerinde konuşursunuz. Ben eğitiminin önemli bir kısmını İngiltere’de yapmış bir arkadaşınız olarak söylüyorum; diyelim ki hukuk devleti, diyelim ki demokrasi, diyelim ki adalet, oralarda bunlar konuşulmaz. Bunların gereği yerine getirilir, bunlar yapılır. Peki bize gelince; bizim uzun yıllardır işte bir cumhuriyetimiz, 100 yılı aşan bir cumhuriyetimiz var ama hâlâ bizim cumhuriyetimizin ligi İran gibi, Irak gibi, Suriye gibi işte Venezuela gibi, Sudan gibi bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Ha belki haksızlık olur, biz onlara göre bu saydıklarımızın bir kısmına göre elbette daha iyiyiz. Ama anayasamızda yazıldığı gibi biz gerçek manada demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti maalesef olamadık. Eğer burada bir problem varsa ve kilit noktalarından birisi de adaletse — tabii ki siyasette çok büyük problem var — adaletin de rayına oturması için siyasetçilerin yine elini taşın altına koyması gerekiyor. Ama bugün ekmek kadar, su kadar bizim adalete ihtiyacımız var. Yeme, içme ve barınma bizim hayvanlarla ortak özelliğimizdir. Ama adalet deyince mesela, hayvanlar arasında bir adalet bakanlığı, adalet teşkilatı, adalet sarayları yoktur. Bundan çok söz de edilmez. Eğer bugün biz adaletsizlikten şikâyet ediyorsak ve gerçek manada ülkede, biraz önce Figen Hanım da söyledi; arkadaş, adaletin gücü mü aramızda hâkim olacak yoksa gücün adaleti mi hâkim olacak? Eğer adaletin gücü hâkim değil de gücün adaleti hâkimse gücün adaleti her zaman zalimdir, her zaman ezicidir, her zaman kendisinden olmayanı maalesef dışlayan ve yok eden bir yapıya sahiptir. Bu Türkiye’ye mahsus bir şey de değil. AK Parti en çok şunu söylüyordu: “Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü. Üstünlerin hukuku değil, güçlülerin hukuku değil…”
Ruşen Çakır: Şimdi Hüseyin Bey, sizin o partiyi ilk kurduğunuz zamanları hatırlıyorum, ben de o zaman nispeten daha genç, ki 20 küsur yıl oldu, 40’larında bir gazeteci olarak bunların hepsini duydum ve şimdi de 20 küsur yıldır yaşıyorum. İsterseniz Figen Hanım’la devam edeyim. Şimdi Hüseyin Bey de söyledi, adalet ihtiyacından bahsetti. Şunu sormak istiyorum, mesela son örnek; mutlak butlan kararı. Ben öyle hukuk uzmanı falan değilim ama hukuk uzmanlarının kim olduğunu bilirim. Gazetecinin zaten en büyük özelliği bence her şeyi bilen değil, her şeyi bileni bilen, yani ayrı ayrı bilenleri bilendir. Benim Türkiye’deki önem verdiğim hukukçular, özellikle hocalara baktığım zaman mutlak butlan konusunda herkes, ama benim gördüğüm herkes — yanılıyorsam düzeltin — bunun hukukla hiçbir alakası olmadığını söyledi. Mesela Taha Bey’le de — o hem gazeteci hem hukukçu — yayın yaptım, “Hiçbir şekilde alakası yok” dedi. Şimdi böyle bir ortamda siz “Adalet Hemen Şimdi” diye konuşacaksınız, hukukçular konuşacak, siz konuşacaksınız, Hüseyin Bey konuşacak, Haşim Kılıç konuşacak ve hani İngilizce şey var ya;”so what” yani. Anlatabiliyor muyum? Bunlar zaten herkesin bir şekilde bildiği, tekrarladığı, yaşanan olaylarda gördüklerimiz. Sizi de mesela takip ediyorum, siz de Türkiye’deki adaletsizlikleri çok yakından takip eden, sürekli bunlara vurgu yapan bir kişisiniz. Ortada bir yığın olay yaşanıyor. Mesela işte Akın Gürlek’in bakan yardımcılığından başsavcılığa ve sonra bakanlığa geçmesi gibi birçok olay var. Yani şunu sormak istiyorum, biraz şey olacak ama; yani niye yapıyorsunuz, niye konuşuyorsunuz bunları?
Figen Çalıkuşu: Şimdi Ruşen Bey, vazgeçmek yok. Yani biz umudumuzu yitirirsek insanlık yürüyüşü çabasını da kesmiş oluruz. Öyle bir mesuliyetimiz yok. Bizim de bu yürüyüşü devam ettirmemiz gerekiyor. Maalesef ülkemiz payına düşen oranda ağır bir çökme ve çürüme döneminden geçiyor. Ama şimdi burada mesuliyetlerimiz çok ağır hakikaten ve bunu layıkıyla da yerine getirmemiz gerekiyor. Maalesef bakın adalet duygusunun örselenmesi güvensizlik, ümitsizlik ve kutuplaşmayı beraberinde getirir. Şimdi bu üç başlığa baktığınızda çok tehlikelidir bu üç başlık ve eğer buna alışmaya da başlarsa bir toplum – ki alışıyoruz – o zaman ne oluyor? Vicdanları böldüğümüz gibi adalet duygumuzu da bölüyoruz. Şimdi benim bu duyguları bölmeye hiç niyetim yok. Yani bölünmesine de, bölenlere de, böldürenlere de fevkalade karşıyım. Bundan vazgeçmemiz lazım. Bizim sorunlarımız ortak. Bizi istedikleri kadar bölsünler. Çünkü bizim şöyle bir kronik rahatsızlığımız var.
Siyaset şöyle yapılıyor Ruşen Bey; bizim temel hak ve hürriyetlerimiz bir fay hattı gibi önümüze açılıyor. Bu fay hatları ne kadar derinleştirilirse ve siyaset bunun üzerinde, çok özür diliyorum, bizim haklarımızı çiğneye çiğneye yapılırsa o oranda başarılı olmuş gibi gözüküyor. Gelişler hep böyledir. Bakın, hep fay hatlarındaki bizim hak ve hürriyetlerimiz üzerinden çıkışlar vardır. Bu yanılgıdan kurtulmamız lazım. Neden yapıyoruz? Bu kapsayıcılığı, bu uzlaşıyı sağlamamız gerekiyor. Şimdi verdiğiniz mutlak butlan örneğinde bile o kadar yanlış, fevkalade tartışmalar yaşandı ki, hiç gereksiz. Yani burada kararı eleştirmek mümkün; tedbir kararı fevkalade sıkıntılı ve yanlıştır. Ama bir YSK ve asliye hukuk tartışması da bir o kadar yanlıştır. Bakın, bugün YSK da kararı verdi. YSK’nın da kanunu vardır; Siyasi Partiler Kanunu vardır, Borçlar Kanunu vardır, Medeni Kanun vardır. Şimdi biz siyaseten o kadar bölündüğümüz için ve “aman ha, tuttuğumuz mevzilerden geri düşmeyelim” diye hukuku bile eğip büktüğümüzü görüyorum. Yani bunu sadece kuşatılmış yargı yapmıyor, bölünmüş çevreler de yapıyor. Bu bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak en başta hukukçular olarak bizim mesuliyetimiz, vicdanımız. Hukuk matematiksel bir vicdandır; mağdur ne olursa olsun, taraf ne olursa olsun doğruyu söylemek gerekir. Ben ve bizim gibi insanlar, bu ülkenin aydınları, entelektüelleri mecburen ve mecburen siyaseti ele almak zorundalar.
Siyaset kurumu, dikkatinizi çekmiştir, gittikçe bu ülkenin aydınlarıyla, entelektüelleriyle de ilgiyi kesti. Çünkü bilim insanları, entelektüel, daha aydın kesim taraf tuzağına düşmez. Düştük; bu son olayda da düştüğümüzü gördük. Ben bu tartışmayı da fevkalade yanlış bulanlardanım. Asliye hukuk mahkemesinin yetkilerindedir ama YSK’nın yetkisinde değildir. Ama asliye hukuk bu kararı verirken nasıl verdi, tartışılır. Ama bizim buraya hapsedilmemiz, tartışmanın bunun üstüne yürümüş olması ama dönüp siyaset kurumuna da bir göz bakmamızın engellenmesi; bakın bu bile adalet duygumuzun bölündüğünün en somut örneği olarak önümüze düştü. Biz adalet duygumuzu bölemeyiz, biz vicdanımızı bölemeyiz. Hukuk hangi tarafı kör ve mağdur bıraktıysa onun yanında olmak zorundayız.
Çok basit bir örnek anlatayım mı size? Çok basit. Bakın, Uşak Belediye Başkanı’nın soruşturmasını eleştiriyorum. Diyorum ki bir yayında; “Uşak Belediye Başkanı’nın üzerine atılı eylem; Kamu İhale Yasası’nda usulsüzlük, irtikap, rüşvet. Peki siz neyi veriyorsunuz basına? Başka başka görüntüleri, otel odası ilişkileri ve bunu etkin pişmanlık olarak veriyorsunuz.” Bu fevkalade yanlış. Nasıl linç ediliyorum biliyor musunuz? “Uşak Belediye Başkanı gibi bir adamı sen bir kadın olarak koruyor musun?” Hayır efendim, ben orada hukuksuzluğu anlatıyorum. Uşak Belediye Başkanının yaptığı siyaset tarzını olumlamam mümkün mü? Ama hukuken meselelere bakarken de öyle bölündük ki, işte son yaşadıklarımız; aynı parti içinde müthiş bir şekilde karşılıklı en ağır hakaret ve küfürleri duyuyoruz. Bir gidelim, Fransa’da nasıl oluyor? İşte ben yazdım bu hafta yazımda; bir Fransa’da sosyalist parti, sosyal demokrat parti nasıl kurultay yapıyor, nasıl uzlaşıyorlar, nasıl çatışıyorlar? Dolayısıyla biz toplumu birleştirmek, uzlaştırmak ve siyasetin doğrusuna doğru, yanlışına yanlış hep birlikte demek durumundayız. Adalet duygusu da böyle gelişecek. Ben en fazla adalet ve vicdanda bölünen bir toplum olmamızdan ötürü fevkalade üzüntü duyanlardan birisiyim. O yüzden “so what” değil, devam. Yani bu insanlar, bizim insanımız, aynı dili, ortak dili bulacağız. İster AKP’li, ister MHP’li, ister DEM’li, kim olursa olsun dertlerimiz ortaksa hep birlikte çözüm bulacağız. Sonra ayrılırız. O siyaseti talepleriyle yola sokacak olan bu ülkenin insanları. Toplum ne kadar talep ederse o kadar şekil alacak. Biz toplumla beraber yürümekten yanayız.
Ruşen Çakır: Hüseyin Bey, şunu soracağım. Şimdi Sevtap Hoca’nın varlığı, çatışma çözümü – ki kendisiyle ben yakın zamanda bir yayın yaptım – anladığım kadarıyla bu toplantının gündeminde bir şekilde ‘‘terörsüz Türkiye’’ diye iktidarın dile getirdiği, benim ‘‘çözüm süreci’’ demeyi tercih ettiğim süreci de ele alacaksınız. Sizinle de bu konuda daha önce bir yayın yaptık biliyorsunuz, bayağı da ses getirdi. Onu da özellikle tekrar vurgulayayım; çok izlendi ve bayağı tartışmalara da yol açtı. Şimdi bugün gördük ki Adalet ve İçişleri Bakanları Devlet Bahçeli’yi ziyaret etmiş ve Haziran ayı içerisinde çözüm süreciyle ilgili silah bırakmayı kolaylaştıracak, hızlandıracak yasal düzenlemelerin yapılması için görüştükleri söyleniyor. Siz umutlu musunuz? Yani gerçekten çünkü iş geldi orada tıkandı. Tam da konumuz aslında yani adalet konusu. Türkiye’de bir yandan hukuk sistemiyle ilgili CHP olayında olduğu gibi bir yığın olumsuzluk yaşanırken diğer yandan en azından PKK’nın silahsızlanması bağlamında, Kürt sorunu demeyelim de, o anlamda bir hukuk mekanizmaları işleyebilir mi?
Hüseyin Çelik: Ruşen Bey, müsaade ederseniz oraya geçmeden önce sizin “so what” ile biraz devam edeyim.
Ruşen Çakır: Tabii.
Hüseyin Çelik: Yani işte Araplar diyor “kellim kellim layenfa”; konuş konuş bir faydası yok. Şimdi siz mesela Ruşen Çakır olarak niçin Medyascope‘u kurdunuz? Niçin program yapıyorsunuz? Niçin Türkiye’nin gündemindeki can alıcı, can yakıcı…
Ruşen Çakır: Hüseyin Bey, bunu 11 yıl önce söyleseydiniz de yapmasaydım. Neler çektiğimi anlatsam…
Hüseyin Çelik: Neyse, şunu demek istiyorum Ruşen Bey; sonuçta bakın Cenap Şahabettin’in güzel bir sözü var, diyor ki: “Mermeri oyan, taşı delen, düşen su damlalarından ziyade onların sürekliliği ve aynı noktaya vurmasıdır.” Şimdi tecrübeyle sabittir ki, 2 metreden damlaya damlaya düşen su bir ayda graniti bile deler. Şimdi bir ülkede bir şeyi bir kere söylersiniz faydası olmayabilir, iki kere söylersiniz faydası olmayabilir. Bunu üç kere, beş kere, 55 kere gerekirse söylemek lazım. Gazeteci gazeteci olarak vazifesini yapması lazım, üniversite hocası üniversite hocası olarak yapması lazım, efendim siyasetçi, eski siyasetçi o misyonunu yerine getirmesi lazım. Ve bu ülke adına, bu toplum adına, gerçek adına, hak, hukuk adına, adalet adına bildiği doğruları söylemesi gerekiyor. Köylü Mehmet Ağa’nın böyle bir sorumluluğu yok. O günü geldiği zaman gidip oyunu kullanır, belki en fazla köy kahvesinde, mahalle kahvesinde bu işin dedikodusunu yapar. Ama mürekkep yalamış, yani bizim “bilenler” olarak nitelendirdiğimiz insanlar kenara çekilip, mevcut olup bitene karşı “benim söylediklerim nasılsa tesir etmiyor, bunlarla ilgili olumlu sonuç almıyorum, o zaman ben susayım” moduna girersek biz tamamen köleleşmiş bir toplum haline geliriz.
Sokrat niçin çok büyüktür? Bir inanç uğruna, bir dava uğruna, gerçek adına hayatı hakir gördüğü içindir. O gün de Atina hükümetinin inandığı tanrılar vardı. Meletus onu ihbar ederken “devletin tanrılarına inanmıyor, gençleri yoldan çıkarıyor” diye ihbar ettiler. Ama bakın Sokrat zamanın adamı olmadı, hakikatin adamı oldu. Zaman değişti ama hakikat değişmedi. Dünyanın her yerinde dediğim gibi aydın insanların, âlim insanların üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi lazım. Şimdi benim, Figen Hanım’ın, Haşim Kılıç Bey’in, Sevtap Hanım’ın, İzzet Bey’in bizim silahımız, sopamız yok, olamaz da zaten. Bu yol bizim yolumuz değil. O zaman biz fikirlerimizle konuşacağız. Biz madem ki şiddeti reddediyoruz, madem ki kutuplaşmayı reddediyoruz, o zaman yapıcı bir dille, ha gerekirse bizim eleştirilerimizden birinin rahatsız olmasını göze alarak da bunları yapmak zorundayız. Siz gazeteci olarak bunu yapıyorsunuz, bizim de siyasetçi olarak, işte diyelim ki bu konuda söyleyecek sözü olan insanlar olarak bunu yapmamız gerekiyor. Ben bu Ankara’daki toplantıda Keçecizâde İzzet Molla’nın bir beyitini okudum Ruşen Bey. Keçecizâde İzzet Molla diyor ki: “Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harâb, eyler anı müdâhane-i âlimân harâb.” Günümüz Türkçesiyle diyor ki: “Bilinen bir şeydir ki günah işlemekle dünya yıkılmaz. Dünyanın yıkılmasına sebep olan şey kendisine âlim diyen kimselerin yağcılığı, yalakalığı ve iktidar ve güç sahiplerine tabasbus etmeleridir.” Yani onların istediği şekilde konuşmalarıdır. Bugün maalesef bizim akademyamız, yani üniversitemiz bu manada çok ciddi şekilde sınıfta kalmıştır.
‘‘Yandaş gazetecilik’’ dediğimiz bir şey var. Elbette gazeteci olmak ille de iktidara küfretmeyi, hakaret etmeyi gerektirmez ki zaten böyle bir gazeteciliği de reddederiz ama doğruya doğru, eğriye eğri diyen bir gazetecilik. Ha ben Hüseyin Çelik olarak ‘‘bu saatten sonra yeniden milletvekili olayım, yeniden bakan olayım’’ veya Haşim Kılıç Bey ‘‘ben yeniden Anayasa Mahkemesi’nde başkan olayım’’ diye ortaya çıkmış değiliz. Benim vicdanımı rahatsız eden, aklımı rahatsız eden, ruhumu rahatsız eden bir konu varsa, ya arkadaş, midemi düşünerek ben bunları söylemekten vazgeçmem ve Demokrasi Platformu’ndaki arkadaşları bir araya getiren de esasen budur. Şimdi diğer sorunuza geleyim. Bu çözüm süreciyle ilgili olarak zatıalinizle yaptığımız programda da söyledim; ben ihtiyatlı ve kaygılı iyimserlerdenim. O ihtiyatlı ve kaygılı iyimserliğimi sürdürüyorum. Çeşitli illerde gittik, konferanslar verdik. Biri mesela Mümtaz’er Türköne’yle Batman’a gittik, Baro’nun düzenlediği bir toplantıydı. Sayın Profesör Mehmet Altan’la beraber Van Ticaret Odası’nın düzenlediği toplantıya gittik. Ankara’da çeşitli yerlerde konuşmalar yaptım ve hepsinde de bu süreci desteklediğimizi ifade ettim.
Ama bir kez daha söyleyeyim; bu konuda maalesef iktidarın büyük ortağı samimi değil ve bu konuda Sayın Cumhurbaşkanının da kafası hâlâ karışık vaziyettedir. Sayın Bahçeli’nin amacı ne olursa olsun, Sayın Bahçeli böyle bir şeyi ortaya attı ve arkasında duruyor. Yani ben onun amacını veya kafasının arkasındaki niyetleri sorgulamaya falan girişmiyorum, buna gerek de yok. Ben bu meselenin Kürt meselesini çözmeye yönelik bir mesele olduğu kanaatinde de değilim ayrıca. Ha, eğer mesele PKK’yı çözmek meselesiyse, PKK meselesini ortadan kaldırmak meselesiyse, daha önce de söyledim; arkadaş bu dağdaki militanların dağdan inmesi için, silahı bırakıp normal hayatına devam etmesi için bazı yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor, değil mi? Bunu Meclis’in yapması gerekiyor. Ancak Meclis’in yayınladığı rapor maalesef dağın fare doğurması gibi bir rapordur. Ben o raporu kesinlikle didik didik okudum. Mesela 6. bölümde diyor ki; “Efendim bu gözlem grupları, denetim grupları tarafından PKK’nın tamamen kendini lağvettiği, bütün unsurlarıyla birlikte ortadan kaldırdığı, silah bıraktığı eğer tespit edilirse ondan sonra 7. maddedeki tedbirler alınacak.” Neymiş bunlar? Yargı süreçlerinin iyileştirilmesi… Ruşen Bey, bakar mısın? Yargı süreçlerinin iyileştirilmesi niçin PKK ile endeksleniyor kardeşim? Efendim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının uygulanması, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ve ve ve… Şimdi bu, akla ziyan bir şeydir. Varsayın ki PKK diye bir şey yoktur, varsayın ki PKK terör örgütü diye bir örgüt yoktur, Abdullah Öcalan diye bir adam yoktur. Biz bütün bunları; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, yargı süreçlerinin iyileştirilmesi, yargının gerçek manada bağımsız ve tarafsız yargı olması için; bunu buna niye endeksliyoruz kardeşim? 7. maddede yapacağımız şeyleri, 6. maddedeki şartların yerine getirilmesine niye bağlıyoruz? Bu açıdan ben birinci çözüm sürecinin her milimetresinde olan birisi olarak söylüyorum; eğer bu meselede de bir fiyasko olursa — ve bunu asla temenni etmiyorum, asla bunu aklımdan bile geçirmek istemiyorum — toplum çok ciddi bir hayal kırıklığına uğrar. Çünkü daha önce yaşadıklarımızı biliyoruz; tam yaklaşıyorsun, bir şey çözüm noktasına geliyor, birileri masayı deviriyor. Masayı devirmeye çok hevesli olan çok kimse de var Türkiye’de. Ha burada iktidar partisinin şu hesabı yapması lazım; “Anketler bu meselede aleyhimize çıkıyor, efendim işte bu olup bitenler olursa biz şundan kaybederiz” derse biz bu işi çözemeyiz. Bakın İngiltere’de Tony Blair diye cesur bir adam çıktı, Sinn Féin hareketinin lideri Gerry Adams’la bir araya geldiler. Riskleri göze alamazsanız… Bakın, risk almayan bir insan hiçbir şey yapamaz. Ticarette de risk vardır, gazetecilikte de risk vardır, siyasette de risk vardır. Riskleri göze almadığınız zaman siz ülkeniz adına cesur kararlar alamazsınız. Temenni ederim ki sizin de dediğiniz gibi Haziran ayı içerisinde bazı somut adımlar atılır ve bizim memleketimiz de böyle bir musibetten kurtulur diye ümit ediyorum ben de.
Ruşen Çakır: Evet Figen Hanım, sizinle bitirelim. Yine toplantıya dönelim, 7’sinde yapılacak olan toplantıya. Ankara’daki ilk toplantıyı Hüseyin Bey anlattı, çok büyük bir ilgi olduğunu söyledi. Şimdi sizin beklentiniz nedir? Yani konuşmacıların zaten, siz de dahilsiniz, neler söyleyebileceğini üç aşağı beş yukarı kestirmek mümkün. Ama önemli olan böyle faaliyetlerde katılım, yani izlemeye gelenlerin katılımı. Ve anladığım kadarıyla tartışma da oluyor, soru cevaplar da oluyor. Nasıl bir beklentiniz var?
Figen Çalıkuşu: Her şeyden önce tabii ki böyle çok sık rastlanan bir toplantı türü değil. Yani elbette değişik toplantılar yapılıyor ama şimdi bir Anayasa Mahkemesi’nin başkanlığını yapmış Haşim Kılıç beyefendinin katılıyor olması, gene tabii ki İzzet Hoca, düşündüğünüz zaman öncesi ve şu anda da bulunduğu konum itibarıyla sözlerini çok hukuki çerçevede etkili ifade eden İzzet Hoca… Sevtap Hanım, az evvel söylediniz, ben onun komisyondaki konuşmasını da izledim, dinledim. Yani bu ülkenin sorunlarına tek tek adalet arayan, nasıl diyeyim, pek çok mağdur kesimin sorunlarına topluca sahip çıkacak bir konferans gibi düşünüyoruz. Ama burada beklentimiz toplumun sancısı, bu adalet sancısı ve hukuk mağdurlarının da bizlerle birlikte olması. Çünkü esasen en başta gelen sorunlarımız; büyük bir KHK’lı kitlesi var, Anayasa ve AİHM kararlarının uygulanmadığını az evvel Sayın Bakan söyledi, Meclis’te milletin vekilleri imza altına aldı. Şimdi böyle bir ülke gerçeğinde Adalet Konferansı’nı kaçırmak, ıskalamak olmaz.
Yani düşünün ki milletvekilleri diyor ki: “Biz, ülkemizin Anayasası üzerine sadakatle bağlı kalacağımıza yemin ettik uygulanması için. Ama uygulanmıyor. Bari bu mesele çözülsün ve bundan sonra uygulansın.” Türkiye böyle bir durumda. Türkiye bu kadar adaletsizlik batağına çekilmekteyken bu konferans bence önemli bir çözüm arama. Birbirimize aynı dertleri anlatıp dertleşme değil yani. Şüphesiz bütün sıkıntıları herkes, hepimiz biliyoruz. Ha tabii ki kadınların yaşadığı şiddet ayrı ama özetle şunu söylemek isterim bitirirken: Hukuksuzluk, Ruşen Bey, düpedüz şiddetin kendisidir ve bu şiddet de bir taşı suya attığınızda suyun dalga dalga genişlemesi gibi bütün etrafını sarar. Hukuksuzluk kurşunu toplumda herkesi sıra sıra vuruyor. O sıra sıra vurulanlar, bu hukuksuzluktan nasibini alanlar, mağdurlar o kadar çok var ki ve ayrışmamız da çok fazla. Bu bizim bir araya gelip adalet çığlığını birlikte atacağımız, fikir teatisinde bulunacağımız bir konferans. Beklentimiz bu. Kim duyar? Vallahi duyması gereken çevreler de duyar. Onların da artık gitmeyen bu Türkiye için, bu yürümeyen rejim sisteminde değiştirme ihtiyaçları olacağını duyuyoruz. Ha kaskatı hukuka dönmeyi tercih ederler mi, keşke. Ama ben, Sayın Bakanım da öyle düşünüyordur; toplumun bunu duymasını istiyorum ve bu cesarettir biliyorsunuz ve cesaret bulaşıcıdır derler. Adalet arayışı bu dönemde cesur bir adım ve birlikte atacağımız bir taşın dalga dalga büyümesi gibi yayacağımız bir başlangıç diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler. Son dedim ama Hüseyin Bey, sizinle kapatalım. Kısaca nasıl kapatalım istersiniz yayını?
Hüseyin Çelik: Ruşen Bey, öncelikle bana, değerli arkadaşım Figen Hanım’a bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Ben de Medyascope‘un yayınları ile ilgili müsaade ederseniz bir iki şey söylemek istiyorum. Yani kurulduğu günden beri gerçekten siz aydın namusuna yakışan bir yayın yapıyorsunuz. Herkesin sizi sevmesi falan da şart değil, herkes bizi de sevmek zorunda değil. Esasen demokraside sempatilerin ve antipatilerin olduğunu da kabul ediyoruz. Bizi de herkes alkışlamak, herkes takdir etmek, herkes baş tacı yapmak tabii ki zorunda değil. Yaptığımızı beğenmeyenler de olacaktır, bizi eleştirenler de olacaktır, “siz nereden çıktınız?” diyenler olacaktır. Ama dediğim gibi, eğer sözlerinizi söylerseniz, yapmanız gerekeni söylerseniz bence milletin huzurunda da, Allah’ın huzurunda da siz kendi vazifenizi yerine getirmiş olursunuz. Siz âlemi değiştiremezsiniz ama üzerinize düşeni yapan birisi olarak tarihe geçersiniz. Konfüçyüs’ün meşhur sözünü hatırlayalım: Diyor ki, ‘‘Karanlıktan şikâyet etmektense önce kendin bir mum yak.’’ Herkes zifiri karanlıktan şikayet ediyor ama kimse çakmağını çıkarıp çakmıyor. Eğer her birimiz bir mum yakarsak bu meşale olur ve önümüzü aydınlatırız. Bu anlamda Ruşen Bey, ben asla karamsar değilim. Hayatımın hiçbir aşamasında karamsar olmadım.
Maalesef işte “coğrafya kaderdir” diyoruz. Bizim coğrafyamızın da böyle bir kaderi var; hiçbir zaman düz bir çizgimiz olmadı. Biz tepeye tırmanıyoruz, tam tepeye ulaşıyoruz, sonra vadinin dibine bir daha iniyoruz, bir daha çıkıyoruz. Yani Türkiye elbette buradan da bir yerlere çıkacaktır. Ama Nâzım Hikmet’in meşhur şiiriyle, diyor ki: “Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak nasıl çıkar bu karanlıklar aydınlıklara?” Yani şimdi insanlar eğer “ya bana zarar gelir, ben konuşursam işte ben iktidarın hedefi haline gelirim, ben konuşursam güçlü insanlar bu konuşmalarımdan asla hazzetmezler, hoşlanmazlar ve ben bundan zarar görürüm” duygusu içerisinde olursa, tekrar altını çiziyorum, siz köleleşmişsiniz demektir. Şimdi siz Medyascope‘ta isterseniz iktidar yalakalığı da yapabilirsiniz. Eğer benim, Figen Hanım’ın, Haşim Bey’in, Ertuğrul Bey’in ve diğer arkadaşların külah kapmak gibi bir niyetimiz olsa biz güçlüye yaslanırız ve güçlüyü övme yarışına gireriz. Ama biz güçlüyü, muktedir olanı, iktidar olanı, iktidar olanın yaptığı yanlışları övme, onları göğe çıkarma gibi bir tutum içerisinde değiliz. Biz iktidara iyi yaptığı zaman diyoruz ki: “Bu çok iyi oldu, sağ olun, eksik olmayın, bunu yapmaya devam edin.” Yanlış yaptıkları zaman da bu yaptıkları yanlışları söylüyoruz. Muhalefete de söylüyoruz bu arada. Şimdi mesela ‘‘mutlak butlan’’ dediniz. Arkadaş, şu CHP’nin haline bak ya! Şimdi ‘‘Ormana ‘balta seni kesiyor’ demişler, ‘Ne yapayım? Sapı bendendir’ demiş.’’ Kimsenin CHP’ye bir şey yapmasına gerek yok, CHP’liler birbirlerine yetiyor zaten. Neyse, söylenecek çok söz var Ruşen Bey. Çok teşekkür ederim bu fırsatı verdiğiniz için.
Figen Çalıkuşu: Evet, tekrar teşekkür ediyorum ben de.
Ruşen Çakır: Estağfurullah, sağ olun. Özellikle tabii şöyle bir şey; bugün Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümü. Nâzım’ın o meşhur şiirini aktardığınız için teşekkürler. Evet, Figen Çalıkuşu ve Hüseyin Çelik’e çok teşekkür ediyoruz. 7 Haziran Pazar günü İstanbul’da yapılacak olan Demokrasi Platformu tarafından düzenlenen “Adalet Hemen Şimdi” toplantısı ekseninde Demokrasi Platformu’nu, adalet sorununu ve tabii ki çözüm sürecini hepsini birden konuştuk. Figen Hanım’a, Hüseyin Bey’e çok teşekkürler. Siz izleyicilerimize de çok teşekkürler, iyi günler.







