İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, gazeteci Kadri Gürsel ile Çerçeve Yasa’yı, gazeteci Cem Küçük’ün tutuklanmasını, CHP’li belediye başkanlarının tutuklanması ve parti değiştirmelerini değerlendirdi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Çerçeve Yasa’yı ve Cem Küçük’ün tutuklanmasını ele aldı.
- Gürsel, CHP’li belediyelere yönelik tutuklamaları demokrasi açısından utanç verici buldu.
- Çakır, İmralı sürecinin PKK için önemli bir aşama olduğunu vurguladı.
- Gürsel, CHP’den bazı belediye başkanlarının AKP’ye geçtiğini ve baskının seçimlere kadar devam edebileceğini belirtti.
- Cem Küçük’ün iktidarın bazı politikalarını eleştirmesinin ardından tutuklanmasının siyasi bir olay olduğunu ifade etti.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kadri Gürsel, gündemdeki gelişmeleri yorumladı. Çakır ve Gürsel, Çerçeve Yasa’yı Cem Küçük’ün tutuklanmasını, CHP’li belediye başkanlarına yönelik tutuklamaları ve belediye başkanlarının parti değiştirmelerini ele aldı. Gürsel, İmralı sürecinin PKK’nın silah bırakması açısından tarihsel bir aşamaya işaret ettiğini belirtirken, CHP’li belediyelere yönelik uygulamaları “demokrasi ve milli iradeye saygı açısından hicap duyulacak bir tablo” olarak değerlendirdi.
Çerçeve Yasa TBMM’de

Ruşen Çakır, İmralı heyetinin açıklamasını gündeme getirdi. Çakır, heyetin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmenin ardından bazı taslaklarda değişiklikler yapıldığının belirtildiğini, düzenlemenin Meclis komisyonuna gelmesinin ve hafta sonuna kadar yasalaşmasının beklendiğini söyledi. Sürecin PKK’nın silah bırakması ve örgütün tasfiyesi açısından önemli bir aşama olduğunu vurguladı.
Kadri Gürsel ise söz konusu düzenlemenin Kürt sorununu çözme iddiasında olmadığını, esas olarak PKK sorununun çözümüne yönelik bir girişim olduğunu ifade etti:
“Bu elbette ki başlı başına önemli ve tarihsel bir adım. Ama diğer taraftan da bunu kolaylaştıran unsur, PKK’nın artık bir örgüt olarak fonksiyonunu, Öcalan’ın da söylediği gibi, açıkça ya da ima yoluyla, tamamlamış olması. Yani PKK’nın artık PKK olarak yapabileceği çok fazla bir şeyin kalmamış olması. Bu da tabii PKK’nın bir yerde işlevsizleştiğini gösteriyor. Fakat PKK yine de şu dış güçler diye tabir edilen odaklar var ya, onlar için işlevsel olabilir, hâlâ olabilir. Eğer bu girişim başarıya ulaşabilirse, büyük oranda bunun da önüne geçilmiş olacak. En azından bu Çerçeve Yasa’da sağlanan, çözüme riayet eden, bu yasayı benimseyen PKK’nın ana gövdesi açısından bu böyle olacak”
CHP’li belediyelerde son durum
Çakır, İstanbul ve Ankara’da CHP’den seçilen belediye başkanlarının tutuklandığını, bazı CHP’li belediye başkanlarının ise AKP’ye geçtiğini söyledi. Çakır ayrıca CHP’li belediyeler üzerindeki baskının seçimlere kadar devam edebileceğini belirtti.
Gürsel, yaşananları “demokrasi ve milli iradeye saygı açısından hicap duyulacak bir tablo” olarak değerlendirdi. İktidarın 2024 yerel seçimlerinde CHP’ye geçen belediyeleri yeniden elde etmeye çalıştığını savunan Gürsel, bu süreçte seçmenin iradesine saygı gösterilmediğini söyledi. Kadri Gürsel, “İki seçenek sunuluyor. Ya itibarından ya da özgürlüğünden vazgeç deniliyor” diye konuştu.
Bazı belediye başkanlarının bu baskı karşısında AKP’ye katıldığını, bunu kabul etmeyenlerin ise tutuklandığını belirten Gürsel, CHP’nin de bu süreçte kadro yapısı ve siyasi kimliği açısından sorunlarla karşı karşıya olduğunu savundu.
Cem Küçük olayı
Çakır, Küçük’ün tutuklanmasının ardından iktidara yakın medya çevrelerinde kendisine yönelik eleştirilerin gündeme geldiğini belirtti:
“Rasim Ozan Kütahyalı’dan sonra Cem Küçük’e de kendi mahallesinden kimse sahip çıkmadı. Hatta tam tersine, iktidar yanlısı medyada onun daha önce yaptığına benzer şekilde, söylediklerinden hareketle hakkında bayağı yayın yaptılar”
Gürsel, Küçük’ün son dönemde iktidarın bazı politikalarını eleştirmeye başlamasının dikkat çekici olduğunu söyledi. Küçük’ün “kendisine çizilen sınırların dışına çıkmış olabileceğini” savunan Gürsel, tutuklanmasının siyasi olduğunu ifade etti.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda Kadri Gürsel’le birlikteyiz. Yine bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Bugünün en önemli meselesi, İmralı Heyeti’nin yaptığı açıklama. Taslakta birtakım değişiklikler olduğu söyleniyordu; belli ki Öcalan’a gittiler, Öcalan da bunu kabul etmiş. Sorun yok. Çerçeve yasa taslağı yarın komisyona girecek ve bu hafta sonu yasa çıkacak; öyle gözüküyor. Şu saatlerde Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Merkezi’nde bu konuyla ilgili konuşacakmış. Ne söyleyecek bilmiyorum ama herhalde destek verecektir. Özgür Özel’e biz sormuştuk; O da YENİ Parti’nin çerçeve yasaya destek vereceğini söyledi. Bir tek İYİ Parti var karşı çıkan. Belli ki İYİ Parti dışındaki bütün partilerin ortak önerisi olarak gelmesini düşünüyorlardı, öyle olacağı benziyor. Yasa çıkacak ama üzerinde nasıl değişiklikler olduğunu tam bilemiyoruz.
Bir siyaset yasağı meselesi var. Dönecek olanlara 5 yıl siyaset yasağı konulmasını istemişler demişlerdi; onlar netleşecek. Ama her halükârda şunu biliyoruz ki yasa çıkacak ve yasa çıktıktan bir süre sonra PKK’nın taahhütlerini yerine getirdiğinin tescillenmesi hâlinde yasa uygulanmaya başlanacak ve Avrupa’dan, Kandil’den ve cezaevinden binlerce kişi bundan yararlanacak. Daha sonra ya yeni yasalarla ya yeni düzenlemelerle, işler yolunda gidiyorsa kapsam dışında tutulanların da buna dahil edilmesi bekleniyor. Ve bu anlamda da sürecin en önemli ayaklarından birisi oluyor. Tabii ki işin içerisinde Kürt meselesinin çözümü gibi hususlar yok. Silah bırakma ve örgütün feshi meselesi var. Ama bu da başlı başına çok büyük bir olay. Örgütün ilk ‘’Apocular’’ diye ortaya çıkması herhalde en az 50 yıl olmuştur. Biz ortaokuldaydık, 1976-77 tarihleri.
Kadri Gürsel: Evet. Hatta o zaman Apocular değil, UKOcular olarak ortaya çıktılar. Yani Ulusal Kurtuluş Ordusu. PKK’nın kurulması 19778. Daha önce, 76’da UKOcular diye biliniyorlardı. 76’da. Dediğin gibi 50 yıl. Yarım asır.
Ruşen Çakır: Bir başka milat da 15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli saldırıları. O da 42 yıllık bir süreç. Önemli bir parantez kapanıyor gibi. Ne dersin?
Kadri Gürsel: Tabii ki bu yasa Kürt sorununu çözmek gibi bir iddiada bulunmuyor, bu çok açık ve normal. Yasa artık olgunlaşmış ve tarihi akışı içinde son aşamaya gelmesi mukadder hâle gelmiş. Bu bakımdan da çözümü kolaylaşmış bir sorunu, PKK sorununu taraflar açısından kabul edilebilir, hakkaniyetli ve adilâne bir şekilde hem Kürt kamuoyunun rızası hem de Türkiye’nin geri kalanının rızasını oluşturarak PKK sorununu çözmeyi amaçlayan bir girişim. Rıza oluşturmak önemli. Bu elbette ki başlı başına önemli ve tarihsel bir adım. Ama diğer taraftan, bunu kolaylaştıran unsuru da Öcalan’ın da açıkça ya da ima yollu söylediği gibi, PKK’nın, artık bir örgüt olarak fonksiyonunu tamamlamış olması. Yani artık PKK’nın PKK olarak yapabileceği çok fazla bir şey şeyin kalmamış olması. Bu da tabii PKK’nın bir yerde işlevsizleştiğini de gösteriyor. Fakat bu PKK, yine de ‘’dış güçler’’ diye tâbir edilen odaklar var ya, onlar için de işlevsel olabilir. Hâlâ olabilirdi. Eğer bu girişim başarıya ulaşabilirse, büyük oranda da bunun da önüne geçilmiş olacak. En azından bu çerçeve yasada sağlanan çözüme riayet eden, bu yasayı benimseyen PKK’nın ana gövdesi açısından bu böyle olacak.
Hadisenin gelişimini çok kısa özetlemek lazım aslında. Senin Duran Kalkan’la yaptığın röportajda kendisi de ‘’Bu mücadeleyi Mahirler, Denizler, İbrahimler başlattı. Bunların içinden çıktı PKK, Önder Apo. Bunlara bağlı kaldı, bunları sürdürdü’’ diye belirtmişti. Doğrudur. PKK örgütü, Maoist halk savaşı teorisini Türkiye’deki pratik, tecrübe ve birikimle harmanlayarak etnik temelde uygulamaya koyan bir örgüt. Önce silahlı propagandayla başladılar. Daha sonra amaçları kırlarda kurtarılmış bölgeler oluşturmaktı. Bunu bir ölçüde yapabildiklerini sandılar. Ancak, Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi, Suriye’nin savaş tehdidi karşısına geri adım atmasıyla başlayan süreç, bu stratejiye bir sekte vurdu. Zaten öncesinde de Türk güvenlik güçleri Güneydoğu’da örgütün taban bulduğu bölgelerde köyleri boşalttı. Aslında bu süreçten sonra 94, 95, 96 ve daha sonra örgütün tek yanlı ateşkesi, 2000, 2003’e 2004’e kadar devam eden süreç de, bu örgütün sıklet merkezi ve Kürt sorununun sıklet merkezi aslında. Siyasallaşan Kürt köylüsü ve tabanının şehirlere yığılmasıyla, sıklet merkezi de şehirlere kaydı.
Daha sonra, 2009-2015 arasında aralıklı olarak süren çözüm sürecinde, PKK bu sefer şansını şehirlerde denemek istedi. Onların ‘’Serhildan’’ adını verdiği kent ayaklanmaları ve kasabalar ve kentlerde de paralel otoriteler iktidar yapıları kurmak yoluyla bunu yapmayı denediler. Ancak bu da çok kanlı bir şekilde sonuçlandı aslında; Diyarbakır, Cizre, Şırnak, Nusaybin gibi bölgeler açısından felaketle sonuçlandı. Bu da olmadı. Ardından örgütün ve sorunun merkezi sınır dışına çıktı. Sorun varlığını tabii ki sürdürüyor, ama ‘’jeopolitik’’ açıdan konuşmak gerekirse, odak ve merkezi o da zorlaştı. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri Irak sınırı boyunca, sınırın Irak tarafında 15-20 km derinlikli bir hatta çok sayıda üstlenme bölgesi kurarak örgütün geçişlerini Neredeyse imkânsız hâle getirdi. Diğer taraftan da İHA ve SİHA teknolojileri, MİT ve güvenlik güçleri tarafından etkin şekilde uygulanması sonucu, örgütün hareket alanı iyice daraldı ve kayıpları arttı. Bu açıdan baktığımızda aslında artık yolun sonuna gelinmiş olunuyor. PKK’nın bu örgütlenme ve hareket tarzıyla, bundan sonra bir şey elde etmesi imkansızdır. Bu, kolaylaştırıcı bir faktör. Bir çatışma, böyle bir çatışma. Eğer bir ülkede, eskilerin tâbiriyle mukatele yani boğazlaşmaya neden olmamışsa -ki maazallah olmadı-, Türkiye’de PKK’nın amacı bir Kürt-Türk çatışması yaratmaksa, bu gerçekleşmedi. Gerçekleşebilir miydi? Ben açıkçası bir Türk-Kürt çatışmasının, bir boğazlaşmanın çok zor olduğu kanaatindeyim. Ülkenin batısında Eylül 2015’te küçük olaylar oldu, evet. Ama bunlar başlayıp parlayıp sönen olaylardı ve iz bırakmadılar.
Şimdi gelinen noktada, ben bu sürecin bu şekilde devamı açısından genel olarak iyimserim. Şu olabilir tabii, örneklerini de görüyoruz. Bu tür uzun ve kanlı çatışmalardan sonra, ayaklanmayı, kalkışmayı temsil eden, sürükleyen, götüren örgütlerin silah bırakmasına tepki duyan bazı daha radikal unsurların, silahlı mücadele, siyasal şiddet ya da terör gibi yöntemleri esas alarak mücadelelerini sürdürmeye devam ettiklerini görüyoruz bazı yerlerde. İrlanda’da bu böyle oldu mesela. Ama bunlar çok etkili olmuyorlar. Yani baş edilebilir bir güvenlik sorunu olarak devam ediyorlar. Öcalan’ın burada liderliğiyle sağlanan ve gelinen noktada bu tecrübe şu açıdan önemli. PKK öyle yabana atılacak bir örgüt değil. Soğuk Savaş döneminde kuruldu ve çok büyük bir güce ulaştı. Çok çeşitli coğrafyalarda faaliyet gösterdi. Bunun diasporası var, Avrupa’sı var. PKK’yla işbirliği yapan, hatta PKK’ya sızan… Bunu da söylemek lazım, çünkü 50 yıl, dile kolay, çok kritik bir coğrafyada olduğu için pek çok gizli servis de PKK’ya sızmayı başarmıştır. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir. Çok etkiye açık. Kendileri de kabul ediyorlar. Duran Kalkan da senin yaptığın röportajda ima yollu, mesela en son İsrail’in kendileriyle çok yakından ilgilendiğini zımnen kabul etmiş oldu.
Tarihe baktığımızda, Sovyetler Birliği, Rusya, İran, Irak, Suriye, İsrail, Yunanistan, çeşitli Avrupa ülkeleri dahil olmak üzere, bölgede etkin olan bütün aktörlerin PKK ile bir şekilde işbirliği yaptığını görüyoruz. Bunun çeşitli safhaları var. Hatta 1995’te örgüt beni kaçırdığında, dağda Kübalı eğitmenlerin de Suriye’de bir ara PKK’nın ilk kuruluş döneminde askeri eğitim verdiğini söylemişlerdi. Bu beni hiç şaşırtmadı. Çünkü zaten Öcalan da PKK’nın Soğuk Savaş koşullarında Sovyetler Birliği tarafından onun yardımı ve desteğiyle vücuda getirildiğini çok açık bir şekilde söylemiş oldu şubat ayındaki açıklamasında. Onun alt okumasında bu çok net olarak var. Şu açıdan da bence iyi tedbir alındı. Birincisi, Bahçeli faktörünün burada Türkiye’nin milliyetçi kamuoyundaki infial potansiyelini ortadan kaldırdığını veya azalttığını düşünüyorum. Sadece o da değil. PKK’nın silahlı kanadının liderlerinin, Türkiye’ye gelebilecek olanlarının da 5 yıl siyaset yasağı ile sınırlandırılmaları, Türk kamuoyunun tepkilerini azaltmaya dönük tedbir. Aynı zamanda, güvenlik güçlerinin kanına girmemiş, şehit etmemiş olanların bu haklardan yararlanacağı, yani rehabilitasyon haklarından, tekrar vatandaşlığa ve normal hayata dönüş haklarından yararlanabileceği konusu da Türk kamuoyunun tepkisini azaltmak açısından önemli. Tabii eğer varsa böyle bir şey. Bilemiyorum ne kadar değişti ama sızan iki böyle husus vardı. Kürt kamuoyunun veya PKK tabanının da rızasını üretmek açısından da önemli şeylerin yapılması lazım. Burada Öcalan’ın bir sembol olarak durduğu görünüyor. Öcalan konusunda yapılacak tasarrufları göreceğiz.
Tabii iktidar bu konuyu önümüzdeki seçimler ve anayasa değişikliği meseleleriyle ilintilendirmemeyi, en azından kendi açısından, yani kendi sözcükleri ve aktörleri vasıtasıyla ilintilendirmemeyi veyahut bu konuda muhalefete koz vermemeyi de başardı. Bunun izole bir süreç, bütün Türkiye’deki siyasi süreçlerden bağımsız bir süreç olduğu, bunun bir milli mesele olduğu konusunda algı demeyeceğim ama bir kabullenişi oluşturdu, inşa etti. Bunu inkâr edecek halimiz yok. Bu açıdan da ben siyasi iletişimlerini başarılı buluyorum açıkçası.
Ruşen Çakır: Kadri, şimdi Kılıçdaroğlu’nun açıklamasını gördüm. Tahmin ettiğim gibi destek veriyor ve her şeyin Meclis içinde yapılması gerektiğini söylüyor. Orada da bir fire yok. Şimdi biraz belediyelerden konuşalım. İki belediye başkanı, biri İstanbul’da biri Ankara’da tutuklandı. Üsküdar’da Sinem Dedetaş, Etimesgut’ta Erdal Beşikçioğlu. İkisi de Cumhuriyet Halk Partisi’nden seçilmiş iki ayrı popüler isim. Bu arada İstanbul’da iki CHP’li belediye başkanı, bir de başkanvekili- Şile’deki tutuklu olduğu için yerine seçilen CHP’li- üçü de hafta sonu AKP’ye katıldılar. Başka isimler de gördüm bugün. Eyüpsultan Belediye Başkanı iddialara cevap vermiş; parti değiştirme iddialarını reddetmiş. İzmir için hep söyleniyor biliyorsun. Ya hapse giriyorlar ya parti değiştiriyorlar. İki tane de eski örnek var biliyorsun; Şişli ve Esenyurt. O belediyelere de kayyum atandı. İstanbul’daki birçok belediye adım adım el değiştirdi. Bir de Gaziosmanpaşa ve Bayrampaşa’da da belediye meclisi seçimlerinde AKP’nin adayları kazandı. Yani CHP’li belediye başkanı hapse giriyor. Yerine ‘’kim olacak?’’ diye bayağı tartışma çıkmıştı. Yerlerine AKP’liler atandı. Bursa’da da öyle oldu. Böyle bir kuşatma sürüyor CHP’li belediyelere. Özgür Özel bize söylemişti. Başka gazetecilere de söylemiş. Sürekli birtakım belediye başkanları Özgür Özel’i arayıp ‘’bana böyle baskı yapıyorlar, böyle tehdit ediyorlar’’ diye yakınıyorlarmış. Bazıları teslim oluyor, bazıları olmuyor. Olmayanlar da hapse giriyor. Bu herhalde bir dahaki yerel seçime kadar böyle gidecek. Ne dersin?
Kadri Gürsel: Maalesef demokrasi ve milli iradeye saygı açısından hicap duyulacak bir tablo ile karşı karşıyayız. İktidar, öncelikle ve özellikle 2024 yerel seçimlerinde CHP’ye kaybettiği belediyeleri bu şekilde, senin bahsettiğin örneklerdeki gibi geri alıyor ve geri alırken burada milli iradeye, seçmene hiçbir şekilde saygı duymuyor, saygı göstermiyor. Hatta seçmenin yanlış karar verdiğini de düşünüyordur muhtemelen. Tabii bunu açıkça söylemiyorlar. ‘’Siz yanlış yaptınız. Biz bu yanlışı düzeltiyoruz’’ demiyorlar ama öyle düşündüklerini varsayabiliriz. Burada iktidarın, devletin gücünü, yargısını, polisini son raddeye kadar kullandığını görüyoruz. Bunun karşısında durmak için, ki belediye başkanlarının bunun karşısında durmaları, yani AKP’ye katılmamaları halinde dışarıda kalmaları zaten söz konusu değil, hapse girecekler. Onlara iki seçenek sunuluyor. İtibarlı bir mahpusluk ya da itibarsız bir özgürlük. Yani ya ‘’itibarından vazgeç’’ deniliyor ya da ‘’özgürlüğünden vazgeç’’ deniliyor. Bu ikilem karşısında bırakılan belediye başkanlarının bazıları ağlayarak AKP’ye katılıyorlar ya da bir şekilde benimsiyorlar; artık o kendi vicdan muhasebelerine kalmış. Bunu içlerine sindiremeyenler de içeri giriyorlar. Ve bu konu da Etimesgut’ta gördüğümüz gibi, Erdal Beşikçioğlu gibi popüler bir figüre karşı, onu da 43 kişiyle birlikte tutuklamaktan geri durmayan bir siyasi irade var.
Sinem Dedetaş da sevilen, popüler bir belediye başkanı ama o da bu şekilde içeri atıldı. Bu insanların içeri atılması bir sorun tabii ama mesele bir yerde de CHP’nin -şimdi CHP diyoruz artık ama, ‘’mevcut CHP’’ olarak değil, ‘’CHP’’ diye bahsetmemiz lazım. 2024’teki seçimleri kazanan CHP. Maalesef, öteden beri benim her vesileyle altını çizdiğim bir gerçeklik var. O da Cumhuriyet Halk Partisi’nin, yasalar ve anayasanın kendisine sağladığı konfor alanında biraz daha iktidardan uzak kalmış bir parti olarak, bir dava partisi olmaktan uzaklaşması. Bir dava partisi değil Cumhuriyet Halk Partisi aslında. Cumhuriyet Halk Partisi’nin davası, demokrasi, laiklik ve çağdaş uygarlık olsa, yani bu davanın tarihsel, ideolojik arka planının, cumhuriyetin kuruluşu ve Atatürk’ün gösterdiği çağdaş, muasır medeniyet seviyesine ulaşma gâyesi olabilir. Bir ulus-devlet mefkûresi ve bu çerçevedeki bir modernleşme projesine sağlanacak, bunun devamını devamının getirilmesi, bunun menziline ulaştırılması gibi bir dava.
Ama onun karşısında bugün iki dava partisi var. Karşısında derken, tabii tam karşısında değil. Bir tanesi DEM Parti. O, konjonktür ne olursa olsun, Kürt davası ve Kürdistan davası yürüten bir parti. Kürt hareketi, Kürdistan davasını güden bir harekettir ve böyle olacaktır, böyle kalacaktır. Yöntemler farklı olabilir. İleride belki barışçı yöntemlerle yapacaklardır bunu. Tabii ki barışçı yöntemlerle yapması tercih edilir, o ayrı. Milli Görüş ve onun, ‘’gömleğini çıkardık’’ dediği halde ana damardan devamı olan Adalet ve Kalkınma Partisi de İslamcılık davasının yürütücüsü. Yani bunlar aslında biri etnik, biri dinsel, iki çok güçlü ideoloji. Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok kısa süre içinde kadrolarını endoktrine etmesi, yeni bir siyasi kimliği bu şekilde inşa etmesi, gençlik kollarından başlayarak kadro eğitimine ve kadroların ideolojik açıdan endokrinasyonuna önem vermesi için geç değil. Ama bugünkü tabloda geçmişte geç kalınmış olmasının bedelini ödüyor bu parti.
O konfor alanında ‘’şu olayım, bu olayım’’ diye çeşitli vasıtaları kullanarak bu partiye girmiş olanlar var. Bu insanların amacı nedir? Çok özetle söylemek gerekirse, bu insanlar, ‘’belediye meclis üyesi olayım, oradan belediye başkanı olayım, milletvekili olayım, ya da ‘’parti içinde bir kariyer yapayım’’ gibi, kendileri açısından kısa vadeli veya orta vadeli hedefler koyarak siyaset yapan insanlar. Ama böyle bir durumla, böyle bir baskı ortamıyla karşılaşmaları, karşılaştıklarında ne yapacaklarını, nasıl davranabileceklerini, ezayı, zulmü göze alıp alamayacaklarını kendilerine sormuşlar mıdır? Hapse girip giremeyeceklerini, böyle bir şeyi göze alıp alamayacaklarını kendilerine sormuşlar mıdır? Yahut da çeşitli vesilelerle mallarının, mülklerinin müsadere edilmesini hazmedebilecekleri, bu tehdit karşısında geri adım atmayacaklarını kendilerine sormuşlar mıdır? Cumhuriyet Halk Partisi bu bakımdan bir dava partisi olarak zamanında endoktrinasyonunu gözden geçirmiş olsaydı, ona göre bir kadro formasyonunu en baştan itibaren ele almış olsaydı, ki bu, Deniz Baykal ve Kılıçdaroğlu ile ne kadar mümkün olabilirdi, açıkçası şüpheliyim.
Bu dönemi biraz daha metanetle, sabırla ve direngen bir ruh haliyle… ‘’Direngen bir ruh haliyle’’ derken, bu baskı ve tehdit karşısında saf değiştirenleri kastederek söylüyorum. Özlem Çerçioğlu’ndan başlayarak, onlarda bu ruh hâlinin hiçbir zaman olmadığını görmüş olmamız bakımından söylüyorum. Bu insanların Özlem Çerçioğlu dâhil, ki Özlem Çerçioğlu’nun da çocukluktan CHP’li olmadığını biliyoruz. Güçlü bir ailenin gelini, milletvekili olmak istiyor. Yerel dengeler içinde bunu da başarıyorlar. Geçmişe baktığımızda, burada ailenin gücünün de kullanıldığını görüyoruz. Özlem Çerçioğlu ve en son, AKP’ye katılan Tuzla Belediye Başkanı Emir Ali Bingöl gibi isimlerin 2024’te belediye başkan adayı yapılmalarındaki saikler neydi? 2024’te bu tür zayıf karakterli tipleri, bu tür çürükleri belediye başkanı yapan siyasi irade, gelmekte olanı, yaklaşmakta olanı öngörmemiş miydi? Herhalde öngörmemişlerdi diye düşünüyorum. Özgür Özel’in CHP dönemindeki en büyük pişmanlığı eski Hatay Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın adaylığıymış. O büyük pişmanlık sadece o pişmanlık değil. ‘’Burayı da alalım, burayı da kazanalım. Nasıl kazanıyorsak kazanalım, birini bulalım, koyalım, alalım.’’ Bu artık Türkiye’de kurulmuş olan rejimin dayattığı baskı, estirdiği zulüm, daha dirençli, daha direngen unsurların seçilmesine buyuruyor. Ama maalesef Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan bu acı tecrübelerden sonra -artık YENİ Parti olarak devam edecek- YENİ Parti’nin buna nasıl yaklaşacağını görebilecek miyiz? Bir şeyler değişecek mi?
Ben de katılıyorum sana. Bu böyle devam edecek ve burada yerel yönetimlerde yapılan siyaset büyük itibar kaybına uğruyor. Çok arızalı ve netameli bir alan hâline geliyor ama demokrasinin vazgeçilmez unsuru, yani seçmen ve siyasetçi ilişkileri açısından bu büyük itibarsızlığın, itibarsızlaştırmanın da günün sonunda dönüp muhalefeti vuracağını öngörmek sanırım zor olmasa gerek.
Ruşen Çakır: Ertuğrul Özkök ve Sera Kadıgil’e Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla soruşturma başlatıldı biliyorsun. Ertuğrul Özkök’ün daha önce başına hukuki bir şey gelmiş miydi çok emin değilim, ama ilginç bir olay. Özkök Erdoğan rejimini, İspanya’nın eski diktatörü Franco dönemi rejimiyle mukayese etmişti biliyorsun. AK Parti’liler onun üzerinden Erdoğan’a destek verdiler. Ertuğrul Özkök de “Yayının tamamını izleseydiniz Erdoğan’ı övdüğümü görürdünüz.” gibi bir şey söylemiş. Neyse.
Cem Küçük olayına gelelim. Rasim Ozan Kütahyalı’dan sonra Cem Küçük de tutuklandı. Rasim Ozan Kütahyalı’dan sonra Cem Küçük’e de kendi mahallesinden kimse sahip çıkmadı. Hatta tam tersine, iktidar yanlısı medyada, onun daha önce söylediklerinden hareketle, tıpkı onun yaptığı gibi hakkında epeyce yayın yaptılar. Gözaltına alındığı görüntüleri servis edildi. Şu anda Deniz Göktaş’la aynı cezaevindeymiş. Murat Ongun ve Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan da aynı cezaevinde. Ben baktığımda para hareketleri ile ilgili çok fazla bir şey yok gibi ama Büyükşehir Belediye davasında ve diğer davalarda da aynen öyle. Yani meblağlar öyle çok büyük değil. İlginç olan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası ile ilgili Berkay Gezgin ve İBB davasından tutuklu bulunan Fatih Keleş hakkında televizyon programında dezenformasyon yaptığı suçlaması yöneltildi. O çok çarpıcıydı. Cem Küçük bir dönem seninle bayağı uğraşmıştı değil mi? Bayağı hedef göstermişti. Hatta sizin o içeri girme döneminizde de parmağı vardı herhalde. Yanlış mı hatırlıyorum?
Kadri Gürsel: İçeri girmemde parmağı var mıydı bilmiyorum, ama tutuklanmam için çok fazla çaba gösterdiğini hatırlıyorum. ‘’Cem Küçük neden tutuklandı?’’ sorusuna bence şu an kimse yeterli cevap veremiyor. Hizadan çıktı, haddini açtı. Orası galiba doğru. Kendisine çizilen sınırların dışına çıktı; kendi hesabına iş yapmaya başladı. Son birkaç aydır TGRT yayınlarında mutlak butlan siyasetini ve sonuçlarını az da olsa kıyısından köşesinden eleştirmeye başlamıştı. Bunu kimin adına yapıyordu? Kendi adına mı yapıyordu? Çünkü bir tetikçinin bir şeyleri kendi adına yapması şaşırtıcıdır. O zaman sahibinin kontrolünden çıkmaya başladığını gösterir. Eminim, polis adliye muhabirleri, kıdemli gazeteci meslektaşlarımız Cem Küçük’ün kime yakın olduğunu biliyorlar fakat söylemek istemiyorlar. Hatta bazı YouTube yayınlarında bir bakan iması da yapılıyor. Kimse bu konulara girmek istemiyor başına dert almamak için. ‘’Cem Küçük şunun adamı olmuştu, o yüzden böyle oldu. Yoldan çıktı. Şuna yakındı, Bundan uzaklaşmıştı’’ derken, kimse isim vermek istemiyor.
Ben bu duruma şu açıdan bakmak istiyorum. Çünkü hala Cem Küçük’e gazeteci diyenler var. Hatta Cem Küçük’ün mağdur olduğunu söyleyenler var. Bunlara çok gülüyorum. Çünkü Cem Küçük, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin medyaya sokuşturduğu yeni bir tür mahluk olan tetikçi grubundandır ve tetikçilerin, 2007, 2008’den itibaren ortaya çıkan bu mahlukatın en azılısıdır. Bu tür ‘’kimin şahsında cisimleşmiştir?’’ derseniz ben Cem Küçük’ü gösteririm. Cem Küçük’ün işi şuydu: 2014, 2015’te benimle uğraşırken de oydu, başka meslektaşlarımızla da medya patronlarıyla da uğraşırken oydu. Sindirmek, korkutmak, iftira ve yalan yoluyla düşman yaratmak, düşmanlaştırmak, itibarsızlaştırmak. Anayasal ve yasal koruma altında olduğunu varsaydığımız kişisel haklarımıza her gün tecavüz ederek bizleri çalışamaz hale getirmek ve bunları yaparken, -yargıyla olan ilişkisini tarif etmeyeceğim ama içeriden de bazı bilgiler aldığı çok açıktı. ‘’Şunlar olacak, şu tutuklanacak, bu gözaltına alınacak’’ gibi veya medyaya karşı yapılacak olan operasyonların önceden ima yoluyla sızdırılması gibi. Kendisine bilgiler de aktarıldığı vakiydi ki böylece Cem Küçük tahkim ediliyordu. Yani ‘’havlayan köpek ısırmaz’’ denilmesin diye, Cem Küçük’ün bu mecazdan, bu benzetmeden hareketle havlayan ve ısıran bir köpek olduğu izlenimi, gücü yaratılıyordu ki Cem Küçük’ün hedef aldığı insanlar, gazeteciler gerçekten de sussunlar.
Cem Küçük, benim işsiz kalmam, Milliyet gazetesinden kovulmam, yaptığım televizyon programının sonlanması için benim, kendi tabiriyle bir ‘’sivil ölüye,’’ -o tâbir de başka bir yerden alınmış tabii- yani hiçbir hakkı olmayan, gücü, imkânı olmayan ama yaşayan, dolayısıyla ölü gibi yaşayan birine dönüşmem ve hapse konulmam için çokça sarf etti. Ben de dava açtım kendisine. Önce hakaret davası açtım. Ondan sonra ceza davası açtım. Bunların hiçbiri sonuç vermedi. Çünkü Cem Küçük bir cezasızlık kalkanıyla korunuyordu ve bu cezasızlık sayesinde, bundan güç alarak herkese saldırabileceğini, herkese kötülük yapabileceğini düşünen bir suç makinesiydi. Cem Küçük bir kriminaldir ve Cem Küçük’ün psikiyatrik analizi yapıldığında kendisinin pekâlâ sosyopat tanımına çok rahat oturduğunu görürüz. Bu klinik bir şey. Aynı zamanda kontrolden de çıkan bir adamdı. Mesela Yeni Şafak‘ta başladı bu. Yeni Şafak’ta 2010 ve 2016’dan sonra yazmaz oldu; yazdırmadılar. Hatta ben aradığımda bazı yazılarının internet sitesinden kaldırıldığını gördüm. Bu benim çok tuhafıma gitmişti. Azılı bir şekilde saldırdığı hakaretler iftiralar, yalanlar… Hakkımda türlü inanılmaz yalanlar uydurdu bu Cem Küçük.
2017’de ben Silivri’de tutuluyorken, bu sefer, TGRT Grubu’na, İhlas Grubu’na girdi ve Türkiye Gazetesi’nde yazmaya başladı. Benim tahliye olmamdan 5 gün önce yazdığı yazısında, Türk Milleti’nin benim tahliye olmama izin vermeyeceğini iddia etti. Ama ben 5 gün sonra tahliye oldum. Daha önce içeride, o zaman Cumhuriyet Vakfı’nın İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın ve benim, kendi tabiriyle ‘’gebereceğimizi’’ yazmıştı. Çok şükür ki böyle şeyler gelmedi başımıza. Ben Cem Küçük’ün içeride fazla tutulmayacağını düşünüyorum. Çünkü bu şantaj suçlamasının tutuklanma gerekçesi olmaktan çıkarıldığını gördük. Kendisi şu ânda ‘’halkı yanıltıca bilgiyi alenen yayma’’ suçundan içeride. Bu suçtan alınan muhalif gazeteciler bile birkaç ay tutuluyorlar, sonra bırakılıyorlar. Cem Küçük’ün çok fazla tutulmayacağını, hatta yargılanacaksa dahi tutuksuz yargılanacağını düşünüyorum. Bir şey bildiğimden değil. Çünkü suçlamalar hafifletildi.
Ama ben şunu merak ediyorum: Fatih Keleş’te 2 milyon dolar çıkmış, Berkay Gezgin’e 1 milyon lira verilmiş filan. Bunlar halkı yanıltıcı bilgi ise ve soruşturmaya uğruyorsa, bunu yayan kişi içeri konuluyorsa, peki 1300 adet telefon dağıtıldığı doğru mu ki ona bir şey yapılmıyor? Bu iddiayı ortaya atan Nuray Başaran’dan bahsediyorum. Yapılsın demiyorum ama CHP Kurultayı’nda dağıtıldığı iddia edilen 1300 telefon haberi fos çıktı. Sonra İBB’de 560 milyar liralık yolsuzluk olduğu söylendi. İBB’nin bütçesi 490 milyar, 560 milyar yolsuzluk nasıl olabilir? Yani o iddia da fos çıktı tabii ki. Ama bunları yayanlar hakkında bir şey yapılmıyor. Demek ki Cem Küçük’e karşı yapılan, tercihen yapılmış siyasi bir operasyon. Tutuklanması siyasidir. Ama Cem Küçük asla mağdur değildir. Çünkü insanların siyasi gerekçelerle hukuksuz olarak içeri atılmaları, özgürlüklerinden mahrum bırakılmalarını sağlayan, buna el veren sistemin kurulmasında rol oynamıştır; bunun kamuoyunu oluşturmuştur. Cem Küçük burada bir numaralı aktördür. Bu bakımdan ben Cem Küçük’ün halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymaktan içeri atıldı diye mağdur sıfatı ile onun, bir şekilde sempatiye mazhar bırakılmasını gerçekten esefle karşılıyorum. Çünkü Cem Küçük medyaya sokuşturulduğu günden beri halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymayı iş edinmiş bir kriminal. Bunu binlerce kez yaptı, binlerce kez. Muhalif gazetecilere, aydınlara, medya yöneticilerine karşı binlerce kez yaptı. 2014, 15, 16, 17 ve sonrasında, amacı, ana akım medyanın namuslu, profesyonel ve objektif, dürüst gazetecilerden arındırılmasıydı. Daha sonra da zaten 2018’de ana akım medya yok edildi, ortadan kaldırıldı. Görevini ifa etti.
Ama iğneyi biraz da muhalefete batıralım; O sırada Cem Küçük’e, bu medya tetikçilerine karşı ana muhalefet neredeyse hiçbir tepki göstermedi. Çünkü o dönemde gazetecileri doğruyorlardı, henüz kendilerine yönelmemişti bu tehdit. Operasyonlarla içeri atılmış gazetecileri cezaevlerinde ziyarete geldiler. Sağ olsunlar, hepsini minnetle anıyorum. Ama bizler içeri atılmadan önce Cem Küçükgillere karşı neredeyse hiçbir şey yapmadılar. Çünkü bu aslında Türkiye’de gazeteciliğin yanlış anlaşılması, yanlış algılanması sonucu ortaya çıkmış bir bilinç sapmasının ürünüydü. Kamuoyu bizleri, ben ve benim gibileri, muhalif olduğumuz, iktidarı eleştirdiğimiz için kalemiyle siyaset yapan siyasetçiler gibi görüp, bizim sözde siyasi mücadelemizi, gazeteciliğimizi değil de atfettikleri siyasi mücadelemizi desteklerlerdi. Cem Küçük’ün de bunu en sert şeklinde yaptığını düşünürlerdi ve Cem Küçük’ü de gazeteci olarak görürlerdi. Kötü bir gazeteci olarak görürlerdi. Halbuki Cem Küçük’ün gazetecilikle alâkası yoktu.
Sonuç olarak, Cem Küçükgiller’in tekrar zuhur etmemesi lazım. Bugünkü Cem Küçüklerin tasfiye edilmeleri gerekiyor. Türkiye’de sağlıklı bir medya ortamı oluşturulabilmesi için, bunların, ama yargı yoluyla ama siyasi yollardan medyadan sürülmeleri gerekiyor. Bu medya ortamının oluşturulması da demokrasinin ön koşulu. Bir demokrasi ihlâli olacaksa bu temizliğin yapılması lazım. Ben de Türk medyasının tetikçilerden temizlenmesini istiyorum. Hukuk, ama en başta tabii ki âdil ve tarafsız bir hukukla yahut da bu konuda bir bilinç seviyesine ulaşmış yöneticiler yoluyla, hangi yoldan olursa olsun bunun yapılması lazım. Bu şekilde devam edemez.
Ruşen Çakır: Evet Kadri noktayı koyalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.
Kadri Gürsel: İyi günler.”








