İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, çözüm sürecinde gelinen son noktayı ve çerçeve yasanın Meclis’ten geçmesinin ardından yaşanacakları değerlendirdi. Çakır, sürece hem Türk hem Kürt milliyetçilerinden gelen itirazların benzer bir “teslimiyet” algısına dayandığını ancak sürecin taraflardan hiçbirinin kaybetmediği bir mutabakata işaret ettiğini savundu.
Ruşen Çakır, çözüm sürecinde gelinen aşamayı ve çerçeve yasanın Meclis’ten geçmesinin ardından yaşanabilecek gelişmeleri değerlendirdi. Çakır, sürece yönelik Türk ve Kürt milliyetçilerinden gelen itirazların benzer şekilde “teslimiyet” algısına dayandığını belirterek, sürecin taraflardan herhangi birinin kaybettiği bir sonuçtan ziyade karşılıklı mutabakata dayandığını söyledi.
Süreç kimin “teslimiyeti”?
Çakır, sürece itiraz eden iki ucun da karşı tarafın kazandığını, kendi tarafının teslim olduğunu düşündüğünü söyledi. Ancak müzakerenin baştan beri zorlu geçtiğini, Öcalan’ın 20 Temmuz’daki mutabakatın ardından 1 Ağustos’ta yeniden görüşme yapıldığını hatırlatan Çakır, bunun bir teslimiyetten çok pazarlık sürecine işaret ettiğini belirtti.

Devlet mi kazandı, örgüt mü?
Çakır, PKK’nin kendini feshetmesi ile devletin örgütü yenmesi arasında önemli bir fark olduğunu vurguladı:
“Devlet örgütü feshetmedi. Devlet, örgütün kendini feshettiğini tespit ediyor. Bu çok önemli bir ayrım.”
Sürecin kazananı kim olacak?
Sürecin normal şekilde tamamlanması halinde Kürtlerin eşit vatandaşlığı konusunda önemli bir adım atılacağını belirten Çakır, bunun tüm Türkiye için de kazanım olacağını söyledi. Çakır, Türk ve Kürt milliyetçilerinin sürece yönelik itirazları ile Bahçeli ve Öcalan’ın bu itirazlar üzerindeki etkisine ilişkin şunları söyledi:
“Türk milliyetçilerinin itirazlarını frenlemede Devlet Bahçeli çok etkili bir rol oynuyor. Kürt milliyetçilerinin itirazlarını frenlemede Abdullah Öcalan böyle bir rol oynayamıyor. Çünkü Kürt milliyetçilerinin çoğunun gözünde Öcalan devlet iş birlikçisi, ajan vesaire.”
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları.
Çözüm sürecinde kritik günlerden geçiyoruz. Çerçeve yasanın Meclis’te birkaç gün içerisinde
yasalaşması ve Resmî Gazete’de yayınlanması bekleniyor. Pozisyonlar üç aşağı beş yukarı
net, fakat YENİ Parti’nin ne yapacağı konusunda hâlâ spekülasyonlar var. Ben dünkü yayında
kararın ‘‘evet’’ olacağını düşündüğümü söyledim. Fakat daha henüz kesinleşmiş bir şey
olmamakla birlikte bazı milletvekilleri kendi başlarına ‘‘hayır’’ da kullanabilirler. Onları
kestirmek mümkün değil. Ama yasanın geçeceği kesin. Zaten 360 imzayla verildi.
Dolayısıyla orada bir sorun yok. Ama yasanın geçmesi tek başına yeterli değil, uygulamaya
geçilmesi lâzım. Önce silah bırakıldığının tespit edilmesi lâzım. Bunun Millî Güvenlik
Kurulu’nda onaylanması lâzım. Ardından Cumhurbaşkanı’nın açıklama yapması ve start
vermesi ve ondan sonra da Avrupa’dan, Suriye’den, Kandil’den ve cezaevlerinden birtakım
geri gelişler diyelim ve cezaevleri dışında yurda dönüşler, cezaevlerinden de tahliyeler
bekleniyor. Yüzlerce, binlerce kişi olacağı söyleniyor. Ve tabii ki bu yılların meselesi;
herkeste hem ilgi hem merak hem kaygı hem itiraz hem umut hepsi karman çorman bir hâlde.
Ve burada başından itibaren, sürecin başından itibaren iki uç kutbun benzer şeyler söylediğini
görüyoruz. İtiraz ediyorlar. Bu kutuplar nedir? Kabaca söyleyecek olursak Türk milliyetçileri
ve Kürt milliyetçileri. Öyle özetleyebiliriz. Tabii ki bu bütün Türk milliyetçilerinin ve bütün
Kürt milliyetçilerinin sürece karşı olduğu anlamına gelmiyor. Fakat özetlemek için bence
kullanışlı bir şey. İki taraf da buna itiraz ediyor. Çünkü iki taraf da karşı tarafın kazandığını
ve kendi tarafının bir anlamda teslim olduğunu düşünüyor. Kürt milliyetçiliğinde bu daha
anlaşılır bir şey. Çünkü cezaevinde bir Abdullah Öcalan var. Örgüt silahları bırakıyor, örgüt
gelecek, devletin gözetiminde kayıtlar olacak, süreç devletin gözetiminde ilerleyecek.
Dolayısıyla buradaki teslim olma sözünü insan gözünde biraz daha şekillendirebilir. Ama ben
bunun teslim olma olduğunu düşünmüyorum. Çünkü baştan itibaren yürüyen, bayağı zor
yürüyen bir müzakere yaşandı. Teslim olma olsaydı çok daha hızlı bir şekilde, çok daha
tartışmasız bir şekilde yaşanırdı. Hatırlayın, en son Öcalan 20 Temmuz’da İmralı Heyeti’yle
konuştu. Yasayla ilgili anlaşmaya varıldı. Fakat sonra iktidarın AKP kanadından birtakım
değişiklikler istenince tekrar 1 Ağustos’ta bu sefer bir daha görüşüldü. Yani burada böyle
kaba tabiriyle ‘‘dükkân sizin’’ olayı yok. Öcalan başından itibaren bir pazarlık yürütüyor.
Kendince birtakım hesapları var. Bu hesapları, İmralı görüşme notlarını arada sırada görme
imkânımız oluyor, oralarda da görüyoruz. Yani bir teslimiyet ben açıkçası başından itibaren
görmedim.
Öte yanda tabii ki Öcalan’ın pazarlık ediyor olmasının verdiği bir rahatsızlık var Türk
milliyetçilerinde. Yani yıllar önce yakalanmış, daha doğrusu Türkiye yakalamadı, Türkiye’ye
teslim edilmiş, kendi tabirleriyle ‘‘bölücü terör örgütü şefi’’, bir ‘‘bebek katili’’ var. Ve bu
bebek katili yıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile masaya oturuyor ve bir anlaşmaya
varıyor. Ve bunu bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir yenilgisi olarak görüyor ya
da görüyorlar ve göstermek istiyorlar. Böyle bir hâlde iki tarafın da, birbirine düşman olduğu
varsayılan iki tarafın da sürece itirazlarını görüyoruz ama şunu da görüyoruz ki iki taraf da
sesleri çok çıkmakla beraber kamuoyuna tam olarak hâkim olamıyorlar. En son yasa ile ilgiliolarak muhalefet içerisinde dile getirilen ve YENİ Parti’ye yakın bazı çevrelerce de
benimsenen ‘‘referanduma götürelim’’ meselesi – ki daha önce de bu konuda bir yayın
yaptım, biliyorsunuzdur – burada kullanılmak isteniyor. Referanduma gitmeyeceği kesin
çünkü Meclis’ten geçecek ve ihtiyaç olmayacak referanduma. Ama tekrar söylüyorum,
referanduma gitse bile yasanın reddedilme ihtimalinin çok çok düşük olduğunu
düşünüyorum. Çünkü bu yılların meselesi ve her iki tarafın da acıları var, öfkeleri var,
birtakım hesap sorma duyguları var. Ama bir diğer yandan da çok ciddi bir yorulmuşluk,
tükenmişlik var. Ve şu artık ortaya çıktı: Örgütü devlet bitiremiyor, şu ya da bu nedenle.
Kimileri ‘‘bitti, bitiyor’’ deseler de… Bir ara hatırlayın, Süleyman Soylu ayakkabı
numaralarına kadar biliyordu. Ne diyordu Süleyman Soylu? İşte, ‘‘Murat Karayılan’ı
alacağız, parça parça edeceğiz.’’ Ama olmadı, yani olamıyor. Bölgesel denklemler de buna
elverişli değil. Ama bir diğer yandan örgütün çok güçlü bir toplumsal karşılığı, tabanı var.
Bunu artık herkes kabul etmek zorunda.
Yıllardır itiraf edilmeyen bir şey ama “Kürtler başka, PKK başka” söylemi bir yerden sonra
tıkandı. Çok açık bir şekilde tıkandı. Çünkü ne kadar darbe yese de örgüt, varlığını bir şekilde
sürdürüyor. Ve sonuçta bir diğer yanda da örgüt bir şeyi, hani silahla belli bir yere kadar
geldikten sonra daha ötesine gidemeyeceğini kavramış durumda. Sonuçta her iki tarafın da
burada kimsenin kazanmadığı ve kimsenin kaybetmediği bir mutabakata varması aslında her
iki tarafın da kazandığı bir şeye, bir anlaşmaya tekabül ediyor. Çok zor tabii ki bu. Kimisi
tabii şunu diyecektir: “Biz çok verdik, yok az aldık.” Her iki tarafta da bunlar söylenecektir.
Süreç içerisinde birçok yeni sorunlar çıkacaktır. Anlaşmazlıklar, krizler, belki provokasyonlar
çıkacaktır. Ama sonuç itibarıyla baktığımızda Kandil’de, Suriye’de, Avrupa’da yaşayan
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ülkeye gelip yasal siyaset alanına girmesine sonuç
olarak tanık olacağız ve silah devri kapanacak. Silah devrinin kapanacak olması yani
PKK’nın kendini feshetmesi ve silahları teslim etmesi, bırakması, bir daha kimse eline silah
almayacak anlamına gelmiyor. Ama PKK’nın devre dışı kaldığı bir yerde artık Türkiye’de
Kürtler üzerinden silahlı bir şey yapmaya çalışacak bir hareketin çıkması belki imkânsız değil
ama başarılı olması artık mümkün olmayacak.
Bir devir kapanıyor ve bu devir kapanınca da tabii ki o bahsettiğim iki uç da ellerindeki en
önemli argümanları kaybetmiş oluyorlar. Öncelikle Türk milliyetçileri anlamında bakarsak
devlete atfedilen o ululuk burada bir yerde tıkanıyor ve bu bir rahatsızlık veriyor. Yani,
‘‘devlet terör örgütünü yenemedi.’’ Her ne kadar yasada birtakım şeyler, sonuçta örgüt
kendini feshediyor vesaire ama bakın, örgüt kendini feshediyor. Devlet örgütü feshetmedi.
Devlet örgütün kendini feshettiğini tespit ediyor. Bu çok önemli bir ayrım. Diğer yanda Kürt
milliyetçilerinin de en çok rahatsız olduğu husus tabii ki Öcalan’ın her türlü kültüralist
arayıştan vazgeçmesi. Yani özerklik, federasyon gibi taleplerin olmaması, “demokratik
entegrasyon” dediği bir çerçeveyi sadece Türkiye için değil diğer ülkelerdeki Kürtler için de
önermesi. Bu da onları çok kızdırıyor. Ama şunu görmek lâzım: Bu barışın tesis edilmesi
sonrasında eğer Türkiye bunu bir şekilde normal bir süreçle gerçekleştirirse Kürtlerin eşit
vatandaşlığı konusunda çok önemli bir adım atılmış olacak ve ondan sonra Kürtler daha
kendilerini mutlu, özgür hissedecekleri bir Türkiye’de yaşamaya başlayacaklar. Bu, Kürt
milliyetçilerinin o büyük ufkuna göre zayıf kalabilir. Ama bugünün şartlarında, dünyaşartlarında, bölge şartlarında bence Kürtler için çok büyük bir kazanım ve tüm Türkiye için
de çok büyük kazanım olacak.
Türk milliyetçilerinin itirazlarını frenlemede Devlet Bahçeli çok etkili bir rol oynuyor. Kürt
milliyetçilerinin itirazlarını frenlemede Abdullah Öcalan böyle bir rol oynayamıyor. Çünkü
Kürt milliyetçilerinin çoğunun gözünde Öcalan devlet iş birlikçisi, ajan vesaire. Daha Kürt
milliyetçi kimliğiyle bilinen birtakım aydınların, ki çoğu yurt dışında yaşıyor bunların, daha
serinkanlı pozisyonlar almasıyla belki işler daha rahatlayabilir. Ama şunu da söylemek lâzım;
Kürt milliyetçilerinin oranı, etkisi çok zayıf. Türkiye’deki Kürtler üzerinde özellikle çok çok
zayıf. Genellikle yurt dışından yapılan, çok ciddi örgütlenmeleri olmayan kişiler bunlar. Ama
tabii ki eleştirileri, itirazları, reddiyelerini ciddiye almak lâzım. Ve ciddiye alınması gereken
bir diğer husus da iki ucun bu konuda el ele, kol kola olması. Bu bize çok şey öğretmeli. Bu
da aslında bir yerde yapılanların ya da yapılmak istenenlerin hiç de yanlış olmadığını bize
gösteriyor diye düşünüyorum.
Bugünün ithafı bir büyük sanatçımıza, Esin Afşar’a. Geçen Bilgesu Erenus’u anarken —
hayatını kaybetti ve yayını ona ithaf ettik — orada Aydınlar Dilekçesi’ni 15 Mayıs 1984’te
Cumhurbaşkanlığına götüren heyette Bilgesu Erenus da var demiştim. Orada Esin Afşar da
vardı. Altı kişilik heyetteydi Esin Afşar da. Bizim hayatımızda çok önemli yeri var. Artık ben
64 oldum. Ama 60’lı yıllar, 70’li yıllar… Esin Afşar önce aranjmanlarla çıkardı. Kendisi
piyano eğitimi almış Devlet Konservatuvarı’nda, diplomat kızı, büyük bilim insanı Oktay
Sinanoğlu’yla kardeşler. Çok iyi eğitim alıyor, yabancı dil biliyor ama aynı zamanda
oyunculuğu var, Devlet Tiyatroları’nda oynuyor. Hem çalıyor hem söylüyor, öyle diyelim.
Aranjmanlar bir dönem Türkiye’nin müzik hayatına çok damga vuran bir şeydi. Radyolarda
hep onu dinlerdik. Sonra televizyon olunca onu dinlemeye devam ettik. Nasıl söylenebilir?
Türkçe sözlü hafif Batı müziği gibi adlandırılabilir. Sonra ama Esin Afşar’ın daha böyle halk
türkülerinden esinlenen parçalar yaptığını gördük, tanık olduk. Onun da Ruhi Su etkisiyle
olduğu söyleniyor. Çok güzel söylerdi ve Esin Afşar baktığımızda güzelliğiyle, kibarlığıyla
hakikaten insanı çok etkileyen, hep iyi bir şeyler hatırlatan bir sanatçıydı. Çok sayıda sivil
toplum kuruluşunda aktif olarak görev almış, kendini bu tür işlere adamış; çocuklar için,
kadınlar için çalışmış. Bir diğer şeyi de çok net bir şekilde Atatürkçü kimliği olan birisiydi.
İlk evliliği Kerim Afşar’la ki Kerim Afşar da Türk tiyatrosunda diyelim, filmlerde de
oynamıştı ama apayrı bir efsanedir. Daha sonra Şener Aral’la evleniyor. Torunlarını da görüp
2011 yılında 75 yaşında aramızdan ayrıldı. Esin Afşar’a saygılarımı iletiyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







