Ruşen Çakır, TBMM Numan Kurtulmuş’un Dicle Üniversitesi açılışında Kürtçe konuşmasının ardından yaşanan tartışmaları değerlendirdi. Çakır, Türkiye’nin Kürtçe konusunda belli bir yere kadar gittiğini ancak hâlâ önemli eşikleri aşamadığını söyledi. Kürtçenin Türkiye’de sisteme dahil edileceğini belirten Çakır, “Direnişler bunu sadece geciktirir” dedi. İşte Türkiye’nin Kürtçe ile sınavı videomuz.
Ruşen Çakır, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesi açılışında Kürtçe konuşmasının ardından yaşanan tartışmaları değerlendirdi. Çakır, bu gelişmenin Türkiye’nin yeni çözüm sürecinde ciddi bir tartışmanın başladığını gösterdiğini vurguladı.
Çakır, yorumuna KKTC seçim sonuçlarına değinerek başladı. Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri Tufan Erhürman’ın Ersin Tatar’a karşı açık bir şekilde kazandığını belirtti. Erhürman’ın oyların üçte ikisine yakınını aldığını aktaran Çakır, Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin CHP ile kardeş parti konumunda olduğunu hatırlattı, “Ankara Erdoğan yönetimi ile nasıl bir ilişki kuracak? Bu kritik öneme sahip olacak” dedi.
“Meclis Başkanı’nın Kürtçe konuşması bir eşiğin aşıldığını gösteriyor”
Çakır, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Diyarbakır’a gittiğini ve Dicle Üniversitesi açılışında Kürtçe “Birlik olalım, aramızda barış olsun” dediğini anlattı. Bu açıklamanın ardından hem tepki hem destek geldiğini belirten Çakır, bu durumun Türkiye’nin yeni çözüm sürecinde ciddi bir tartışmanın başladığını gösterdiğini söyledi.
Kurtulmuş’un konuşmasının kısa olmasına rağmen önemli bir sembolik anlam taşıdığını vurgulayan Çakır, videonun sosyal medyadan paylaşıldığını hatırlattı, “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına bu paylaşıldı” diye konuştu.

1991 yemin krizi hatırlatması: “O zamandan bu zamana çok şey değişti”
Çakır, 1991 Genel Seçimleri sonrasında yaşanan yemin töreni krizini hatırlattı. Çakır, Diyarbakır’dan seçilen Leyla Zana’nın Türkçe yemin metninin ardından Kürtçe “Bu yemini Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği için ediyorum” dediği için kıyamet koptuğunu anlattı. Zana ve Hatip Dicle’nin yıllarca cezaevine atıldığını belirtti.
O zamandan bu zamana Kürtçe konusunda önemli değişiklikler olduğunu kaydeden Çakır, Kürtçe’nin seçmeli ders olduğunu, üniversitelerde bölümler açıldığını ve TRT’nin Kürtçe bir kanalı yayına girdiğini aktardı. “Bunların hepsi mucizevi şeylerdi” diyen Çakır, birçok kişinin Türkiye’nin artık Kürtçe diye bir sorunu olmadığını söylemeye başladığını ancak sorunun hâlâ var olduğunu vurguladı.
“Lazca bilmemek hayatımın en büyük pişmanlığı”
Çakır, kendi kişisel deneyiminden yola çıkarak konuya farklı bir perspektif getirdi. Ana dilinin Lazca olduğunu ancak birkaç kelime dışında bilmediğini söyleyen Çakır, “Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan birisidir” dedi. Lazlar için bile dilin bu kadar hassas ve hayati olabildiğini belirten Çakır, “Milyonlarca Kürt için bu meselenin ne kadar önemli olduğunu kabul etmek lazım” diye konuştu.
“Türkiye hala bu konuyla yüzleşebilmiş değil”
Numan Kurtulmuş gibi birisinin Kürtçe hitap etmesinin birileri tarafından tehdit gibi görüldüğünü ifade eden Çakır, “‘Türkiye Yugoslavya olacak’, ‘Türkiye Lübnan olacak’ gibi şeyler peş peşe geldi” dedi. İki cümleden bahsedildiğini ve bunun sembolik bir olay olduğunu vurgulayan Çakır, “Türkiye hâlâ bu konuyla yüzleşebilmiş değil” değerlendirmesinde bulundu.
Çakır, Kürtçe eğitiminin nasıl olacağı, Kürtçe’nin ikinci dil olarak tanınıp tanınmayacağı ve kamusal alanda kullanılması meselelerinin tartışıldığını anlattı. Türk Hava Yolları uçaklardaki anonslar, cezaevlerinde ve hastanelerde Kürtçe konuşulup konuşulmaması gibi konuların hep dile getirildiğini aktardı.
“Direnişler sadece geciktirir, kaçınılmaz olan olacak”
Tepkileri dile getirenlerin bir kısmının kullandığı saldırgan dilin üzücü olduğunu ifade eden Çakır, “Hâlâ nerelerden, nasıl, neye itiraz ediyorlar diye insan hakikaten üzülüyor” dedi. Ancak bu tür çıkışların kazanma şansının artık olmadığını vurguladı.
“Kürtçe burada, Türkiye’de Kürtlerin razı olacağı bir formülle Türkiye’de sisteme dahil edilecek” diyen Çakır, ne zaman ve nasıl olacağını bilmediğini ancak bunun kaçınılmaz olduğunu söyledi. “Direnişler bunu engellemeye çalışmalar en fazla geciktirir ve bir takım gereksiz faturalar karşımıza çıkartır ama boşuna uğraşıyorlar” diye konuştu.
Çakır, Meclis Başkanı’nın bile Kürtçe selamlama ihtiyacı hissediyorsa bir eşiğin aşılmış olduğunu söyledi, “İtirazların en büyük nedeni de o eşiklerin aşılmış olmasını anlamakla ilgili bir şey” dedi.
Videonun deşifresi:
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Öncelikle dün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılan seçime kısaca bir değinmek istiyorum. Son Cumhurbaşkanı Ersin Tatar farklı bir şekilde kaybetti. Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin lideri Tufan Erhürman açık bir şekilde kazandı, neredeyse oyların üçte ikisini aldığı söyleniyordu. Çok açık bir fark. Geçen sefer zor bir şekilde Ersin Tatar kazanmıştı. Şimdi Cumhuriyetçi Türk Partisi kazandı. Cumhuriyetçi Türk Partisi Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi ile kardeş parti konumunda. Bakalım nasıl olacak, Ankara Erhürman yönetimi ile nasıl bir ilişki kuracak? Bu çok kritik öneme hâiz olacak. Çünkü daha önce de benzer deneyimler yaşanmıştı. Ankara kendi denetiminde bir yönetim tercih ediyordu ve Ersin Tatar’ın daha önce seçilmesinde doğrudan AK Partili birtakım isimlerin ve birtakım danışmanların etkisi olmuştu. Ama bu sefer onlar da hiçbir işe yaramamışlar belli ki. Çünkü çok bariz bir fark açılmış. Neyse, Erhürman’ı tebrik edeyim ve bugünün esas konusuna geçelim.
Ne oldu? Cuma günü Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş Diyarbakır’a gitti. Orada birçok faaliyette bulundu. O faaliyetlerden birisi de Dicle Üniversitesi’nin açılışıydı. Ve açılışın başında şöyle söyledi: ‘‘Bi hev re bibin dil bi dil, dest bi dest; aştî li nav me ra best. Hepinizi selam ve saygılarımla en içten duygularımla selamlıyorum.’’ Evet, gördük, ne demiş tam olarak: ‘‘Birlik olalım, kalp kalbe, el ele, aramızda barış olsun.’’ Bu açıklamanın ardından bayağı bir tepki geldi. Destek de geldi, tepki de geldi. Ama bu bize Türkiye’nin yeni çözüm sürecinde ciddi anlamda bir tartışmanın da başlamakta olduğunu gösterdi. Şu ana kadar aslında biraz buradan bir şey çıkar mı çıkmaz mı üzerinden giden bir husus vardı. Öcalan üzerinden giden bir husus vardı. Ama Meclis Başkanı’nın bir Kürtçe açılış yapması kısacık da olsa ve Meclis’in açılışı da değil, Dicle Üniversitesi’nin açılışı. Ama sonra ne oldu? Bu videoyu Meclis’in hesabına da yerleştirdiler. Web sayfasına da koydular. Sosyal medyadan da Türkiye Büyük Millet Meclisi adına bu paylaşıldı.
Malum, yıllar önce Türkiye’de bir yemin töreni krizi yaşanmıştı, 1991 genel seçimleri sonrasında Sosyal Demokrat Halkçı Parti’den Diyarbakır’dan seçilen Leyla Zana ve Hatip Dicle’nin yemin törenlerinde. Bunlardan Leyla Zana okuduğu Türkçe metnin ardından Kürtçe, “Bu yemini Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği için ediyorum.” dediği için kıyamet kopmuştu, 91 yılı. Kıyamet koptu. Sonrasını biliyoruz. Cezaevlerine atıldılar, yıllarca hapis yattılar vesaire. O zamandan bu zamana Kürtçe konusunda önemli değişiklikler oldu. Kürtçe seçmeli ders oldu. Kürtçe üniversitelerde bölümler açıldı ve TRT‘nin Kürtçe bir kanalı yayına girdi. Bunların hepsi mucizevi şeylerdi. Oldu ve artık yerleşti ve bunlardan da hareketle birçok kişi Türkiye’nin artık Kürtçe diye bir sorunu olmadığını söylemeye başladı. Ama var, birçok şekilde var. Özellikle Kürtlerin Kürtçe konusunda beklentileri yüksek ve anladığımız kadarıyla Kürt sorununun en temel eşiklerinden birisi bu.
Sorunun çözülmemiş olduğunu anlamamız için Numan Kurtulmuş’un bu kısa giriş cümlelerini Kürtçe kurması yardımcı oldu. Ve bir baktık ki aslında Türkiye Kürtçe konusunda belli bir yere kadar gitmiş ama hâlâ önemli eşikleri aşamamış. Yani bu anlamda baktığımız zaman Numan Kurtulmuş gibi birisinin Kürtçe hitap etmesi birilerine tehdit gibi görüldü. Neye tehdit? Türkiye’nin birlik ve beraberliğine tehdit. “Türkiye Yugoslavya olacak.” “Türkiye Lübnan olacak.” gibi şeyler peş peşe geldi. Burada sembolik bir olaydan bahsediyoruz, iki cümleden bahsediyoruz, Meclis Başkanı’nın yapmış olmasından bahsediyoruz. Ama baktığımız zaman Türkiye hâlâ bu konuyla yüzleşebilmiş değil. Şimdi soranlar var. “Nedir dertleri?” “Ne olacak Kürtçeyle?” diye. Mesela benim ana dilim Lazcadır ve bilmem, çok az, birkaç kelime dışında bilmem ve hayattaki en büyük hayıflandığım hususlardan birisidir. Bunu daha önce yaptığım ‘‘Gomaşinen’’ dizi anılarımda hep anlattım ve girişinde de bunu söyledim. Ki biz Lazlar için, hem sayımız az hem çok da fazla şikâyetimiz yok aslında Türkiye’de, biz Lazlar için bile dil, dille ilişki bu kadar hassas olabiliyorsa, bu kadar hayati olabiliyorsa milyonlarca Kürt için bu meselenin ne kadar önemli olduğunu kabul etmek lazım.
Şimdi ne istiyorlar? Olay nerede başlıyor? Kürtçe eğitim nasıl olacak? Kürt dili eğitimi mi? Kürtçe eğitim mi? Böyle bir tartışma var. Onun ötesinde Kürtçenin ikinci dil olarak tanınıp tanınmayacağı meselesi var. ‘‘Kürtçe tanınırsa diğer diller de tanınacak mı?’’ gibi itirazlar var. Kürtçenin birtakım kamusal alanda kullanılması meselesi var. Biliyorsunuz, öteden beri Türk Hava Yolları, uçaklardaki anonslar meselesi hep bir şekilde dile getirilir. Cezaevlerinde, hastanelerde, Kürtçe konuşulup konuşulmaması meselesi hep dile getirilir. Bunlar çoğaltılabilecek şeyler. Bunların hepsinin aslında özgür bir şekilde, eşit bir şekilde tartışmayla çözülebileceğini kabul etmek lazım. Ama bunu tartışmayı öncelikle kabul etmemiz lazım. Yani Türkiye’nin bazı vatandaşların dil konusundaki taleplerini hep birlikte tarafların anlaşabileceği bir formül ya da formüllerle çözümü araması gerekiyor. Ama baştan itibaren bunu yok saydığınız zaman bu işte ayrımcılık oluyor, dışlayıcılık oluyor, baskıcılık oluyor.
Buradan nasıl bir yere doğru evrilir bilemiyorum. Dünyada farklı farklı örnekler var. Hiçbir örneği olduğu gibi Türkiye’ye aktarmamız mümkün değil. Ama bu hâliyle artık bu işin yürümeyeceği çok açık. Bu tepkileri dile getirenlerin bir kısmının kullandığı saldırgan dil açıkçası, nasıl söyleyeyim, bir şekilde tedirgin edici değil ama üzücü. Yani hâlâ nerelerden nasıl neye itiraz ediyorlar diye insan hakikaten üzülüyor. Ama o tür çıkışların kazanma şansı artık yok. Kürtçe burada Kürtlerin razı olacağı bir formülle Türkiye’de sisteme dâhil edilecek. Ne zaman olur, nasıl olur bilmiyorum ama kaçınılmaz olarak olması gereken bir şey ve olacağı da budur. Direnişler, bunu engellemeye çalışmalar en fazla geciktirir ve birtakım gereksiz faturalar karşımıza çıkartır. Ama boşuna uğraşıyorlar. Artık Meclis Başkanı ‘‘bile’’ diyeceğim, özellikle ‘‘bile’’ diyorum, Kürtçe selamlama ihtiyacı hissediyorsa bir eşik aşılmış demektir. Zaten itirazların en büyük nedeni de o eşiklerin aşılmış olmasını anlamakla ilgili bir şey.
Evet, bugünün ithafı, yine sinemadan bir ithaf yapacağım ve bir Fransız yönetmen Jean-Luc Godard, aslında İsviçre asıllı Fransız ya da hem İsviçreli hem Fransız, öyle denebilir. Fransız sinemasına ve dünya sinemasına çok büyük katkıları olmuş, çok yaratıcı, devrimci bir sinemacı. Biz onu hep “À bout de souffle” Türkçeye ‘‘Serseri Aşıklar’’ diye çevrildi, Jean-Paul Belmondo, Jean Seberg’in oynadığı o filmle biliriz, dünya da öyle bilir, ilk çıkışı. Ama esas olarak bir grup arkadaşıyla beraber sinema eleştirisiyle başlamış bir isim Jean-Luc Godard ve genellikle de zor filmler yapmış. Israrla hep bir tür şeyler yapmış, kendi bildiğini okumuş birisi diyelim. Bir özelliği mesela, hep aynı oyuncularla çalışma gibi özelliği var. Bir Jean-Pierre Léaud ile çok sayıda film çekti. Bir ara evli olduğu Anna Karina’yla, 6-7 film çekti. 68 döneminde, öğrenci hareketleri döneminde bir grup sinemacıyla beraber harekete dâhil olup bu dalganın içerisine girmiş ve hatta onun bir Maocu dönemi de var ve o dönemde Maocu bir şekilde sinema yapmış.
Godard izlemesi zor bir yönetmen ama her seferinde sinema tekniği açısından, sinema dili açısından yaratıcılığıyla hep takdiri hak eden ve gerçekten sinema alanında deha denebilecek bir isimdi. Çünkü hayatını kaybetti. Ölümü de kendisine, nasıl diyeyim, yakışır diyeceğim. Duyduğumda hiç şaşırmadım. 91 yaşında İsviçre’de 2022 yılında hayatını kaybetti ve eşi bunun bir tercih edilen ölüm, ötenazi olduğunu söyledi. Ötenazi İsviçre’de kanunen mümkün. O da aslen yani bir yanıyla İsviçreli olan birisi olarak İsviçre’ye gidip ölümü seçmiş ve bu dünyadan göçmüş ama geride gerçekten çok şey bırakmış, tartışma bırakmış. Bir de onun en önemli özelliklerinden birisi hep bir meydan okuyuş var. Var olana, yerleşik olana karşı çıkma… Bir dönem ortadan kayboluyor. Sonra tekrar geliyor, tekrar iddialı filmler yapıyor, büyük ödüller alıyor. Sonra tekrar küçük bir dünyaya çekilip videolar üretiyor. Böyle kendine özgü, cidden ölümsüz denebilecek birisi olarak ölümü seçmiş bir Jean-Luc Godard’la bugünü kapatalım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







