Ruşen Çakır’ın konuğu gazeteci Barçın Yinanç, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in Türkiye’ye yaptığı ziyaretleri değerlendirdi.
Ruşen Çakır’a konuşan Barçın Yinanç, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in Ankara ziyaretlerini iki genel sebebe bağladı:
“Türkiye’de insan hakları ihlalleri ve demokratik geriye gidiş yaşanırken gelmelerini iki genel sebebe bağlıyorum. Birincisi, içeride bulundukları sıkışmışlık hali, ikincisi de dışarıda yaşanan sarsıcı gelişmeler. Avrupa’da ana akım siyasetçiler aşırı sağın baskısı altında. Starmer zaten çok küçük bir oyla seçildi, şu anda popülaritesi en düşük başbakan. Aynı şey Friedrich Merz için de geçerli. Onlar da içeride zorda.”
Avrupa’da çok ciddi bir panik olduğunu söyleyen Yinanç, “Avrupa’da Rusya ve Trump paniği var. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı alarm zili etkisi yarattı. Trump’ın ‘Rusya saldırırsa sizi koruyamayabilirim’ sözü büyük bir şok yarattı. Avrupa Soğuk Savaş sonrası rehavete kapılmıştı. Avrupa savunmaya yatırım yapmadı. Şimdi içeride ve dışarıda sıkıştılar” dedi.
Avrupa neden Türkiye’ye yöneldi?
Yinanç, Avrupa’nın güvenlik açığı nedeniyle Türkiye’ye yöneldiğini söyledi. Bu durumun ekonomik ve stratejik sebepleri olduğunu öne sürdü:
“Avrupa barış temettüsünden yararlanırken, Türkiye kendini Irak’tan Kafkaslara kadar çatışmaların ortasında buldu. Tank üretimini durdurma lüksü olmadı. 90’lı yıllarda Batı ambargoları Türkiye’yi savunma sanayine yöneltti. Bu yüzden bugün Avrupa açısından Türkiye iki anlamda önemli. Birincisi alıcı olarak, çünkü savaş uçaklarına ihtiyacı var. İkincisi de üretici olarak, çünkü alt sistemlerde ciddi ilerleme kaydetti.”
Barçın Yinanç, Starmer’ın ziyareti sırasında İngiltere’nin 20 bin kişiye iş sağlayacak Eurofighter satışını öne çıkarmasını içeriye ve Rusya’ya verilmiş bir mesaj olarak yorumladı. Yinanç şöyle devam etti:
“Keir Starmer havaalanında İngiliz uçaklarının önünde poz verip ‘20 bin işçimize iş teminatı’ dedi. Bu hem kendi kamuoyuna hem Rusya’ya mesajdı. Starmer Ankara’da ise Erdoğan’a kardeş partisine baskı yapabileceğini, İngiliz casusluğu iddiasını araçsallaştırabileceğini fakat yine de kendisinin geleceğini söyleyerek bu anlaşmayı yapmak zorunda olduğunu belirtti.”
Almanya’nın savunma ve göç hesabı
Barçın Yinanç, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in 30 Ekim’deki Ankara ziyaretini de değerlendirdi.
Almanya’nın hem savunma hem göç politikası açısından Türkiye ile işbirliğine mecbur kaldığını vurgulayan Yinanç, “Almanya eğer onay vermeseydi Eurofighter satışları gerçekleşmeyecekti. Merz iktidara gelir gelmez silahlanma konusunda çok hızlı davrandı. Ayrıca göç meselesi hâlâ Almanya’da son derece tartışmalı.Türkiye’yi hâlâ mültecileri durduran bir tampon ülke olarak görüyorlar” diye konuştu.
Barçın Yinanç, İngiltere ve Almanya’nın demokrasi söylemini kısa vadeli çıkarlar uğruna geri plana ittiğini söyledi:
“Eskiden Batılı liderler 50 yıl sonrasını hesaplayarak konuşurdu. Artık hepsi kısa günün kârına bakıyor. Avrupa’da da siyasetçiler dış politikayı iç politika için araçsallaştırıyor. İngiliz gazetecilerin kafasında bile sadece 20 bin kişilik istihdam var. Başka hiçbir şey yok.”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Merhaba, iyi günler. İngiltere Başbakanı Keir Starmer Türkiye’deydi. Şimdi sırada Almanya Şansölyesi Friedrich Merz var. Geliyorlar, özellikle savunma sanayi konusunda birtakım görüşmeler yapılıyor ve anlaşmalar imzalanıyor. Tabii ki Türkiye’nin diğer meseleleri çok fazla konuşulmuyor. Bu konuları, bir meslektaşım, eski dostum Barçın Yinanç’la konuşacağız. Barçın uzun zamandır T24‘te yazıyor.
Barçın, iki tane peş peşe yazı yazdın, eline sağlık. İlk yazın, İngiltere Başbakanı’nın Ankara ziyaretinden hareketle, kendisi hakkında yazdığın yazıydı. Bir sonraki yazın, yanılmıyorsam 30 Ekim’de Ankara’ya gelecek olan Alman Şansölyesi hakkında oldu. Bu kadar kısa süre içerisinde Avrupa’nın iki büyük ülkesini yöneten bir numaralı isimleri Türkiye’ye geliyor. Almanya’da Cumhurbaşkanı var ama o sembolik bir şey. İngiltere’de de Kral var, o da bir anlamda sembolik. Bu ziyaretlerin birçok anlamı var. Önce bir genel giriş yapalım, sonra tek tek, kiminle neler konuşuldu konusuna geçelim.
Barçın Yinanç: Sevgili Ruşen, her şeyden önce, yayınların için emeğine, eline sağlık. Ben çok yararlanıyorum, sağ olasın beni konuk ettiğin için. Türkiye’de insan hakları ihlalleri, demokratik bir geriye gidiş yaşanırken, bu isimlerin adeta koşa koşa gelmelerini, açıkçası iki genel sebebe bağlıyorum. Birisi, içeride bulundukları sıkışmışlık hâli, ikincisi de dışarıya dönük olarak, uluslararası ve bölgesel konjonktürde yaşanan sarsıcı gelişmeler. Birincisine bakacak olursak, Avrupa’da, Keir Starmer’den Friedrich Merz’e, ana akım siyasetçiler aşırı sağ ve aşırı solun baskısı altında. Keir Starmer zaten çok küçük bir oyla, yanılmıyorsam %33,7 ile bir yıl önce seçildi. Starmer, şu anda da hem Nigel Farage hem de yeni seçilmiş olan Yeşil Parti’nin baskısı altında. Yeni kurulmuş Yeşil Parti, İşçi Partisi’ni yakalamış durumda ve şu anda Keir Starmer, birinci yılında bütün İngiliz büyükelçiler arasında popülaritesi en düşük seviyede olan bir Başbakan. Dolayısıyla içeride bir sıkışıklığı söz konusu. Aynı şey Friedrich Merz için e söz konusu. Friedrich Merz AfD’nin baskısı altında. Her iki lider de, buna diğer başka liderleri de ekleyebiliriz, içeride, özellikle yıllardır sürdürülen yanlış siyasetlerin de sonucu olarak, aşırı uçların baskısı altındalar.
Dışarıya dönük olarak baktığımızda ise durum şöyle: Ben, özellikle Trump’ın ikinci kez seçiminden bu yana, Avrupa’da çok sayıda düşünce kuruluşlarının toplantılarına katıldım. Keza Türkiye’deki toplantılara da katıldım. Bazen, ‘’Biz Türkiye’de başka bir dünyada mı yoksa başka bir gezegende mi yaşıyoruz?’’ diye hissediyorum, hatta bunu bir yazımda da yazdım. Çünkü Avrupa’da çok ciddi bir Rusya ve Trump paniği yaşanıyor. Bu ikisi birbirini şöyle bütünlüyor: Birincisi, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, Avrupa başkentlerinde çok ciddi bir alarm zili efekti yarattı. İkincisi, Trump’ın “Rusya size saldırırsa ben sizi korumayabilirim, artık şu savunma konusunda elinizi taşın altına koyun” demesi de çok büyük bir panik yarattı. Çünkü Soğuk Savaş bittikten sonra, Avrupa bir öforiye girdi ve “Tamam artık barış geldi, benim artık savunma sanayine yatırım yapmama çok gerek yok. Ben bu barış temettüsünden yararlanayım, refahıma ağırlık vereyim. Çok sıkışırsam, zaten NATO ve Amerika var” dedi. Amerikan liderlerinin bir süredir Avrupa’ya “Artık kendi sorumluluğunuzu kendi üzerinize alın. Eğitime, sağlığa ağırlık verip refahınızı arttırıyorsunuz ama artık savunmaya da ağırlığınızı verin” şeklindeki mesajları kulak arkası edildi. Ta ki Trump gelip “Zorda kalırsanız sizi kurtarmaya gelemem” diyene kadar.
Dolayısıyla, Avrupa başkentlerinde, bizim burada hissetmediğimiz oranda muazzam bir Rusya tehdidi, ‘’Ruslar geliyor’’ korkusu var. Bazen ‘’siz Polonya’ya, Baltıklar’a saldıracağını düşünüyor musunuz?’’ diye soruyoruz, “Tabii saldırılabilir” diyenler var. Bizim burada hissetmediğimiz oranda da bir Rusya tehdidi var. Bu nedenle de Avrupa başkentlerinde ‘’Bizim çok hızlı bir şekilde savunma sanayiine ağırlık vermemiz, ordularımızı güçlendirmemiz, eğer Amerika’ya sırtımızı dayayamayacaksak, bir an önce bu kaybettiğimiz zamanı telafi etmemiz gerekir’’ diye bir sıkışmışlık var. Hem içeride iç siyaseten bir sıkışmışlık var, hem de dışarıya dönük olarak tehdit algılamalarının yarattığı bir acelecilik var.
Peki Barçın, şunu merak ediyorum: Tamam, savunma kaygıları, Trump tarafından yalnız bırakılma ihtimalleri var. Peki, Türkiye onların yaralarına nasıl merhem olabilir? Türkiye neden değer kazanıyor? Belli ki değer kazandı.
Yinanç: Soğuk savaş bittikten sonra Avrupa barış temettüsünden yararlanırken, aynı şey Türkiye için söz konusu olmadı. Tam tersine, Türkiye kendini bölgesel ve kanlı çatışmaların ortasında buldu. Irak, Afganistan, Kafkaslar’da, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan savaşı, Bosna’nın dağılması… Birincisi bu. İkincisi de terörle mücadele nedeniyle Türkiye, diğer Avrupa ülkeleri gibi “Artık benim tanka ihtiyacım yok, tank üretimini durdurayım’’ yahut ‘’Buna ihtiyacım yok, artık silah almayayım” deme lüksü olmadığı için, büyük bir orduyu muhafaza etme ihtiyacı duydu ve askeri teçhizat harcamalarını kısamadı. Bunun üstüne bir de 90’lı yıllarda yaşanan insan hakları ihlalleri nedeniyle, Avrupa’dan, Batı’dan gelen ambargolar Türkiye’yi savunma sanayiine yatırım yapmaya sevk etti. Her ne kadar AK Parti Türkiye’nin bütün tarihini AK Parti’nin iktidara gelmesinden başlatıyorsa da, 90’lı yıllarda yaşanan bu ambargolar nedeniyle de savunma, ‘’yerli ve milli’’ üretime o zamanlardan itibaren odaklanılmaya başlandı. Eurofighter’lar gibi büyük savaş uçakları, ileri teknolojili savaş uçakları ve büyük uçak gemilerini belki yapamadı, ama onların daha alt kademedeki sistemlerinde çok büyük ilerlemeler kaydedildiğini anlıyorum. Anladığım kadarıyla, tanklarda, zırhlı personel taşıyıcı gibi ürünlerde üretim hem hızlı hem de kaliteli. Dolayısıyla Türkiye, Avrupalılar açısından iki anlamda önem taşıyor. Birincisi, bir alıcı olarak. Çünkü özellikle kendi uçağını halen yapamadığı için ve hâlâ çok sabıkalı bir mahallede yaşadığı için, savaş uçaklarına ihtiyacı var; bunu almak zorunda. Ve zaman içinde bu iktidarın yaptığı hatalar nedeniyle Hava Kuvvetleri’nde bir açık oluştu. Dolayısıyla, karşılarında sıkışmış bir alıcı var. Avrupalılar mal satmak istiyorlar. İşin ucunda böyle bir parasal efekt var.
İkincisi de, ‘’daha alt sistemleri de ucuza da acaba satın alabilir miyiz?’’ düşüncesi var. Bir taraftan da Ukrayna’ya silah sistemleri göndermek istiyorlar, Ukrayna’nın Rusya karşısında yenilmemesini istiyorlar. Belki biraz abartılı olacak ama, 6 ayda üretilen Ukrayna’ya gönderdikleri mühimmatlar, 6 dakikada tükeniveriyor. Kendi stokları da tükenmeye başladı. Dolayısıyla, Türkiye, bir taraftan hem kendi stokları için hem de Ukrayna’ya gönderilecek silah sistemleri için de potansiyel işbirliği için iyi bir ortak. Bir taraftan da NATO’nun en büyük ikinci ordusu olması, Rusya’ya karşı cephenin muhafaza edilmesi, konsolide edilmesi…. Dikkat edersek, Keir Starmer Türkiye’ye gelir gelmez havaalanına gitti ve orada iki İngiliz Tayfun uçağının önünden anons çekti. Bence bu, sadece kendi kamuoyuna dönük değil, aynı zamanda bence Rusya’ya dönük de bir mesajdı. Bir dönemler bu iktidar “Gerekirse biz Rusya’dan da savaş uçağı alırız” diyordu. Ama bir taraftan, İngiltere’nin ağzından Rusya’ya da Ankara’dan bir mesaj da gitmiş oldu.
O videoyu izledim. Keir Starmer, Türkiye’ye sattığı Eurofighter’lar için “20 bin işçimize yıllarca iş teminatı sağlayacak” diyor. İç politikaya yönelik bir mesaj tabii ki. Onun mesajını izlerken bir de şu geliyor aklıma. Sen ilk yazında da bahsettin, tam da bu Hüseyin Gün olayının üzerine geldi. Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’a açılan casusluk soruşturması. İtirafçı olan, yani etkin pişmanlıktan yararlanan kişi için İngiliz casusu deniyor. Ben belgelere baktım, tam bu tanım yok, ama böyle yerleşti. Hüseyin Gün, kamuoyunda, İngiltere için casusluk yapan kişi olarak biliniyor. Starmer’in ziyareti, tam da bu casusluk soruşturmasının üstüne denk geldi. Ama Starmer bu olayla muhatap bile olmadı. Türkiye’nin gündemini bu kadar ilgilendiren bir olayda, muhatap olmaması mümkün mü? Bir de, Partisi ile CHP kardeş parti gibi.
Yinanç: Tabii, ikisi de Sosyalist Enternasyonal üyesi. Biraz geriye dönüp bakarsak, Starmer’in suskunluğu sadece bugünle sınırlı değil. 19 Mart’tan sonra, İngiliz İşçi Partisi CHP’ye dönük olarak en ufak bir dayanışma sinyali vermedi. Keir Starmer, İşçi Partisi’nin Başkanı ve ‘’demokrasinin beşiği’’ dediğimiz İngiltere’nin Başbakanı, üstelik avukatlık kariyerini de insan hakları konuları üzerinde uzmanlaşmasıyla biliniyor. Bu casusluk iddiası gerçek olsun olmasın, ama Türk basınında, özellikle de kamuoyunda İngilizlere olan antipatiden yararlanacak şekilde, -biz genelde “İngiliz uşağı” deriz-, bunu böyle araçsallaştırılacak şekilde basına servis edilen bir İngiliz casusluğu balonu oluşturuluyor. Tam da İngiltere Başbakanı’nın ziyaretinin bir gün öncesinde. Starmer bu konuda kameralar önünde hiçbir şey söylemediği gibi, bir video çekimi yaptı. Orada da çok enteresan bir “hinlik” var diyeceğim. Çünkü biliyorsun taraflar bir açıklama yaptılar. Bunlara basın toplantısı deniyor, ama bunlar basın toplantısı değil, basın açıklaması. Şimdi bu da moda oldu, soru sormaya izin verilmiyor. Kamuoyuna mesajını verebilmesi için önceden kendi videosunu çekiyor. Koskoca İngiltere, dünyanın önde gelen ekonomilerinden bir tanesi, 20 bin kişilik istihdam potansiyelini ballandıra ballandıra anlatıyor, neredeyse bir zil takıp oynamadığı kalıyor.
Şimdi bu öyle bir denklem ki, Keir Starmer, perde arkasında Ankara’ya, iktidara şu mesajı veriyor: “Sen içeride benim kardeş partime, sosyal demokrat yoldaşıma istediğin baskıyı uygulayabilirsin. Hatta İngiliz casusluğunu araçsallaştırabilirsin. Buna rağmen kapına kadar gelirim, çünkü benim de sana büyük meblağlı uçak satmam gerekiyor. Zira içeride çok sıkıştım. İçeriye de ‘işte bakın gördünüz mü, ne kadar büyük istihdam yarattım’ mesajını verebileyim’’ diyor. Dolayısıyla karşımızda, içeride zorda olan iki liderin birbirinden faydalanması durumu var. İngiltere, içeride yaşanan demokrasinin gerçekten geriletildiği bir ortamda hiç sesini çıkarmayarak, bence bir taraftan da pazarlıkta elini de güçlendiriyor. Çünkü bu bir pazarlık meselesi. Belki de Türk tarafı “Bu çok pahalı” diyecek. Uzmanlar çok pahalı olduğu için Eurofighter’la ilgili biraz tereddüt olduğunu söylüyorlardı. Belki Türk tarafı, “Sen bunu bize biraz daha ucuza satsaydın” diyecek. O da “Niye daha ucuza satayım? Senin çok zor olduğun bir dönemde ben geldim, seninle fotoğraf verdim” diyecek. Dolayısıyla, bu anlaşmalarda ne kadar doğru şartlarla bu alımların yapıldığı, bizim açımızdan çok büyük bir soru işareti.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, 30 Ekim’de Türkiye’ye geliyor ve yine ağırlıklı konu yine savunma sanayi olacak, değil mi? Merz da tam Türkiye’deki bu iç krizlerin ortasına gelecek. Kriz kısmına geçmeden önce, başta da anlattın, özellikle Trump dönemi sonrası yapılan savunma sanayiine yöneliş konusunda, Almanya sanki başı çekiyor gibi. Çok büyük adımlar atıyor. Bu anlamda, Almanya’nın gözünde Türkiye’nin nasıl bir değeri var? Anladığım kadarıyla değeri arttı. Tam olarak nedir gündem burada?
Yinanç: Eğer Almanya onay vermeseydi, Eurofighter’ların satışı gerçekleşemeyecekti. Türkiye sipariş vermeseydi, İngiltere’de Eurofighter’ın üretimi duracaktı. Türkiye bu anlamda İngiltere’deki üretime de bir nefes, bir hayat öpücüğü vermiş oldu. Ama her şeyden önce, Almanya’nın da bunu onaylaması gerekiyordu, ki zaten Merz’den önce de bu onay çıkmıştı. Merz iktidara gelir gelmez çok hızlı davrandı ve özellikle silahlanma konusunda çok radikal denebilecek adımlar attı. Almanlar her alanda istedikleri kadar kesenin ucunu açamıyorlar, birtakım Anayasal ve bütçesel kısıtlamalar vardı. Öncelikle böyle bir kısıtlamayı ortadan kaldırdı. Dolayısıyla, Almanya’nın, istediği gibi milyarlarca euroluk silah alımları da yapması söz konusu olacak ve tabii silah üretimine de geçecek. Bu anlamda da Türkiye’ye dönük iş birliği arayışları içinde olacak. Bu ne kadar somutlaşacak, onu tam bilemiyorum. ‘’Türkiye’den ne kadar bir alım gündeme gelebilir, ne kadar ortak üretim olabilir, bazı şeyleri Türkiye’den acaba daha ucuza alabilir miyiz?’’ gibi birtakım arayışlar olabilir.
Ama Merz’in gündemi de sadece savunma alanıyla sınırlı değil. Sadece bunun üzerine yoğunlaşırsak hataya düşeriz. Merz’in gündeminde bir de tabii göçmen meselesi de var. Çünkü Almanya’da göç meselesi hâlâ son derece tartışmalı bir alan olmaya devam ediyor. AfD de Merz’in, yani Hristiyan Demokratların ensesinde. Göç konusu hâlâ gündemden düşmüş değil. Almanya da Türkiye’ye, ‘’göçmenleri durduran bir tampon ülke’’ olarak bakıyor, bunun da altını çizmek gerekiyor. Ama bu söylediğimden, ‘’Türkiye’de insan hakları meselesi bu kadar yoğunken, bu ülkelerle de işbirliği yapılmamalı’’ sonucunu çıkarmayalım.
Tam onu soracaktım. Ama orada bir not düşeyim: Merz’in kendisi değil ama ortağı, Sosyal Demokrat. Onlar da İngiliz İşçi Partisi gibi, CHP’nin Sosyalist Enternasyonal’deki kardeş partisi. Yanılmıyorum değil mi?
Yinanç: Çok doğru. Aslında Almanya’nın ilk Eurofighter’la ilgili ön müzakerelere başlaması yönünde yeşil ışık yakması, Merz’den önce, Sosyal Demokrat Başbakan Scholz döneminde alındı. Sosyal Demokratların da o anlamda sicili çok parlak değil demek lazım.
Bir yanda, tabii ki gözettikleri birtakım demokratik kriterler var. Bir yanda da iş var, Türkiye’nin stratejik önemi var. Zaten mülteci/göçmen meselesiyle beraber, Ankara’nın elindeki Avrupa Birliği ile ilgili en büyük koz olarak bu çıkıyor, yıllardır böyle. Ama olay bu kadar basit değil herhalde, daha karmaşık şeyler yaşanıyor. Diyelim ki İngiliz Başbakan “Siz Ekrem İmamoğlu’nu niye tutuksuz yargılamıyorsunuz” dese, Erdoğan Eurofighter alımından vaz mı geçecekti?
Yinanç: Bence vazgeçmeyecekti. Zaten mesele biraz da, artık Avrupa’da, dünyaya eski stratejik vizyonla bakan, daha akil insan kimliğine sahip siyasetçilerin iktidarda olmamasından da kaynaklanıyor. Bizler eskiden, ‘’Bu Batılılar 50-100 yıl sonrasını hesaplayarak ilerliyorlar ‘’diye düşünürdük, Türkiye’de böyle genel bir kanaat vardır. Ben artık bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Artık Avrupa’da, tamamen kısa günün kârıyla önlerine bakan ana akım siyasetçileri var. Türkiye nasıl dış politikayı iç politika için araçsallaştırıyor ve kısa dönemli bakıyorsa, Batılı liderler de dış politikalarını iç politika için araçsallaştırıp, kısa dönemli bakıyorlar. Yirmi yıl önce Türkiye’ye gelen bir İngiliz politikacının daha stratejik konuşmasını beklerdiniz. ‘’Artık iki ülke daha stratejik derinlikli işbirliği yapacak’’ derken, sürekli 20 bin işçi istihdamı üzerine vurgu yapılıyor. Biz, ‘’Acaba Starmer’la gelen İngiliz gazeteciler, hiç İngiliz ajanları konusuna dikkat çekecekler mi?’’ diye kendi aramızda konuşuyorduk. Starmer’la gelen gruptaki İngilizlerle temasta olan bir iki arkadaşımız vardı, bize “Bunların kafasında tamamen 20 bin iş istihdam meselesi var, gündemlerinde başka şeyler yok” dediler. Ben bunun çok çarpıcı olduğunu düşünüyorum açıkçası.
Tekrar üzerinden geçelim, çünkü bu önemli bir husus. Sen özet olarak şunu söylüyorsun: Avrupa’nın, Erdoğan iktidarını mutlak gördüğü gibi bir yaklaşımı yok. Şu anda Erdoğan iktidarda olduğu müddetçe, onunla iş yapmak zorunda hissediyor kendini. Yarın öbür gün iktidar değişirse, yeni iktidarla da pekâlâ iş yapabilir. Yani böyle bir senaryoyu satın almış değil. Sen yazında İspanya’nın tavrını söylemiştin. Mesela İspanya Başbakanı’nın Türkiye’deki yaşananlarla ilgili çok açık pozisyon alışı var. İspanya’nın Türkiye ile ilişkisi, ekonomik çıkarları, İngiltere ve Almanya kadar yüksek olmadığı için mi bunu yapıyor?
Yinanç: Aslında tabii gönül isterdi ki İspanya da sesini daha çok çıkarsın. Tabii ki her Batılı başkentin, bence çok daha fazla ses çıkartması gerekirdi. Ama senin de söylediğin gibi ve benim de yazıda vurgulamaya çalıştığım gibi, sonuç olarak İspanya ve Türkiye, aslında çok ciddi bir askeri işbirliği içindeler. Ama bu, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in Türkiye’ye geldiğinde Sosyalist Enternasyonal’e katılıp, Özgür Özel ile yan yana durmasına engel olmuyor. Geldiğinde Erdoğan’la da görüşüyor mu, görüşüyor. Biraz daha vokal olabilir mi, alabilir. Ama geçtiğimiz günlerde Özgür Özel İspanya’ya gittiğinde, Pedro Sanchez ikinci kez onunla görüşüyor. “Aman ben Erdoğan’ı kızdırırım, nasıl olsa 6 ay önce de Özgür Özel’le görüşmüştük” diye özel bir hassasiyet göstermiyor. Çünkü hem işbirliği yapıp, aynı zamanda Türkiye’deki gidişatın da sağlıklı bir gidişat olmadığını söylemeleri mümkün. Bu konuya tekrar geri döneceğim ama ilk tespitine geri dönmek gerekirse, kimilerinde “Bakın görüyor musunuz? Almanya Başbakanı geliyor, İngiltere Başbakanı geliyor. Artık Türkiye’de demokrasiden umudu kestiler. Erdoğan’ın kalıcı olduğunu, hiç gitmeyeceğini düşünüyorlar” gibi bir izlenim olabilir. Ben böyle bir sonuca atlamanın doğru olmayacağını düşünüyorum. Bazen yaptığım konuşmalarda da, siyasetçi demiyorum, Batılı diplomatların da Türkiye’deki iktidarın kırılganlığının farkında olduğunu görüyorum. Zaman zaman hatta ‘’bugün seçim olsa CHP kazanabilir’’ diyenler var. Erdoğan sonrası için şimdiden mücadele başladı, bunu takip edenler var. Bunu söyleyenler genel olarak analizciler. Ama siyasetçiler açısından, Batı’da üç dört senelik bir vade artık söz konusu değil, tamamen kısa vadelerle hareket ediyorlar. O nedenle bunun altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ama onun dışında, tabii ki Türkiye’nin Avrupa’yla ciddi şekilde işbirliğini arttırma potansiyeli var. Bakın, yıllardır Türkiye’de AK Parti’nin en keskin muhalifleri bile kapalı kapıların önünde ya da arkasında, Avrupalılara hep “Türkiye Erdoğan’dan büyüktür, siz Türkiye ile konuşmaya devam edin. Erdoğan’a sırtınızı dönünce Erdoğan’ı değil Türkiye’yi cezalandırıyorsunuz. Siz Erdoğan’la ne kadar angaje eder, işbirliğini arttırırsanız, yarın bir gün eleştirdiğinizde, eleştirinizin o kadar bir değeri ve etkisi olur” diyordu. Hatırlayalım, Ekrem İmamoğlu hapse girdikten sonra, Almanlar Eurofighter’ı onaylama konusunda tereddüt ettiler. İmamoğlu sosyal medya hesabında “Hayır bunun muhakkak yapılması gerekir” diye açıklamada bulundu. Biz bu ziyaretlerin analizini yaparken, ‘’Türkiye ile Avrupa işbirliği yapmasın’’ demiyoruz. Tam tersine işbirliği yapsın. Ama bu işbirliği yapılırken iç siyaset o kadar ön plana çıkıyor ki. Birincisi, bence bu işbirliği ne kadar kalıcı olacak, ne kadar içi doldurulabilecek, ne kadar sürdürülebilir olacak, bu bir soru işareti. İkincisi, ben bir Türk vergi veren olarak, gerçekten masaya oturduğumuzda pazarlığı iyi bir şekilde yapıyor muyuz? Sırf, Keir Starmer Türkiye’ye gelip CHP ile ilgili ağzından tek bir laf çıkmasın diye Eurofighter’ları çok pahalı mı alıyoruz? Ya da bir uzman arkadaşımın dikkat çektiği gibi, biz bunları alıyoruz ama buna takılacak füzeleri de mi onlardan alacağız, yoksa bizim ürettiğimiz füzeler onlara takılabilir hale mi gelecek? Çünkü bu ikincisi bizi başkalarına daha az bağımlı hale getirir. Yapılan pazarlıklarda Türkiye’nin avantajına ne kadar bir sonuç çıkıyor? Yoksa tam tersine sırf karşı tarafın demokratik gidiş konusunda sesini çıkarmamaları karşılığında, biz aslında daha iyi sonuçlanabilecek müzakerelerde, daha aleyhimize gelişen durumlarla mı karşılaşıyoruz? Bu benim için önemli bir soru işareti.
Çok sağ ol Barçın. Bitirirken şunu söylememe izin ver: Türkiye’ye demokrasi gelecekse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları getirecek. Batı’nın ipiyle kuyuya inilmeyeceğini yıllardır gördük zaten. Hatta bir yerde ‘’gölge etmeyin başka ihsan istemez’’ bile diyebiliriz. Çok mu abartıyorum?
Yinanç: Sevgili Ruşen çok doğru bir şey söylüyorsun. Bizler gazeteciler olarak Batılı muhataplarımızla çok sık bir araya geliyoruz. Bunu çok yaptım ve çok da şahidim var, hep şunun altını çiziyorum: Türkiye’de muhalefet ya da Türkiye’deki muhalefeti destekleyen kesimler yahut da uzmanların Avrupa’dan özel bir beklentisi yok. Zaten herkes Avrupa’daki demokrasilerin ne kadar tehdit altında olduğunun ve Türkiye’ye demokrasi dersi veremeyeceğinin farkında. Ama bu, Avrupa’nın kendi tutarsızlığını, kendi ikiyüzlülüğünü yüzlerine vurmamıza engel değil, bu birincisi. İkincisi ve bana sorarsan onlar için daha önemlisi, Türkler olarak Ankara’dan verdiğimiz mesaj: ‘’Siz kısa dönemli, kısa günün kârıyla hareket ediyorsunuz ama bunlar sizi kurtarmayabilir. Siz bugün Türkiye’de demokrasinin geriye gidişini çok böyle umursamıyorsunuz, ama bu umursamazlık ve kendi değerlerinize bu kadar önem vermeme hâli gelip yarın sizi vuracak. Biz bugün belki Türkiye’de demokrasiyle ilgili sorunları tartışıyoruz, ama en fazla bir yıla kalmadan yakında sizin demokrasilerinizin ne kadar can çekiştiğini konuşmak durumunda kalacağız,’’ ki bu beni özellikle sevindirecek bir durum değil. Zaten şimdiden başladı. Çünkü Trump ve diğer liderler, maalesef bizim bölgemizde uygulanan bir takım antidemokratik uygulamaları şimdiden devreye sokmuş durumda. Bu son yoruma imkân tanıdığın için de çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim Barçın. Evet, meslektaşımız Barçın Yinanç, Türkiye’ye gelen İngiliz ve gelecek olan Alman Başbakanlarının Ankara ziyaretlerinin anlamını anlattı. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








