Geçtiğimiz yaz feribotla İstanbul’a giderken, otuzlu yaşlarının başında iki kişi yanıma oturdu. Giyim, tıraş, yüzük, konuşma tarzı kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bu iki kişinin siyasal İslamcı olduğunu söylüyordu. Yaklaşık iki saat süren yolculuk boyunca bu gençler hiç aralıksız borsa ve kripto para konuştuğu zaman bir şey fark ettim. Evvelce bildiğim ama yüksek sesle dile getirmediğim için bildiğimi bilmediğim bir şeyi keşfetmek pek tuhaf bir duyguydu doğrusu. Siyasal İslam dediğimiz yapı aslında neoliberal dünyayı oluşturan doğal bir bileşenlerden başkaca bir şey değil.
Siyasal İslam’ın davranış biçimiyle neoliberal aklın iş görme yordamları arasındaki benzerlikler ürkütücü boyutta. İkisinin de ortak bir dili var ve bu dil “kelam” üzerine değil, “eylemek” üzerine kurulu. Sesi olmayan, ortaya koyduğu mahsülden anlam çıkarabileceğiniz acayip bir dil bu. O mahsulün günümüz Türkçesine çevirisi şu olabilir belki: “Cüret ettiğin kadarı senindir.”
Dijital devrim sonrasında üretici güçlere daha az ihtiyaç duyan egemen blokun ihtiyaç duyduğu bir dil bu. Otomasyon olanakları geliştikçe sınıf kompozisyonları değişiyor ve işçi sınıfını asli bir üretim bileşeni olmaktan çıkarmayı hedefleyen bir ekonomik model biçimlendiriliyor. Yapay zeka marifetiyle beyaz yakalıların da istikbali pek parlak değil gibi. Bu sürecin bir aşamasında, dünya nüfusunun kuru kalabalıktan başka bir anlamı kalmayacağı ortada. Haliyle iktidar blokunun belli ilke ve konvansiyonlara uymasına da gerek yok artık, sermayenin mutlak egemen olacağı bir yere doğru sürükleniyoruz. İktisadi, ahlaki, ontolojik, kültürel, sosyal vs. kodlar bu yeni paradigmayla birlikte biçimleniyor.

Ancak burada şaşırtıcı bulduğum şey, siyasal İslamcıların bu sürüklenişe olan hızlı ve kusursuz uyumu… Hatta uyumdan ziyade, bir “temel aktörlük”ten bile söz edilebilir doğrusunu istersen. Siyasal İslam’ın söylem düzeyinde bütün bu iktisadi, ahlaki, ontolojik, kültürel vs. kodlara karşı olduğunu düşünen herkes şaşkınlık içinde bunun hiç de öyle olmadığını görüyor. Bu “üstyapısal” bütünleşme hayret verici bir çeviklikle gerçekleşiyor.
Genç bir neoliberal yatırımcıyı hayal et. Zamanının büyük bölümünü kripto para; emtia, para ve emlak borsasında spekülatif yatırıma hasrediyor. Onun açısından, yaptığı bütün bu işlerin etik, estetik bir sıkıntısı yoktur. Olması gereken tam da budur çünkü zenginleşme mücadelesi insanın genlerinde vardır falan filan. İşin felsefi boyutuna dair edebileceği tek kelam, “insan doğası” diye şifrelediği saçma sapan ideolojik bir sayıklamadan başkaca bir şey değil. Ona hiçbir zaman insan doğası denen şeyin aslında üretim formasyonu tarafından biçimlenen tasarımsal bir tepki olduğu fikrini kabul ettiremezsin. Senin sözlerini nahif hatta gülünç bulacaktır bir süre sonra. Neoliberalizm ikna edilemez. Hakikat arayışından çoktan vazgeçmiştir o. Neoliberalizmin, felsefi, siyasal, ideolojik, ahlaki vs. bir iddiası yoktur. Her şey, herkes, her durum, o andaki amacın gerçekleşmesi adına kullanılır, atılır.
Aynı şekilde bir siyasal İslamcı açısından da sınır diye bir şey yoktur. Berikinin “insan doğası” dediğine bizimki “yaratılış” ya da “fıtrat” diyecektir. İkisinin de kazanmaktan başka bir değeri, inancı, eylemi, akidesi yoktur. Onların ne kazandığı ve karşılarındakinin ne kaybettiği arasındaki açı farkı (yani değer rejimi) bütünüyle ortadan kalkmıştır. Her ikisi de siyasal alanda dile getirdiği argümanların “doğru” ve “hakiki” oluşundan ziyade ne kadar iş gördüğüyle ilgilidir. Yani ikisi de post-truth odaklı bir söylem üzerinden ilerler. “Benim söylediklerime ikna olmanı değil, boyun eğmeni istiyorum,” olarak özetlenebilecek bir ideolojik çerçevede hareket ederler. Haliyle hukuk, insan hakları, demokrasi gibi, insanlık tarihinin bütün sivil yaratımlarını eğer birer imkan olarak kullanamıyorlarsa, kazanç adına bunları ihlal etmekte hiçbir etik sıkıntı hissetmedikleri ortada.

Bir belediye başkanının casuslukla suçlanması ne hukuken, ne siyaseten ne de kamu vicdanı açısından anlaşılabilir bir durum ama bunun hiçbir önemi yok. Siyasal İslam ve neoliberal zihniyet açısından suçlamalara kimsenin ikna olması gerekmiyor zaten. Bu suçlama, istenen etkiyi yaratabiliyor mu? Belli bir suçlamayla süreci istediği gibi manipüle edebiliyor mu, buna bakar neoliberal ve siyasal İslamcı.
Gençlik yıllarımızda İslamcılığın antikapitalist olduğu konusunda bizi ikna etmeye çalışan hocalarımız vardı. Sıklıkla “paradigma” diyen, sol kültürün zengin birikimine özenen bu hocalar İslam’ın dünya nimetlerine yaklaşımına dair hadisler, örnekler sayıp dökerlerdi. Onlardan biri bana bir hadis söylemişti, hiç unutmam. Hz. Muhammed, “Irk davası güden, onu destekleyen bizden değildir,” demiş o hadise göre. Buradan yola çıkarak Türk-İslam sentezi siyasetinin İslam’ın ruhuna aykırı olduğunu söyler dururdu hoca. Zor yerlerden sorduğumuzda da, “İslam’ın asli hedefinin güzel ahlak” olduğunu tekrarlardı.
Belki kitabi İslam sahiden insanın ruhani yolculuğuna odaklanmıştı, bunu bilemem, haddimi de aşmak istemem ama siyasal İslam’ın böyle bir derdi olmadığı ortada. Tek emeli, en az bedel ödeyerek bu gezegenden alabileceği en fazla şeyi almak. Bu yağmacı zihniyetin hiçbir şekilde dizginlenemeyeceği bir durumla karşı karşıyayız.
Hukuk, demokrasi, insan hakları, çevre vs. romantik birer ayak bağı olarak görülüyor. En önemlisi, siyasal İslam’ın ve neoliberallerin insanlığa verecek hiçbir şeyi olmadığı ortada. Acıdan, yokluktan, kaygıdan başka… Şu anda yaptıkları, on bin yıllık insanlık kültürünün mirasını nakde çevirmek. O son daireyi de satıp yedikleri zaman göreceğiz neler olacağını.
Feribottan inerlerken gençlerden biri, diğerine şöyle dedi: “İnşallah Bitcoin toparlayacak, iki haftaya alt coinler de longa girer hayırlısıyla.”
Siyasal İslam, neoliberalizmin ruh ikizidir. Entegrasyon gerektirmeyecek kadar aynı cenahtalar ve aynı dili konuşurlar. Sesi olmayan ve cüret edebildiği kadar sahanlığını genişletmek anlamına gelen tek bir cümle üzerine kurulu acayip bir dil bu.
Bedeli ne olursa olsun, bu gezegeni ve binlerce yıllık insanlık birikimini savunmak önümüzdeki yegane seçenek artık.














