Festivallerde en çok korktuğum şey, bir filmi çok beğenmektir. Yani, evet bir film beğenilir ama sinema yazısı sınırlarına sığmayacak çok yönlü ise filmi doyasıya anlatamamak korkusu sarar beni. Ankara Film Festivali’nde de korktuğum başıma geldi ve “Tavşan İmparatorluğu”nu çok beğendim. Daha önce Antalya Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülleri dahil epeyce ödüle layık görülen film, doğa, insan ve kırsal yaşam ilişkilerindeki hiyerarşiye dair güçlü bir atmosferi olan bir çalışma.

Seyfettin Tokmak’ın yazıp yönettiği “Tavşan İmparatorluğu”nda, devletten maaş almak uğruna babası tarafından engelli okuluna gitmek zorunda kalan Musa’nın (Alpay Kaya) hikâyesi konu edilir. Babası Beko (Sermet Yeşil) daha önce de eşini zorlu işlerde çalışmak zorunda bırakmış biridir. Hatta eşinin ölümünden dolayı tazminat istemeye gittiğinde horlanan Beko, eşinin kendisine teslim edilen eşyaları içinde para ve bir saati cebine koyar. Fotoğraflar dahil diğer hiçbir eşyasıyla ilgilenmez.
Musa’nın gitmek zorunda olduğu okulun sahibi Muzaffer (Kubilay Tunçer) aynı zamanda tazı yarışları yaptırır. Bu yarışlarda tavşanlar tazılara yem edilir. Tazıların yakalaması içinse ormanlık alanlarda sürekli kapanlar kurulur. Özel eğitim okulunda kayıtlı olan oğlu için maaş bağlanmasını bekleyen Beko, Muzaffer’den maaşın ne zaman bağlanacağını sorduğunda ise, Muzaffer tavşan yakalama yarışlarından kaçan tazısı Mavi’yi bulmasını ister. Ondan sonra maaşa bakacaktır.
Filmin burasında yetişkinlerin (daha doğrusu erkek yetişkinlerin, para uğruna doğayı, çocukları, kadınları, hayvanları kurban eden tutumuyla; çocuk Musa’nın insancıl yanı ve doğaya olan bağlılığı çatışır.
Musa, bir mağarada tuzaklardan kurtardığı tavşanlar için gizli bir yaşam alanı oluşturmuştur. Sadece tavşanlar değil, kendisinin de yaşadığı bir yerdir. Mağarada ışığın sızıntılarına hayran olunacak oyunlar yaratmıştır. Musa’nın itirazı sadece katledilen tavşanlar değil elbette. Babasının onu engelli taklidi yapmasına isyan eder. Okulda kendilerine angarya işler yaptırılmasını pasif bir direnişle kabul etmez. Annesinin saatini babası okulda çocuklara engelli taklidi yapmasını öğreten Muzaffer’in kızı Nergis’e (Perla Palamutçuoğulları) verir. Önce içten içe sonra fiilen buna itiraz eder. (Aslında Nergis de babası gibi emek sömürüsüne maruz kalan bir çocuktur. Hayatı okulun içinde hizmet etmekle ve çocuklara taklit göstermekle geçmektedir.)
Musa’nın en büyük itirazı ise etrafında kurulan yalan düzenine olur. Bu onun için kesin bir kopuştur da.
Seyfettin Tokmak, savunmasız olan kadın ve çocukların, isyan ve itiraz becerisi olmayan hayvanların var olma mücadelesini coğrafyanın da verdiği imkanla başarılı bir şekilde anlatıyor. Film boyunca sisli ve solgun bir havada vardır. Ancak, Musa’nın mağarasında ışık ve doğa başka türlüdür. Güneşin doğuşundan o mağarada Nergis’le sohbet ederken haberdar oluruz. Ağaçların ve doğanın duvara yansıya gölgesine müthiş bir hazla bakarken sadece “idealar”dan değil gerçek dünyadan da haberdar bir çocuk dünyası görürüz.
Musa’nın kurduğu “Tavşan İmparatorluğu” nostaljik kahverengi ahşap ekranına tavşanların girip çıktığı bir radyo ya da televizyon vardır. Tavşanların sofrası daima yemle doludur. Adı “İmparator” olan bir tavşandan söz eder, Musa. Seyfettin Tokmak, ne derse desin, Musa’nın kurduğu aslında “Tavşan Komünü”dür. Çocuk dünyasının zorbalığa teslim olmamış komünüdür bu.
Filmde özellikle mağaradaki görüntüler şiirselliğiyle görülmeye değer. (Böylesi bir ışık denemesini sadece Yılmaz Güney’in “Ağıt” filminden hatırlıyorum). Alpay Kaya’nın filmi sürükleyen oyuncu olduğunu söylemem abartı olmaz. Erkan Oğur’un daima sisli havalara, Elazığ coğrafyasına yakışan müzikleri bir kez daha konuşturmuş kendini. Film sonrası söyleşide yönetmen Tokmak’ın anlattıklarından yönetmen-müzisyen fikir alışverişinin bir filmin atmosferi için ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.
“Tavşan İmparatorluğu” yarattığı atmosfer ve seçtiği hikayeyle sanıyorum sinemamızda uzunca bir süre konuşulacak. Bakalım Ankara Film Festivali jürisi ne diyecek.













