Ekrem İmamoğlu davası 1 yıla yaklaşan tutukluluğun ardından 9 Mart’ta başladı. Daha ilk gün gerginlik çıktı. İmamoğlu ısrarla söz istedi, mahkeme başkanı bu talebi uygun bulmadı. Sanık Ekrem ifadesi o anlarda zapta geçirildi. Sonunda avukatlar reddi hakim talebinde bulundular. Bu talep karşılık bulmadı. Yargılama aynı heyetle devam ediyor. Nisan ayının sonuna kadar herkesin bagajında yeni ön yargılar biriktirdiği ve belki de karşılıklı suçlamalarla sürekli bir şekilde hararetin yükseldiği bir hukuk politik olaya tanıklık edeceğiz.
Yargı sürecine dair tartışmaları ele aldığımızda ise karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor: Bu davanın siyaset kurumuyla ilişkisi en dikkat çekici başlık. Kelimenin dar anlamıyla siyasi bir dava değil İmamoğlu yargılamaları. Geçmişte sosyalist, İslamcı ve Kürt hareketinden pek çok kişinin, bugünün Türkiye’sinde ise hala sosyalist ve Kürtçü çizgiye yakın olan aydın ve siyasetçilerin karşılaştığı üzere siyasi dava diye bir olgu gerçekten de var. Anayasal düzeni değiştirme çevresindeki tüm suçlar siyasi. O davalardan yargılanan sanık ve hükümlüler de siyasi mahkum. Ama İmamoğlu’na isnat edilen suçlar daha çok mali nitelikte. Sonuç olarak Ekrem İmamoğlu bir Deniz Gezmiş değil. İstanbul’un eski başkanına siyasi mahkum muamelesi yaptığımızda geçmişte bu tür davalara maruz kalan insanlarla şu anki durum arasındaki farkı görmezden gelmiş oluyoruz. Bu tavır sorunlu.

Tabii dava üzerindeki siyaset gölgesinin de bazı dayanakları var şüphesiz ki. Siyasilerin yargılandığı her dava siyasi değil. Ama muhalif kesim İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olduğu için hakim karşısına çıkarıldığını düşünüyor. Yani bu dava Erdoğan’ın kendisine rakip olacak kişileri cezaevine attığı bir düşman ceza hukuku örneği. Bu popüler yorumun bir niyet okumasına dayandığı açık. Erdoğan’ın rakiplerinden kurtulmak için içi boş suçlamalara destek verdiği, aslında ortada büyük bir oyun olduğu yorumu eldeki kanıt durumu bakımından bir hayli naif bir iddiaya karşılık gelmekte. Belki bu noktada şu iddiada ısrar edilebilir. İmamoğlu’nun konusu suç teşkil eden faaliyetleri mevcut iktidara fırsatlar sunuyor. Yani İmamoğlu’nun yolsuzluk ve hırsızlıktan tutuklanması AKP iktidarının lehine. Ama İmamoğlu ve diğer sanıklara isnat edilen o eylemleri zorla veya ikna yoluyla AKP’liler yaptırmadı.
Muhalif kesimin iktidar bloğu karşısında en avantajlı olduğu zemin ise ayrımcılık iddiası. Neden sadece CHP’li belediyelere yolsuzluk suçlaması yapılıyor sorusu elbette önemli. Bu hatırlatma yargının yaptığı iş ve ulaştığı sonuçları değil, yargısal faaliyetin ağırlıklı olarak muhalif siyasetçileri incelemesini tartışmaya açıyor. CHP’li belediyeler gerçekten de diğer partilerin belediyelerine göre suç işlemeye daha fazla mı eğilimli? Ama neden öyle olsun ki? Muhalif siyasetçilerin üzerindeki dava ve soruşturma yükü adaletin tarafsız işleyişiyle ilgili kaygıları arttırıyor.

İmamoğlu yargılamalarının politik anlamı üzerine dile getirilmesi gereken son husus iddianamenin kendisiyle ilgili. Savcılık makamının iddiası, olduğu var sayılan suç örgütünün siyasi bir amaç için mali suçlar işlediği şeklinde. Yani basitçe bize şu söyleniyor: İstanbul merkezli bir şebeke İmamoğlu’nun siyasi çalışmalarını finanse etmek için yasa dışı bir şekilde kaynak topladı. Tabii iddia en baştan böyle kurulunca hukuk ile siyaset arasındaki sınır daha da müphemleşiyor. Adi suçun dayanağının siyasi faaliyet olması, yargılanan kişilerin çoğunun siyasetçi niteliğiyle birleşince dava siyasileşiyor.
Her yurttaşın lekelenmeme hakkı vardır
İmamoğlu yargılamalarındaki bir diğer önemli tartışma alanı kesin hükümlülük meselesi. Ekrem beyin tutuklanmasından bugüne iktidara ve muhalefete yakın kanat önderleri ve kitle iletişim araçları bu konuda çok kötü bir sınav verdi. Bir kesime göre İmamoğlu suçlu. O ve arkadaşları yolsuzluk yaptılar. Karşımızda işadamlarından haraç alan bir hırsızlık şebekesi var. Bu bakış açısının masumiyet karinesi ilkesini paramparça ettiği açıkça ortada. Şu an hapiste olan, hürriyeti bağlanmış ve haklarında kesinleşmiş mahkeme kararı olmayan insanlar peşinen suçlu ilan ediliyor. Oysa Ekrem İmamoğlu ve diğer sanıklar bugün itibariyle masumlar. Onlara suçlu gibi davranmak yanlış. Savcı İmamoğlu’nun suçlu olduğunu düşünüyor. Kanıtlarla bu iddiayı ispat edebilir ve mahkemeyi ikna ederse İmamoğlu suçlu ilan edilecek. Ama o zamana kadar İmamoğlu’nun itibarı aslında hepimizin itibarı. Her yurttaşın lekelenmeme hakkı vardır. Hukukun sağladığı güvenlik ise yurttaşlığın temeli.
Muhalif kesimler bakımından da durum hiç de parlak değil. Onlar ise savcılığı hiç dinlememe, ortaya konan kanıtlara kategorik olarak bakmama eğilimdeler. Oysa iddia edilen suç örgütünün bazı tepe isimleri itirafçı konumunda. Ayrıca sadece gizli tanıklar değil, çok sayıda tanık var. Raporlar ve fiziki takip kanıtları da dikkate alındığında savcılığın mahkemeye gönderdiği dosyanın hiç de boş olmadığını görüyoruz. Kaldı ki buradaki sorun iddianamenin hacmi veya iddiaların kesinliği değil, muhalefetin bu meseleye bakışındaki çarpıklık. Şu gerçek unutulmamalı: Masumiyet karinesi sadece insanların masum olduğunu söylemez bize. Aynı zamanda tüm yurttaşlara muhakeme yükümlülüğü de yükler. İmamoğlu gerçekten de suçlu olabilir. Bu olasılığa karşı belli bir mesafeden olayı takip etmek gerekir. İmamoğlu’nu kişisel olarak sevmemiz ve (veya) ona oy vermiş olmamız bizi nesnellikten uzaklaştırmamalı. Hayat tecrübesinin defalarca kanıtladığı üzere sevdiğimiz insanlar da yanlış işler yapabilir. Bu noktada bağlılığımız tek tek kişiler veya partilere değil, adil bir dünyaya, ahlaka ve değerlere olmalı.













