Armağan Öztürk yazdı: Okulun toplumu dönüştürdüğü bir eğitim sisteminden toplumun okulu dönüştürdüğü bir ülkeye

Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş’ta okulda silah seslerinin duyulduğu günlere uyandık. Kahramanmaraş’ta gerçekleşen eylemle birlikte okulda şiddet tartışması, bir başka evreye, katliama dönüştü. Pek çok kesim Türk eğitim sistemi nereye gidiyor, çocuklarımız ve gençlerimiz şiddete nasıl bu kadar kolay eğilim gösteriyor sorularını yüksek sesle sormakta. Tartışmanın hemen başında şu iki temel gerçeğin altını çizelim: Bizde de modernleşmenin ağırlık merkezi devlet, hukuk ve eğitim oldu. Yeterince yoğun ve istikrarlı bir şekilde modernleşememezliğimizin temel nedeni bu üstyapısal bakış. Batı’dan başlayarak tüm dünyaya yayılan modernleşme, tarım toplumunun tasfiyesi, endüstri ve hizmetler sektörünün ön plana çıkması, yüksek düzeyde teknoloji kullanımı ve ulusal kapitalizm inşa süreçleri çerçevesinde gelişti. Sanayi devriminin öncü ülkesi İngiltere’den dünyanın üretim merkezi hâline gelen Çin’e kadar tüm başarılı modernleşme projelerinin maddi zemini altyapı, üretim ilişkileri, ekonomik modernleşme ve kapitalizmdir. Türkiye ise her sorunu devlete havale eden, kanun yapıp okul açarak toplumu değiştirmeye çalışan bir zihniyet dünyasından çıkamadı. Okul açmanın fabrika açmaktan, devletin toplumdan daha önemli olduğu bir ülke gerçek anlamda modernleşemez. Bir türlü o özlediğimiz “muasır medeniyet” seviyesine ulaşamıyoruz. Pek çok şeyi eksik yaptığımız açıkça ortada.

Armağan Öztürk yazdı: Okulun toplumu dönüştürdüğü bir eğitim sisteminden toplumun okulu dönüştürdüğü bir ülkeye
Armağan Öztürk yazdı: Okulun toplumu dönüştürdüğü bir eğitim sisteminden toplumun okulu dönüştürdüğü bir ülkeye

İkinci husus eğitimin algılanma biçimiyle ilgili. Eğitim yeni Türkiye inşa etmenin temel dayanağı olarak görüldüğünden bizde de eğitim tartışmaları “pedagojik” değil, “ideolojik” oldu hep. Kemalistlerin “gürbüz çocuğundan”, muhafazakârın “altın nesline” veya “dindar nesline” kadar siyaset kurumunun eğitime bakışında araçsal okuma ağır bastı. Yani akımlar ve partiler eğitimi benimsenen ideolojiye uygun insan yetiştirmenin aracı olarak tasarladılar. Bilgi düzeyinin artması, değer ve davranışlarda değişim yüksek siyaset amaçlarının gölgesinde kaldı. Köy Enstitülerinden İmam Hatiplere kadar eğitim sistemindeki her uygulamanın politik tartışma ve polemiklere yoğun bir şekilde konu olması, bu ideolojinin pedagojiye üstünlüğü meselesiyle yakından ilgili.

    Gelelim çocuk katillerin okul bastığı zamane Türkiye koşullarına. İşin özeti şu: Okul artık toplumu dönüştüremiyor. Eğitim kurumlarının toplum karşısındaki özerkliği ortadan kalktı. Aksi eğilim, yani toplumun tüm sorun, beklenti ve kaygılarının olduğu gibi okula yansıması artık daha ağır basmakta. Peki okulun topluma mesafeli olması ne demek? Bu bir tür elitizm değil mi? Cumhuriyetçi-aydınlanmacı çizgi okulu, aydınların topluma bilinç aşılama sürecinin kurumsal dayanağı olarak görür. Bu durumun bilgi teorisi bakımından yarattığı sorunlar bir yana, bilen özne (öğretmen) ile cahil halk (öğrenci) arasında bir astlık-üstlük ilişkisi yarattığı ve dolayısıyla okulun toplum mühendisliği enstrümanı olarak kullanılmasının antidemokratik politik iklimi tahkim ettiği doğru. Ama okulun toplumdan farklılaştığı alan, bağlam ve imkânlarının korunmaması hâlinde eğitim kurumlarının işlevsizleşeceği de açık. Okul her zaman aile, ekonomi, kültür ve mahalleye karşı veya ondan farklı bir sosyalleşme alanı oldu. Disiplin, saygı, zorlama ve kurallardan bağımsız bir eğitim hayatı, okulların piyasaya ve topluma teslim edilmesi anlamına geliyor. İşte Türkiye’deki temel sorun bu.

    Armağan Öztürk yazdı: Okulun toplumu dönüştürdüğü bir eğitim sisteminden toplumun okulu dönüştürdüğü bir ülkeye
    Armağan Öztürk yazdı: Okulun toplumu dönüştürdüğü bir eğitim sisteminden toplumun okulu dönüştürdüğü bir ülkeye

    Okullar kapitalizimle eklemlendikçe ekonomik ilişkilerdeki tüm sorunların olduğu gibi okula yansıdığına tanıklık ediyoruz. Velilerden toplanan zorunlu (gönüllü) bağışlar, okulun temizlik ve güvenlik hizmetlerinin bağışlarla karşılanması, devletin verdiği bedava kitapların kullanılmaması, öğretmenlerin paralı yardımcı kitapları tüm öğrenciler için zorunlu hâle getirmesi, tek tip üniformanın sınıfsal eşitsizlikleri daha da görünür hâle getiren serbest kıyafet rejimi lehine terk edilmesi, servis ücretleri, özel okullara aktarılan kamu kaynakları, pahalı kantinler, öğrencilerin beslenme ihtiyaçlarının özel bir sorun olarak algılanması ve devletin bu konuda kamusal sorumluluk üstlenmekten kaçınması gibi sayısız tartışma konusu, okulun fazlasıyla kapitalizme, zorunluluklar alanı ve meta ilişkilerine yaklaştığını gösteriyor. Toplum ne sıkıntı çekiyorsa okul da aynı sorunlarla boğuşuyor. Oysa okul ailenin, piyasanın ve sivil toplumun bize veremediği alternatif bir bakış açısı ve deneyim alanına ihtiyacımız olduğu için var. Fakir aile çocukları zenginlerle eşit şartlarda eğitim fırsatını kamusal eğitim sayesinde elde etti mesela. Çocuğun ailede ve toplumda yaşadığı yoksunluk ve yoksulluğu aynen okulda da deneyimlemesi eğitim sistemini çökertir. Kullandığımız argümanı yeniden formüle ederek altını bir kez daha çizelim: Okul toplumdan uzak olmalı derken elitist bir eğitim sistemini savunmuyoruz. Bu arada başka bir tartışmanın konusu ama, elitizm, yüksek kültür ve yarışma olmadan eğitimde başarı sağlamak imkânsız. Bizim burada ileri sürdüğümüz temel tez, bireylerin zihinsel gelişimleri açısından aile, sivil toplum ve ekonomideki deneyim alanlarından farklı bir okul düzenine ihtiyacımız olduğu şeklindedir. Çocuklar okula geldiklerinde aile ve mahallelerindeki hâkim kültürün dışına çıkabilmeli.

    Okulun topluma mesafesi elbette sadece ekonomik bir mesele değil. Medya, sosyal medya, devlet ve siyaset de okul sistemi içinde minimize edilmeli. Herkesin her şeyi sosyal medyaya taşıdığı narsist bir sanal gerçeklik düzeyi var. Peki okullar da farkında olmadan bu düzeni yeniden üretiyor olabilir mi? Neredeyse tüm eğitim-öğretim faaliyetlerinin okul yönetimleri, öğretmenler ve öğrenciler tarafından sosyal medyaya taşınması doğru mu mesela? Öğrenciler kitap okumak, birbirleriyle konuşmak veya oyun oynamak yerine telefon ve tabletlere kendilerini kaptırmış durumda. Okulda yaşanan pek çok iyi şeyi kitle iletişim platformlarına taşıdığımızda biz de bu dijitalleşme sürecine katkı sunuyoruz. Nasıl ki kapitalizimle okul arasındaki eklemlenme düzeyi arttıkça eğitim işlevsiz hâle geliyorsa, benzer bir sorun popüler kültürün öğrenci, öğretmen ve veliler üzerindeki etkisi bakımından da söz konusu.

    Sonuç olarak okulda yalıtılmış bir gerçeklik alanı yaratmak zorundayız. Piyasa, popüler kültür, ideoloji, aile ve mahallenin okulun şekillendirilmesindeki artan etkisi sınırlanmazsa okul içi şiddet, çocuk çeteleri, akran zorbalığı, öğrencilerde dikkat eksikliği ve değer yoksunluğu kaçınılmaz eğitim olguları hâline gelecek.

    Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

    Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.