2023 seçimleri her bakımından büyük bir kırılmaya yol açtı. Çünkü 2018’de kurumsallaşan başkanlık sistemini Erdoğan AKP’siyle birlikte tasfiye etme planı başarısızlıkla sonuçlandı. Muhalefet o seçimlere Kılıçdaroğlu: Parlamenter Sistem özdeşliğiyle girdi. Karşılarında ise Erdoğan: Başkanlık Sistemi formülü vardı. Seçim ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. Hem başkanlık hem de Meclis Cumhur İttifakı’nda kaldı. Muhalif kesimlerin iç asabiye düzeyi ve iktidarın değişebileceğine yönelik kolektif umut o günden bugüne asla 2023 seviyesini göremedi. CHP bir yerel seçim başarısına imza atsa da, bahsi geçen kazanım diğer muhalefet partilerinin tükenmesi pahasına gerçekleşti. Bugünün Türkiye’sinde ise bambaşka bir siyasal iklim var.
Çok az kişi CHP elitleri kadar iyimser
Kürt hareketi çözüm süreci umuduyla iktidarın yörüngesine girmiş durumda. DEM, Cumhur İttifakı’nın parçası değil şüphesiz ki. Ama çözüm süreci devam ettiği müddetçe Kürt siyasetinden AKP-MHP bloğunu karşısına alacak bir radikalleşme beklemek imkansız. Milliyetçi muhalif partiler ise dağınık bir görünüm sergiliyor. Üstelik sağ muhalefetle CHP arasında sürdürülebilir, kalıcı ve ciddi bir ilişki yok. Özgür Özel liderliği, seçim sandığı geldiğinde Erdoğan AKP’sinin yenileceği savında ısrarcı. Ancak çok az kişi CHP elitleri kadar iyimser. Bir sonraki seçimlerin şimdiden kaybedildiği havası ve apolitikleşme, muhalif kesimler arasında dalga dalga yayılıyor.
Durduğumuz yeri güneşin doğuşundan önceki zifiri karanlık noktası olarak görüp yeni bir politik stratejiyle yola devam etmek gerekli. Açık olan şey şu: AKP-MHP ittifakı devam ettiği ve Erdoğan aday olabildiği sürece Türkiye’de başkanlık sistemi koşulları devam edecek. Dahası ülkede çok güçlü bir karizmatik siyasetçi talebi var. Yani başkanlık sisteminin kaderi hiç de AKP ve Erdoğan’a bağlı olmayabilir. Kağıt üstünde hâlâ ana muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu’nun ateşli bir Parlamenter Sistem taraftarı olmadığını hepimiz biliyoruz. Yavaş’ın kuvvetler ayrılığı ve Parlamenter Sistem gibi hususlarda çok hassas olduğu doğru. Ama Erdoğan ve İmamoğlu dahil olmak üzere Türk siyasetinin büyük bir kısmında gücü bir yerde, liderde, partide ve merkezde toplama eğilimi ağır basıyor. Sağ siyasal sosyolojinin çoğunlukçu siyaset eğilimi zamanın dayattığı koşullarla, yani popülizmle birlikte değerlendirildiğinde başkanlıktan dönüş daha da zora girmekte.
Muhalefetin yeni bir liderliğe, liderlik inşa edilirken hükümet sistemi ile merkez-yerel ilişkileri gibi konularda alternatif bir bakış açısına ihtiyacı var. Mesela merkez karşısında yereli güçlendirmek hem kamu yönetimini daha verimli hale getirecek hem de çoğunlukçu siyaseti çoğulculuk lehine gerileyecektir. Ancak Kürt ayrılıkçı hareketi tam anlamıyla silah bırakmadığı için yerelliği savunmak hiç de kolay değil. Çünkü ulus devletin merkeziyetçi formu ile ulusal bütünlük birbirine sıkı sıkıya bağlı.
Bu noktada ulus devletimizi inşa ederken örnek aldığımız Fransa’yı daha güncel bir şekilde takip edebiliriz. Şöyle ki, Fransa illerde konseyler kurarak merkez ve yerel aktörleri organik bir ilişki içinde bir arada getirdi. Dahası iki kanatlı Meclisin, ikinci kanadı olan Senato belediye başkanlarından oluşuyor. Yani Fransa’daki merkezin kurucu nitelikteki kurumlarından biri doğrudan yerel temsille şekillenmiş durumda. Türkiye’den neden kimsenin aklına vali ve belediye başkanının birlikte görev yaptığı il konseyleri kurmak ve (veya) belediye başkanlarını parlamento üyesi olarak Ankara’ya göndermek gelmiyor?
Muhalefet Yeni Türkiye koşullarında yeni bir hukuk politik önermeli
Başkanlık sistemi bakımından da pragmatik ve akışkan bir dili benimseyebiliriz. Çünkü bu sistem kendiliğinden kötü veya yanlış bir model değil. Türkiye’deki uygulamayı reforme etmek için tüm sistemi baştan sonra yıkmaya gerek yok. Sadece Meclis’in seçim tarihi ile başkanın seçimini aynı günde yapmayıp, meclis ile başkanı seçen iradeyi birbirinden zamanda ayrıştırdığımızda bile devrimci bir değişime yol açabiliriz. Yasamanın yürütmeyi dengelemesi için iki kurumun halk tarafından farklı zamanlarda seçilmesine olanak sağlamamız yeterli. Dahası mahkemelerde jüri uygulaması, yüksek düzey yargıç ve savcıların halk tarafından seçilmesi, vatandaşların Meclis’e kanun önerisi sunabilmesi, hatta kanunlar için son onayı dijital demokrasi aracılığıyla halkın vermesi gibi öneriler gündeme getirilebilir. Bu son hatırlatmalar bağlamında rahatlıkla diyebiliriz ki, başkanlık sistemi demokrasinin radikalleşmesi ve katılımcı demokrasiyle birlikte savunabilir.
Sonuç olarak, muhalefet eski Türkiye’nin bir daha geri gelmeyeceğini kabul edip Yeni Türkiye koşullarında yeni bir hukuk politik önermeli. Belki de bu yolla kutuplaşma seviyesini aşağı çekip seçmenlerin mahalle baskısı olmadan daha rasyonel kararlar almasını sağlayabilecek bir iklime olanak tanıyabiliriz.












