Onur Alp Yılmaz yazdı: Başarısız bir Habermas imitasyonu olan Abdullah Öcalan’ı Habermas’la yargılamak

Öcalan’ın bugünlerde adeta bir “demokrasi kuramcısı” olarak yeniden inşa edilmesi hem kendi metinlerinin içsel tutarsızlığını hem de PKK’nın kırk yıllık pratiklerini görmezden gelen bir kurgu. Bu anlatı, onun otoriter ideolojisini demokratik bir geleneğin içine yerleştirmeye çalışan post-hoc bir makyaj girişimi. (1) 

Öyle ki Öcalan’ın son metinlerinde kullandığı “demokrasi dili” ve “müzakereci demokrasi” gibi kavramlar, Habermas’tan mülhem. Ancak meselenin özüne inince işin rengi pek de öyle değil. Yani Öcalan’ın yaklaşımının hem teoride hem de pratikteki özü Habermas’ın demokrasi teorisinin çok uzağında. 

Gülistan Kılıç Koçyiğit’in İmralı görüşmesine dair uzun anlatısı, Habermas’ın tarif ettiği demokratik kamusallıkla yan yana konduğunda bambaşka bir düzeni açığa çıkarıyor. Bu düzen, kamusal tartışmanın yataylığıyla değil, önderlik kültünün dikey hiyerarşisiyle işleyen; demokratik temsilin çoğulluğu ile değil, tek temsil iddiası ile kurulan; toplumsal katılımın açıklığı ile değil, kapalı bir müzakere sahnesiyle yürüyen bir siyasal mimariye işaret ediyor.

Habermas’ın iletişimsel akıl dediği şey, eşit öznelerin karşılıklı rasyonel tartışma yürütebildiği bir alanı gerektirir. Oysa Koçyiğit’in aktardığı görüşme, baştan sona bir “ikna olma” ve “ikna etme” diliyle kurulmuş. Heyetin adaya gidişi, Öcalan’ın salona girişi, “her bir cümlesinin programatik nitelikte olduğu” vurguları, komisyon üyelerinin “tatmin olduklarını” söylemesi… Bunların tamamı iletişimsel bir müzakere değil, “önderliğin” kutsallaştırılması için ortaya konan tiyatral bir söyleme işaret ediyor. 

Yani görüşme, farklı perspektiflerin birbiriyle karşılaşması değil, “önderliğin zaten hazır olan doğrularını” dinleme, onları teyit etme ve merkeze alma pratiğine dönüşüyor. Habermas’ın kamusal alanı ise böyle işlemez. Onun tasavvuru kamusal aklı, eleştirel mesafeyi ve karşılıklı sınama yetisini içerir. Oysa İmralı anlatısında eleştiri yok, sınama yok, ortak akıl arayışı yok. Sadece “önderin” sunduğu çerçevenin heyet tarafından içselleştirilmesi ve kutsanması var.

Daha çarpıcı olan ise temsil meselesinin nasıl kurulduğu. Koçyiğit’in sözlerinde “sürecin baş aktörü”, “barışın mimarı”, “çözümün asli muhatabı” gibi ifadeler tekrar tekrar kullanılıyor. Bu sıfatların normatif bir niteliği yok. Daha da vahimi, bunlar demokrasinin asgari koşulu olan demokratik temsil ilişkisini itaatle ikame ediyor. 

Diğer yandan Habermas’ın çoğulcu demokrasi anlayışında temsil, kamusal alanın farklı aktörleri tarafından meşrulaştırılır. Buradaki temsil ise toplumun iç çeşitliliğinden değil, tek bir kişinin otoritesinden türetiliyor. 

DEM Parti’nin aldığı 4,8 milyon oyun temsil hakkının, seçilmiş siyasetçilerden çok İmralı’daki bir kişiye devredilmesi, demokratik temsil zincirini tersyüz ediyor. Seçmen-temsilci-müzakere hattı yerine, Kürtler-Öcalan-devlet şeklinde patrimonyal bir siyasi ilişki kuruluyor. Üstelik DEM’in oy alamadığı, sayıca daha büyük olan milyonlarca Kürt seçmenin siyasal iradesi de Öcalan’ın hiyerarşisi içinde eritilmeye çalışılıyor. 

Çoğulculuk tamamen buharlaşırken elimizde tek aktörlü temsil mühendisliğinden başka bir şey kalmıyor. Başka bir ifadeyle, DEM Parti’nin aldığı oy oranı, Türkiye’deki Kürtlerin siyasi çeşitliliği, farklı eğilimler, farklı örgütlenmeler… Tümü bu tekil figürün kerameti kendinden menkul temsil yetkisi içinde eritiliyor.

Ayrıca Habermas demokrasiyi bireyin özerkliğine, özgür tartışmaya ve karşılıklılık ilkesine dayandırır. Öcalan’ın teorik çerçevesi ise bireyi değil, kolektif kimliği merkeze alır. “Kürt halkı”, “toplum”, “komün” gibi soyutlaştırılmış varlıklar, bireyin önüne geçirilir. 

Böyle olunca haklar da bireysel öznellikten değil, bu kolektif kimliğin adına, yine yukarıdan aşağıya bir dikey hiyerarşiyle tanımlanan -daha doğru bir ifadeyle atanan- görevlerden türetilir. Bu, Habermasyan anlamda demokrasinin zemini değil; kolektif iradenin “önderlik” tarafından tanımlandığı, özgürlüğün de bu tanımlamaya uyumla ölçüldüğü bir siyasal antropolojidir.

Pratikte bunun nasıl işlediği bellidir: PKK çizgisinin dışında siyaset yapan herhangi bir Kürt aktör, hemen “sapkın”, “hain” ve “gayri meşru” ilan edilir. Demokratik siyaset değil, adeta dogmatik bir ortodoksi vardır ve bu ortodoksiye iman etmek zorunludur. DEM’in Öcalan’ı tek muhatap göstermesi de bu ideolojik ortodoksiyi siyasi düzleme taşımaktan ibarettir. 

Sonuçta ortaya çıkan tablo itibarıyla Öcalan sadece DEM’e oy verenlerin de değil, ona oy vermeyen, başka siyasal aktörlerden yana irade ortaya koyan milyonlarca Kürdün de tek temsilcisi olarak sunulmaktadır. Bu hem temsil ilkesine aykırıdır hem de toplumun çokluğunu tek bir kişiye indirgeyen anti-demokratik bir yaklaşımdır.

Bu, çoğulculuğun değil, kolektif kimliğin tek kişide cisimleştirildiği anti-demokratik temsil anlayışının tipik bir örneği. Habermasyan biçimde ifade etmek gerekirse bu kurguda temsil, kamusal rızadan değil, “önderliğin” iddia ettiği yine kerameti kendinden menkul “konumsal doğruluk”tan türetiliyor.

Röportajın tamamında demokratikleşme ve “demokratik toplum inşası” sık sık anılsa da bu kavramların içerikleri sürekli aynı merkeze geri dönüyor: Devletin demokratik dönüşümü, toplumun örgütlenmesi, komünler, meclisler, sivil toplum… 

Ancak tüm bu kavramlar, demokratik eylemin özneleri olan bireylerin konuşmasıyla değil, Öcalan’ın bu özneler adına kurduğu teorik çerçeveyle anlatılıyor. Demokrasi bir süreç değil, bir liderlik vizyonunun gerçekleşme zemini gibi sunuluyor. Adeta “üstün” Öcalan’ın hepimize, “biz kusurlu faniler”e bahşettiği bir lütuf gibi… 

Habermas’ın gözünde demokrasiyi değerli yapan ise bu kavramların nasıl tanımlandığı kadar, bu tanımları kimin yaptığıdır. Bir toplum kendi geleceğini kendi müzakeresiyle kurmadığı sürece, “demokratik toplum” ifadesi, ne kadar sık kullanılırsa kullanılsın, iletişimsel bir meşruiyet üretemez. Bu açıdan bu röportajda aktarılan kadarıyla Öcalan için demokrasi, toplumsal müzakerenin alanı değil. Onun için demokrasi, “önderlik” merkezli bir siyasal projenin kendisine meşruiyet devşirdiği retorik bir çerçeveden ibaret. 

CHP’ye dair bölüm ise röportajın en evlere şenlik bölümlerinden biri. Öyle ki bu kısım bu yazıda anlattığım temsil ilişkisinin oy oranından kimliğe ya da özcülüğe dönüştürülme çabasının en çarpıcı örneklerinden birine işaret ediyor. Koçyiğit’in aktardığına göre Öcalan CHP’yi birinci parti olduğu için değil ya da başına tüm bunlar gelirken yine de sürece destek verdiği için değil de “kurucu parti olduğu için” önemsiyor. Bu ayrım, Habermasçı bir perspektiften bakıldığında oldukça açıklayıcı. 

Demokratik bir rejimde meşruiyet halkın bugünkü iradesinden ve onu her an yeniden üretmesinden doğar. Öcalan’ın CHP’yi bugünkü siyasal temsilinden değil de tarihsel devlet kuruculuğundan dolayı muhatap almak istemesi, süreci toplumsal müzakere alanından çıkarıp devletin tarihsel sürekliliği üzerinden kurulan bir elitler-arası diyaloga dönüştürüyor. Yani kurucu Türk tarafı olarak CHP, “kurucu Kürt tarafı” olarak Öcalan… 

Böyle bir kurguda toplum, çoğulluk, farklı talepler, farklı özneler, itirazlar, kamusal tartışmalar eriyor ve geriye sadece “kurucu iradelerin” üzerinde yükselecek bir siyasal mimari kalıyor. Bu, toplumun siyasete katılımının değil, toplum adına konuşacak blokların ve onlar adına konuşmaya yetkili kılınmış “önderlerin” belirlenmesinin siyasetidir. Ya da zaten çoktan belirlenmiş olanın topluma pazarlanması siyaseti… 

Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: İmralı görüşmesi, Habermas’ın tarif ettiği anlamda ne demokratik bir müzakere sürecidir ne de kamusal alanın genişlemesi. Aksine süreç, toplumdan ziyade siyasi elitler ve “önderlik” arasında örülen, temsili çoğullaştırmak yerine merkezileştiren, eleştirel tartışmayı değil dayatmayı esas alan bir siyasal mimariye işaret ediyor. 

Sözün özü röportaj, Öcalan etrafında örülen “demokratikleşme teorisi dâhisi” imajını imha ederken, tam tersine demokrasiyi kendi liderlik pozisyonunu yeniden kurmak ve tahkim etmek için araçsallaştırdığını da çok berrak bir şekilde gösteriyor.

  1. Post-hoc: Bir şeyi olduğu gibi değil, sonradan yaratılan bir çerçeveye uydurarak yorumlamak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.