Batı Şeria’daki gündelik yaşam üzerine kurgu-dışı bir kitapla 2024 Pulitzer Ödülü’nü alan Nathan Thrall Kudüs’te yaşıyor. Trump’ın planı yürürlüğe girdikten bir ay sonra Le Monde gazetesinden Valentine Faure ile yaptığı söyleşide, yaşananları tahlil ediyor. Haldun Bayrı sizler için Türkçeye çevirdi.

Amerikalı gazeteci ve deneme yazarı Nathan Thrall 2011’den beri Kudüs’te yaşıyor. Uluslararası Kriz Grubu’nun (International Crisis Group – ISG) İsrail-Arap programının eski sorumlusu. Görevinden istifâ ettikten sonra, İsrail ve Filistin’deki durumu dönüştürmek umuduyla yazdığı ve işgal altındaki Batı Şeria’daki gündelik yaşamı tasvir ettiği kurgu-dışı kitap Abid Selame’nin Hayatından Bir Gün: Kudüs Trajedisinin Anatomisi (çev.: Şuhedanur Hacıalioğlu, Ketebe Yay., 2025; İng.: A Day in the Life of Abed Salama: A Palestine Story) ile 2024 Pulitzer Ödülü’nü kazandı.
- 13 Ekim’de İsrailli rehînelerin dönüşünü sağlayan Gazze Şeridi’ndeki ateşkes antlaşmasından birkaç hafta sonra, durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Söylenecek ilk şey, bunun barış olmadığıdır. İsrail ateşkesten beri Gazze’de yaklaşık 250 Filistinli’yi öldürdü. Hâlâ Filistin topraklarının %53’ünü işgal ediyor. Bu plandaki hiçbir şey İsrail Devleti’nin artakalan %47’yi öldürmeye son vermesini de telkin etmiyor.
En büyük korkum –ki bu da doğrulanıyor gibi– ateşkes antlaşmasının gözleri başka tarafa çevirmesi, İsrail’le yeniden normal ilişkilerin kurulması ve sözüm ona “sükûnete dönüş”ün kutlanmasıdır. Ama sözü edilen o “sükûnet”, Filistinliler’in boyun eğdiği bir durum: Ne mahkemesi görülen ne iddianâmesi yazılan binlerce kişi tutuklandı, insanlar toplu olarak yerlerinden kovuldular; her gün cinâyetler işleniyor, topraklara el konuluyor, yer değiştirmeler çok sıkı denetleniyor, gecenin kör vaktinde çocuklar tutuklanıyor.
Yaşadıkları yere –Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs ya da İsrail– göre değişen haklar tanınıyor Filistinliler’e; ama her halükârda Yahudiler’den az hakları var ve çoğunluğu temel yurttaşlık haklarından yararlanamıyor. Bence böyle bir durum demokratik diye nitelenemez.
Bugün, ateşkesle birlikte, İsrailli silâh îmâlâtçıları savaş sırasındakinden de fazla sözleşmeler yapmaya hazırlanıyorlar: İsrailli şirket Rafael kısa süre önce Alman ordusuna 2 milyar dolarlık [1,7 milyar euro] füze ihrâcâtı için bir sözleşme imzâladı. Dolayısıyla benim gördüğüm, hiç barış falan olmadığı; üstelik, artık Gazze Şeridi’nin yarısından fazlasının denetimini ele geçirmiş olan İbrânî devletine yayılmacı projesinde desteğini artırmaya hazırlanan bir dünya görüyorum ben.
- Savaştan önceki duruma nazaran güçler dengesinde nasıl bir evrim görüyorsunuz?
Değişimden ziyâde bir devamlılık görüyorum. İsrailliler Filistinliler’i sonsuza dek egemenlikleri altına almayı ve onlara ne eşit haklar ne bir devlet vermeyi bugün daha da kendilerine hak görüyorlar. Filistin’in bağımsızlığına karşı çıkanlar bugün çoğunlukta.
Eylül ayında, Knesset’teki [İsrail Parlamentosu] en sol Siyonist partinin başkanı, İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkan Yardımcısı Yair Golan bile, Fransa’nın Filistin’i tanımasını kınadı ve “Bir Filistin devletinden bahsetmek, İsrail nazarında hakîkaten yıkıcılıktır” dedi.
İsrailliler bir çelişki içinde yaşıyorlar: Bir yandan, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısının “başarıya ulaşması”nın gösterdiği gibi, devletin kırılgan olduğuna inanıyorlar; diğer yandan ise, İran, Lübnan ve Gazze’ye karşı harekâtların gösterdiği gibi, İsrail’in bölgesel bir süper güç olduğuna inanıyorlar. Duruma göre bu fikirlerin biri hükmediyor; ama iki fikir de İsrail toplumunda çok yaygın.
Kendini tehdit altında hissetmek, baskıcı toplumlarda çok görülen bir özelliktir. ABD’de Başkan Thomas Jefferson [1743-1826] köleciliği de benzer sözlerle haklı gösteriyordu: “Kurdu kulaklarından tutmuş durumdayız ve onu kesinlikle tutamayız da bırakamayız da.” Apartheid’ın/Irk ayrımcılığının uygulandığı Güney Afrika’da, hükûmet Siyah çoğunluğun Beyazlar’ı denize dökmek istediğini ileri sürmekteydi. Bir başka halkı baskı altında tuttuğunuzda, baş gerekçelerden biri dâima, eğer baskı azaltılırsa onların bizi öldüreceğidir.
- Kudüs’te, çatışmaların çözüme kavuşturulmasına uğraşan bir sivil toplum kuruluşu olan Uluslararası Kriz Grubu ICG’nin İsrail-Arap programını yönetmiştiniz. Neden istifâ ettiniz?
ICG önemli bir çalışma yapıyor, ama İsrail-Filistin’deki değişim teorileri dikeydir: İyi belgelerle donatılmış ve sâhaya dayalı raporlar yazarak, diplomatları, gazetecileri ve diğer anahtar aktörleri, yaklaşımlarını değiştirmeye iknâ edebileceklerine inanıyorlar.
Benim saptadığım ise, iknâ olsalar bile, politika ya da söylem değiştirecekleri anlamına gelmiyor bu. Sâdece kamuoyundaki hakîkî bir değişim, tutumlarını gözden geçirmek zorunda bırakabilir onları. Toplumda bu türden dönüşümler çok zaman alır. Ama başka yol görmüyorum. Bu yüzden daha geniş bir kamuoyuna ulaşabilen anlatılara yönelmenin zamânımı daha iyi değerlendirmek olduğu sonucuna vardım.

- Savaş İsrail’in imajını köklü bir biçimde değiştirmedi mi?
İsrail’in dünya kamuoyunda saygınlığının azaldığı açık. Devlete karşı herkeste bir öfke ve infial var; ayrıca o devletin politikasının ve İsrail-Filistin çatışması târihinin gerçeklikleri hakkında da artan bir bilinçlenme var. Bu inkâr edilemez.
Fakat hükûmetlerin politikalarında anlamlı bir değişim oldu mu? Katiyetle olmadı. İsrail’in yayılmacı politikalarını sınırlamak için en basit önlem, kolonilerden gelen ürünlerin ithâlâtını yasaklamak olurdu. Avrupa’da bu konuda yasa tasarılarının ortaya çıkması için, Gazze’de yaklaşık 60 bin kişinin öldüğünün açıklanması gerekti. Bugün bile, kolonilerden gelen ürünleri yasaklayan resmî bir Avrupa politikası hâlâ ulaşılmaz durumda.
- Nasıl açıklıyorsunuz bunu?
Çok derinlerde yatan ve gerçeklikten bütünüyle kopuk önyargılardan geliyor bu. O önyargıların biri, 1967 sınırları içindeki İsrail’in bir demokrasi olduğu, sınırların dışındakinin ise geçici bir işgal olduğudur.
Ama herkes ayan beyan bilmektedir ki, elli sekiz yıldır süren o işgal geçici değildir. Üstelik devletin “dışında” olan bir olay da değildir. Hakîkat, bütün o topraklarda tek bir egemenin olduğudur: İsrail Devleti.
On Yahudi İsrailli’den biri işgal altındaki topraklarda yaşamaktadır. Yüksek Mahkeme yargıçları, bakanlar, Knesset’teki milletvekilleri, şirket yöneticileri kolonilerde yaşamaktadır. Kolonilerdeki evlerinden İsrail’deki işlerine gittikleri zaman, uluslararası bir sınır geçmezler — banliyöden şehir merkezine giden herhangi birinden farkları yoktur. Kolonilerinde, İsrail’in itfâiye kamyonları, İsrail polisinin karakolları, klinikler, okullar, alışveriş merkezleri, İsrailli dağıtım zincirleri vardır. İsrail’dedirler. Gerçeklik, İsrail’in işgal altındaki toprakları massetmiş olduğudur.








