Vahap Coşkun ile söyleşi: Hangi parti seçmeni sürece nasıl bakıyor, ne istiyor, ne istemiyor? 

Panorama TR’nin Kasım 2025 araştırmasının sonuçlarını yorumlayan Doç. Dr. Vahap Coşkun, “seçmenler sürece nasıl bakıyor, ne istiyor, ne istemiyor?” sorusunu Ruşen Çakır’a değerlendirdi.

Ruşen Çakır’a konuk olan Vahap Coşkun Panorama TR’nin Kasım 2025 araştırma sonuçlarını değerlendirdi. Coşkun sonuçları değerlendirirken toplumdaki ayrışmanın etnik köken ve siyasal kimlik temelli belirginleştiğini söyledi

Vahap Coşkun ile söyleşi: Hangi parti seçmeni sürece nasıl bakıyor, ne istiyor, ne istemiyor? 
Seçmenler sürece nasıl bakıyor, ne istiyor, ne istemiyor? Ruşen Çakır & Vahap Coşkun.

Çözüm sürecinin ikinci aşamasına geçilebilmesi için hem hukuki düzenlemeler hem de siyasal cesaretin gerektiğini belirten Vahap Coşkun, “Toplumun yarısından fazlası Kürt meselesi yok diyor. Çünkü yıllardır bu söylem tekrarlandı” dedi. Coşkun sözlerini şöyle sürdürdü: 

“Biz bir şeyi yanlış yapmıyoruz. Türkiye’de hem toplumsal hem siyasal hayat ‘Kürt meselesi yoktur’ söylemi üzerine kuruldu. Vatandaşlar da bu söylemi benimsiyor ama etnik aidiyetler burada belirleyici. Türkler arasında ‘sorun yoktur’ oranı çok yüksekken, Kürtlerde tablo tamamen tersine dönüyor.” 

CHP seçmeninin Kürtler ile eşitlik konusunda diğer muhalefet tabanlarına göre daha yakın pozisyonda durduğunu söyleyen Coşkun, “CHP öteden beri Kürt meselesinin varlığını kabul ediyor ama bence daha belirleyici olan CHP’nin son yıllarda yaşadığı baskılar. Mart ayından bu yana partinin maruz kaldığı uygulamalar, CHP seçmenini eşitlik meselesine daha duyarlı hale getirdi” diye konuştu. 

CHP sürece neden destek vermiyor? 

Ruşen Çakır’ın “CHP sürece neden destek vermiyor?” sorusuna Coşkun şu yanıtı verdi: 

“CHP seçmeninin çoğunluğu bu sürecin Erdoğan’ı yeniden cumhurbaşkanı yapacak bir zemin oluşturacağından endişeli. İkinci olarak, belediye başkanları tutuklanırken, adayları içerideyken, partinin hukuki olarak çalışamaz hale geldiği bir ortamda iktidara fayda sağlayacak bir süreci neden destekleyelim diye düşünüyorlar.” 

Sürece en yüksek desteğin DEM Parti seçmeninden geldiğini, fakat aynı seçmelerin sürecin gidişatını başarısız bulduğunu vurgulayan Coşkun, “Üçte iki oranında destek var ama yürütülüşten memnuniyet çok düşük. Çünkü beklenen adımlar atılmadı. Örneğin yasal çerçevenin Meclis’e gelmesi gerekiyordu, gelmedi. PKK’nın silah bırakmasının kısa sürede tamamlanacağı beklentisi yaratıldı ama gerçekleşmedi” dedi. 

Vahap Coşkun, İmralı’ya heyet gitmesine toplumun neden karşı çıktığına dair şu değerlendirmeyi yaptı: 

“Öcalan’la ilgili bir soruya çoğunluk tarafından olumlu yanıt almak mümkün değil. DEM Parti hariç tüm tabanlar olumsuz bakıyor ama bu giden partilere bir maliyet çıkarmaz. AKP seçmeni, MHP seçmeni ya da CHP seçmeni sırf bu yüzden partisini terk etmez.” 


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Panorama TR‘nin Kasım 2025 araştırmasının direktörü Hatem Ete ile konuştuk ve yayınladık. Hemen ardından, o raporun ODAK noktası olan PKK’nın silahsızlandırılması bölümünü hazırlayan Doçent Vahap Coşkun’la bu konuyu konuşmak istiyoruz. Vahap, merhaba.

Vahap Coşkun: Merhaba Ruşen abi.

Ruşen Çakır: Şimdi raporda önemli bir yer, senin bu odak çalışmasına ayrılmış. Çok sayıda yöneltilmiş soru var. Ve o sorulara bir bütün olarak bakıldığında, Türkiye’de vatandaşların yarıdan fazlası Kürt sorunu olduğuna inanmıyor, ayrımcılık olduğuna inanmıyor. Böyle devam ediyor. Peki, biz mi bir şeyi yanlış yapıyoruz?

Vahap Coşkun: Yok, aslında biz bir şeyi yanlış yapmıyoruz da tabii sürekli olarak bir Kürt meselesinin olmadığı üzerinden yürüyen hem toplumsal hayat hem de bir siyasal hayat var. Dolayısıyla bu toplumsal ve siyasal hayatın içerisinde yaşayan vatandaşlar da bu söylemi genel itibarıyla kabul ediyorlar. Bu senin söylediğin konuda abi, şöyle önemli bir husus var: Bir kere, etnik aidiyetler ve siyasal aidiyetler bu soruya cevap vermekte çok belirleyici. Yani örneğin Türk olarak kendisini ifade edenlere sorduğunuzda, yüksek oranda Türkiye’de bir Kürt sorununun olmadığını, herhangi bir ayrımcılık meselesinin bulunmadığını ve Türkiye’de bütün vatandaşlar arasında bir eşitliğin olduğunu ifade ediyorlar. Fakat dönüp bir de bunu Kürtlere sorduğumuzda rakamlar muazzam bir şekilde farklılaşıyor. Orada ise mesela Kürtlerin %70’i bir Kürt sorununun olduğunu, %42’si ayrımcılığa uğradığını, %30’u ise Türkler ile Kürtler arasında herhangi bir şekilde bir eşitliğin bulunmadığını ifade ediyorlar. Dolayısıyla bu açıdan baktığımızda, kendisini Türk olarak ifade edenler açısından bir Kürt meselesi yok ve bununla ilgili herhangi bir problem yaşanmıyor. Buna mukabil, Kürtlere sorduğumuzda ise çok yakıcı bir Kürt meselesi var ve bunun bir an önce çözülmesi gerektiği noktasında da mutlak bir kanaatleri var. Bence ODAK’taki sorduğumuz diğer sorular da bu temel üzerine inşa ediliyor. Bir Kürt meselesi olduğunu düşündüğü için Kürtler, bu Kürt meselesinin ilk etapta en azından silah boyutunu ortadan kaldıracak olan bu çözüm sürecine çok daha fazla sahip çıkıyorlar, çok daha fazla bir şekilde onu korumacı bir tavır içerisine giriyorlar. Ama Türkler ise bir Kürt meselesinin olduğunu düşünmediği için yine çözüm sürecini gerek sahiplenmede gerekse bunun ilerletilmesi noktasında mutlak ve keskin bir tavır sergiliyorlar.

Ruşen Çakır: Onlara geleceğim. Çünkü o çok kritik bir nokta. Ama önce şuna da bir bakalım. Mesela şu anda önümde tablolardan birisi var. Partilere göre dağılıma baktığımda, “Kürt Türk eşit mi?” diye sorulduğunda; “Her zaman eşit,” “çoğunlukla eşit,” “bazen eşit,” “hiçbir zaman eşit değil” gibi seçeneklere baktığımızda, şimdi DEM Parti’nin “her zaman eşit” cevabı %17. Tamam, bunu anlıyoruz. Çünkü Kürt seçmen. Ama mesela baktığımda MHP ile İYİ Parti, sonra AK Parti ve CHP %52 mesela şey gözüküyor, diğerlerine yakınlaşma. CHP’nin bu konudaki cevaplarının mesela bir AKP’den, MHP’den farklılaşması, Kürt sorununun varlığını daha kabul etmesi mi, yoksa siyasi olarak iktidara muhalif olması mı?

Vahap Coşkun: Yani birkaç faktör var. Bir tanesi, senin de belirttiğin gibi, CHP bir Kürt meselesinin olduğunu söylüyor. Öteden beri söylüyor. Bunun için herhangi bir siyasal program önermese bile, bir Kürt meselesinin varlığını kabul ediyor. Dolayısıyla kendi seçmeni de bu söyleme biraz daha yakın duruyor. Bu önemli. Ama bir de bence daha belirleyici olan, diğer sorularda da ortaya çıkan hususlardan bir tanesi, son dönemlerde CHP’nin yaşadıkları. Yani CHP’nin bir nevi daha önce DEM Partililerin tabi tutuldukları birtakım uygulamalara tabi tutulmaları, onların da bu eşitlik konusunda daha hassas bir noktaya gelmelerine sebebiyet veriyor. AK Partililer veya işte MHP’liler eşitlik konusunda herhangi bir sıkıntının olmadığını çoğunlukla düşünürken, çeşitli sorunlar yaşayan CHP, son özellikle Mart ayından bu yana kadar çeşitli sorunlar yaşayan CHP, onlar orada bir eşitlik probleminin olduğunu düşünmeye başladılar ve burada DEM Parti’ye daha yakın bir çizgiye geldiler.

Ruşen Çakır: Burada tabii ama şimdi süreç söz konusu olduğu zaman bir farklılaşma var. Mesela önümde tablo var. Süreci destekleyen, desteklemeyenler tablosunda AK Parti %81, MHP %70, DEM Parti %87 destek verirken CHP’de %40’a, İYİ Parti’de %22’ye düşüyor. Oradaki duruş, herhalde bu süreci CHP’liler siyasi bir süreç olarak görüyor. Yani iktidarın, Erdoğan’ın elini güçlendirme süreci olarak görüyor.

Vahap Coşkun: Evet. Yani yine bu CHP’nin sürece destek vermesindeki düşük oranın iki sebebi olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi; bu sürecin nihayetinde Erdoğan’ı tekrardan bir cumhurbaşkanlığı adayı yapma ve eğer başarılı olursa bunun Erdoğan’a bir fayda sağlayabileceğine dair CHP seçmeninin en azından bir kısmında olan düşünce, CHP’nin seçmeninin bu sürece destek vermesini engelliyor. İkincisi de yine CHP’nin maruz kalmış olduğu operasyonlar, iktidar tarafından yürütülen bir sürece CHP seçmeninin destek vermesini son derece güçleştiriyor. Yani, ‘‘Bizim belediye başkanlarımız içeriye alınırken, cumhurbaşkanı adayımız özgürlüğünden mahrum bırakılırken, parti hukuki birtakım kıskaçlarla çalışamaz hâle getirilirken neden iktidara faydası olabilecek bir sürece katkıda bulunalım?’’ düşüncesi, CHP seçmenlerinin önemli bir kısmında hâkim düşünce. Dolayısıyla burada destek verenlerin oranı düşük çıkıyor, %40 civarında çıkıyor. Ama AK Parti veya MHP’ye baktığımızda, onlar sürecin sahipleri olarak kendi partilerini ve kendi liderlerini gördükleri için bu sürece çok yoğun bir şekilde destek veriyorlar. Mesela MHP’de bu sürece destek %70 oranında, AK Parti’de ise %82 oranında. Bu, aynı zamanda bu tabanın kendi liderlerinin belirlemiş olduğu hattı kabul etme oranının yüksekliğini de gösteriyor. Muhtemelen bir yıl önceki bir dönemde siz MHP seçmenine veya AK Parti seçmenine “Çözüm sürecini destekliyor musunuz?” veya “Bir çözüm sürecinin başlatılmasını istiyor musunuz?” diye sorduğunuzda, bu oranlar çok farklı çıkacaklardı. Ama bir yıllık süreç içerisinde AK Parti de MHP de kendi tabanlarını bu sürece ikna etmiş gibi gözüküyorlar.

Ruşen Çakır: Şimdi sürecin gidişatını sorduğunuzda bir kere şu çıkıyor; neredeyse yarıya yakını olumsuz, yani başarılı bulmuyor yarıya yakını. Ve burada ilginç olan husus, AK Parti ve MHP seçmeni %70-80 arasında başarılı bulurken, DEM Parti’de başarı saptaması yarı yarıya, %53. Yani sürece destek çok yüksek DEM Parti’de ama sürecin gidişatını başarılı bulmuyor. Sanki burada şöyle bir husus var: Devletin şu ana kadar bir adım atmaması, yani komisyon kurma dışında bir adım atmamasından mı kaynaklanıyor bu sence?

Vahap Coşkun: Evet. Yani sürece destek var. Üçte iki oranında bir destek var ama “Bu sürecin yürütülme tarzını başarılı buluyor musunuz?” diye insanlara sorduğumuzda, burada bu destek düşüyor. Başarısız bulanlar %48, başarılı bulanlar %38. On puanlık bir fark burada söz konusu ve toplumun yarıya yakını sürecin yürütülme tarzından rahatsız olduğunu ifade ediyor. Burada siyasal partiler açısından düşündüğümüzde şöyle bir tablo var: Muhtemelen DEM Parti seçmenlerinin beklemiş olduğu birtakım adımların bu süreç içerisinde atılmamış olması. Örneğin, yasal çerçevenin muhtemelen daha önceki bir dönemde hazırlanıp Meclis’in önüne getirilmesi yönünde bir beklenti, bir umut var. Ama bunun sürekli bir şekilde ertelenmiş olmasını veya bugüne kadar gelmiş olmasını DEM Partili seçmenler süreç açısından bir başarısızlık olarak yorumluyorlar. Muhalefet seçmenleri açısından ise belki, zaten bir sonraki soruda onu net bir şekilde göreceğiz, daha sonraki sorularda. Örneğin PKK’nın bugüne kadar silah bırakmasının kendi bekledikleri düzeyde gerçekleşmemesinden kaynaklanan bir memnuniyetsizlik söz konusu. Yani verilen mesaj, bunun çok kısa süre içerisinde bitirileceğine dair bir beklenti yarattı insanlarda. Ama bu gerçekleşmeyince, o zaman sürecin yürütülmesinde birtakım sıkıntıların olduğu düşüncesi hem iktidar seçmenlerinde hem muhalefet seçmenlerinde belirli bir ağırlığa sahip. 

Ruşen Çakır: Zaten bir soru var: “Örgüt silah bırakır mı?” sorusuna büyük bir çoğunluk inanmıyor, öyle değil mi?

Vahap Coşkun: Evet, tabii tabii.

Ruşen Çakır: Hele CHP ve İYİ Parti seçmeninin neredeyse tamamına yakını diyeceğim, ‘‘Bırakmaz’’ diyor.

Vahap Coşkun: Evet. CHP seçmeninin dörtte üçü, %75’i, İYİ Parti seçmeninin ise beşte dördü, %81’i, PKK’nın silah bırakmayacağını düşünüyor. Bu oran, AK Partililerde de %54 civarında çıkıyor. Yani AK Partililerin de yarısı PKK’nın silah bırakacağına şu an itibarıyla inanmıyor. MHP’de bu oran %41, DEM Parti’de ise seçmenin üçte ikisi, PKK’nın silah bırakacağını düşünüyor. Burada siyasal bir ayrımın yanında yine etnik bir ayrım da söz konusu. Örneğin Türklerde PKK’nın silah bırakmasına yönelik olan güven son derece düşük. Yani neredeyse her beş seçmenden sadece birisi PKK’nın silah bırakacağını düşünüyor: %23. Buna mukabil, Kürtlerde ise %54. Yani Kürtlerin yarısından fazlası PKK’nın silah bırakacağını düşünüyor. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi bence Ruşen abi, bir kere çatışmanın çok uzun bir süre sürmüş olması. Yani 41 yıldır süren bir çatışma. Bu yüzden hemen PKK’nın silah bırakacağına insanlar inanmıyorlar. Diğer taraftan, aslında sürecin gereği olan birtakım gelişmeler insanların kafasında soru işaretleri uyandırıyor. Mesela işte PKK Mayıs ayında “Ben silah bıraktım.” diyor. Haziran ayında silahları yakıyor ama Eylül ayına, Ekim ayına gelince “Ben Türkiye’den çekildim.” diyor. O zaman insanlar soruyorlar: “Hani bunlar silah bırakmıştı, bu çekilme nedir?” Veya “Sınır boylarını boşalttım.” diyor. “Bunlar silah bırakmışlardı, sınır boylarını boşaltma nedir?” gibi sorular soruyor. Aslında sürecin içerisinde bunlar doğal bir şey. Yani hemen bir örgüt “Ben silah bırakıyorum.” dediği anda silah bırakmaz. Bunun mekanizmalarının kurulması gerekir, belirli bir süre alır. Ama bunlar topluma yansıdığında, toplumun bu silah bırakma konusundaki şüpheleri, endişeleri artıyor. Bir de tabii genel olarak Türkiye’de Türk toplumunun PKK’ya yönelik çok ama çok büyük bir güvensizliği var. Dolayısıyla onun kısa bir vadede hemen elindeki silahı bırakacağı veya silahı ilkesel bir şekilde terk edeceği yönündeki argümanları şu an itibarıyla büyük bir oranda kabul etmiyor veya buna inanmıyor.

Ruşen Çakır: Şimdi sizin bu araştırma İmralı’ya Meclis heyetinin gitmesinden önce yapılmış ama bu fikir gündemdeyken yapılmış ve sorulmuş.

Vahap Coşkun: Evet.

Ruşen Çakır: “Meclis’ten bir heyet İmralı’ya gidebilir” diyenlerin oranı sadece %28.7. “Gitmemelidir” diyenler %57.4. “Fikrim yok” diyenler %13. Yani %30’a yakın “gidebilir” diyenler var. Ama gitti. Ama CHP gitmedi. Diğer partiler, Yeni Yol grubu da temsilci vermedi. Bayağı tartışmalı bir olay oldu. Ve buradan da bakıldığı zaman gidenler risk aldı. DEM Parti’yi saymıyorum. Çünkü DEM Parti seçmeni zaten “gidilmeli” diyen seçmen. Ama mesela AK Parti ve MHP’de de “gidebilir” diyenlerin oranı %43-45. Yani onlar da tam ikna olmamış. Dolayısıyla AK Parti ve MHP için riskli. CHP’nin mesela “gitmemelidir” diyen seçmeni %72. CHP bu kararıyla kendi seçmeninin taleplerini yerine getirmiş oluyor ama sonuçta bu adım atıldı. Şimdi bu adımın artı ya da eksi siyasi bir bedeli mi olacak bu partilere?

Vahap Coşkun: Yani ben bir bedeli olduğunu düşünmüyorum. Şimdi Öcalan’la ilgili bir soruyu topluma sorduğunuzda, Öcalan’la irtibatlı bir soruyu topluma sorduğunuzda, orada olumlu bir şekilde bir cevap almanın veya çoğunluğu teşkil eden bir cevap almanızın imkân ve ihtimali yok. Yani DEM Parti seçmenini bir tarafa bırakırsanız, geride kalan partilerin tamamı, yani ister muhalefette ister iktidarda yer alsın, bu partilerin tabanları Öcalan’la ilgili sorulara genel olarak olumsuz cevap veriyorlar. Dolayısıyla “İmralı’ya gidilsin mi?” diye bir soru sorduğunuzda, toplumun üçte ikisinin buna “hayır” demesi, “evet” diyenlerin oranının üçte bir civarında kalması aslında doğal bir durum. Fakat bundan dolayı, bunu yaptılar diye toplum buna veya seçmenler partilerine tepki vermezler. Yani, İmralı’ya bir heyet gönderdi, o heyetin içerisinde kendi partisinden bir vekil yer aldı diye ben AK Parti’nin veya MHP’nin seçmenlerinin AK Parti’den veya MHP’den vazgeçeceklerini düşünmüyorum. Aynısı CHP için de geçerli. Yani CHP göndermedi ama CHP de göndermiş olsaydı eğer, CHP seçmenleri de CHP’den sadece bunun için vazgeçmezlerdi. Fakat CHP tabanındaki bence yüksek orandaki karşıtlık, muhtemelen CHP’nin bu kararının belirlenmesinde birincil derecede etkili olmuştur. Birinci derecede CHP’yi bu karara itmiştir. Nasıl bir sonuç çıkacağı daha ziyade bundan sonraki sürecin ilerleme tarzıyla ilintili. Yani eğer süreç olumlu bir şekilde ilerlerse, kimse dönüp İmralı’ya gönderildiğine bakmaz. Oraya gönderilen partiler bundan istifade de edebilir. Ama süreçte menfi gelişmeler olursa, o zaman bu partileri Öcalan’la görüşmeye gönderdikleri için milletvekillerini daha sert bir şekilde eleştirebilir. Ama salt bunun üzerinden partilere bir siyasal maliyetin çıkacağını, büyük bir siyasal maliyetin çıkacağını düşünmüyorum doğrusu.

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle bir soru var, önemli sorular var: Muhtemel adımlar.

Vahap Coşkun: Evet.

Ruşen Çakır: Şimdi burada, ‘‘Kayyum uygulamasına son verilebilir,’’ en çok destek bulan bu. Yarıya yakını ‘‘olabilir’’ diyor. ‘‘Demirtaş ve tutuklu Kürt siyasetçiler serbest bırakılabilir’’ bunda oran %36, ama %46 desteklemiyor. Şimdi iyice açılacak ara, ‘‘PKK’ya üyelikten tutuklu bulunan kişilere af çıkarılabilir’’ %15, istemeyen %67. ‘‘Silah bırakan PKK mensuplarına af çıkarılabilir,’’ ki bugün Devlet Bahçeli benzer bir şey söyledi biliyorsun, Türkgün‘deki röportajda, destek %15, karşı çıkan %68. ‘‘Öcalan’ın cezaevi şartları iyileştirilebilir’’ destek %12, karşı çıkan %71. Burada sadece şöyle bir şey var: Olumsuz bakanların sayısı bir iki puan azalmış Temmuz’la Kasım ayı arasında. Ama özellikle Öcalan ve PKK’nın adı telaffuz edildiği andan itibaren, insanların ayağı frene gidiyor, değil mi? Çok net.

Vahap Coşkun: Evet.

Ruşen Çakır: Ama şimdi de beklediğimiz ikinci aşama denen olayda atılması gereken adımlar da bir şekilde bunun etrafında dolanacak adımlar olması lazım.

Vahap Coşkun: Evet. Şimdi şöyle bir ayrım yapmak mümkün burada Ruşen abi, bu olası siyasal adımları; bir, toplum tarafından daha rahat kabul edilebilecek adımlar, iki, toplumun kabul edebilmesi için çok güçlü bir siyasal uzlaşmanın gerektirdiği adımlar olarak ikiye ayırmak mümkün. Mesela kayyum konusunda, kayyumlar konusunda ve Demirtaş ile tutuklu siyasetçilerin serbest bırakılması konusunda belirli bir noktada olduğunu görüyoruz toplumun. Yani kayyumlar meselesinde, yarıya yakın bu kayyum uygulamasının yanlış olduğunu söylüyor. Demirtaş ve siyasi aktörlerin serbest bırakılmasında da %40’a yakın kesim bunun doğru olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla burada uzlaşmaya daha açık, siyasilerin daha rahat hareket edebilecekleri bir alan söz konusu. Bence bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi, bu kayyumlar ve siyasi tutuklular meselesinin artık sadece DEM Parti’nin meselesi olmaması birinci derecede etkin. Bu iki sorun CHP’lileri de çok yakından etkiliyor. Çünkü CHP belediyelerine de kayyumlar atanıyor ve CHP’nin önde gelen siyasal aktörleri de tutuklu olarak yargılanıyorlar. Dolayısıyla burada bir adım atmak, aynı zamanda muhalefeti de rahatlatacak olan bir unsur olduğu için muhalif seçmenlerin bir kısmı buna destek veriyorlar. Ama iş Öcalan ve doğrudan PKK ile ilgili birtakım adımların atılmasına gelince, o zaman toplumda burada çok güçlü bir direnç var. Yani hem affedilmelerine yönelik bir direnç söz konusu hem Öcalan’ın şartlarının iyileştirilmesine yönelik bir direnç söz konusu. İşte bu sahadan sonra, bu andan itibaren iş siyasete düşüyor. Yani siyaset bunu hem topluma anlatacak yeni bir dil kurmak hem de bunu toplumun farklı kesimleri tarafından kabul edilmesini sağlayacak birtakım uzlaşma alanları, uzlaşma zeminleri üretmekle yükümlü. Yani, af kavramını kullanmadan birtakım düzenlemeler yapmak burada söz konusu olabilir. Ve bu düzenlemeler yapılırken, Meclis’teki partilerin büyük bir kısmının buna destek vermesi sağlanarak bu adımlar atılabilir. Aksi takdirde bunlar üzerinden çok sert siyasal tartışmalar önümüzdeki dönemde bizi bekliyor olacaktır.

Ruşen Çakır: Şimdi orada tabii, geçen pazartesi günkü senin de sunum yaptığın çalıştayda dönüp dolaşıp iş, sürecin toplumsallaşmasına geldi. Şimdi ilk aşamada PKK’nın silahsızlanması aşaması daha teknik bir konu olarak kabul edilebilir ve bir şekilde o aşama tamamlandı gibi. Ama şimdi ikinci aşama denen olayda, böyle bir tabloyla karşı karşıya olan siyasetçilerin topluma bir şeyleri anlatmak gibi bir dertleri var artık. Yani şimdi mesela Bahçeli’nin söylediği “Eli silaha değmemişler gelip ailelerine kavuşabilir” diye bir açıklama yapıyor. Çok insan şey diyor: “Bunu nereden saptayacaksın? Nasıl bileceksin? Türkiye’de – ki doğru – tweet attığı için insanlar içeri giriyor, bu nasıl bir şey?” falan gibi bir yığın itiraz var. Şimdi bu insanlara anlatılması gereken şeyler dönemine giriyoruz ve şu ana kadar bu konuda özellikle AK Parti kanadı çok tutuk. Bu sürecin Türk kamuoyuna yönelik halkla ilişkilerini Bahçeli tek başına yapmaya çalışıyor bir anlamda. Ama artık şimdi, yani Öcalan’ın şartlarının iyileştirilmesi, şu olması, bu olması, sürgündeki siyasetçilerin gelmesi, belki PKK mensuplarının topluma entegrasyonu gibi aşamalara geldiği zaman çok kritik hususlar söz konusu ve kamuoyunun ikna edilmesi gerekecek. Ve burada bu toplumsallaşmayı kim nasıl yapacak?

Vahap Coşkun: Evet. Şimdi bu birinci aşama. Bir beş aşama da konuşuluyordu ama hani bu silah bırakma sürecinin tamamlanması bağlamındaki birinci aşamada bence belirli bir noktaya geldik. Yani siyasetle, siyasi aktörler ve taraflar arasında yapılacak olan görüşmelerle yapılabileceklerin önemli bir kısmı yapıldı. Bundan sonrası, iki hususun daha devreye girmesini gerektiriyor: Bunlardan bir tanesi hukuk, bir diğeri ise buna bağlı olarak işte topluma bunun anlatılması, bunun toplumda kabul görmesinin sağlanması. Şimdi bugüne kadar işte PKK kendisini feshetti, silah bıraktı, Türkiye’den çekildi, sınır boylarından çekildi vesaire, bu adımlar atıldı. Ama bundan sonraki adımların atılabilmesi ancak düzenlemeyle mümkün. Örgüt kendini feshetti ama örgüt mensuplarının kaderi ne olacak? Buna hukuk karar verecek. Örgüt mensupları silah bıraktı ama silah bırakanlar eve nasıl dönecekler? Eve döndükten sonra toplumsal ve siyasal hayata hangi şartlar altında katılacaklar? Şimdi bütün bunlar ancak hukuki düzenlemelerle cevabı verilebilecek sorular. Bu hukuki düzenlemeyi yapacak olan ise siyaset yani parlamento. Dolayısıyla hem siyasetin buna yönelik olarak hazırlıklarını yapması ama bu hazırlıklarını yaparken de bunu bir şekilde topluma aktarması. Şunu net bir şekilde konuşmamız lazım. Yani bu sürecin amacı sadece ve sadece PKK’nin silah bırakması değil. Elbette ki o en önemli amaç, birincil derecedeki amaç; ama öte taraftan bu silah bırakmış olanların eve dönmelerini, topluma entegre olmalarını, siyasal hayata katılmalarını da içeren boyutları var. Dolayısıyla bunun artık toplumla bir şekilde konuşulmaya başlanması lazım. Hukuki süreç başladığında Ruşen abi, yani düzenlemeler getirildiğinde işte örgüt üyeleri, örgüt mensupları, ceza almış olanlar, yurt dışında bulunanlar vesaire, farklı kategorilerdeki örgüt mensuplarına dair birtakım düzenlemeler söz konusu olmaya başladığında kaçınılmaz bir şekilde bunu topluma aktarmakla bütün siyasi aktörler yükümlü olacaklar. Bunu hem kendi gruplarına, kendi taraftarlarına hem de diğer kesimlere anlatmakla yükümlü olacaklar. Asıl konuşmanın çok yoğun bir şekilde ihtiyaç duyulduğu dönem bu dönemdir ve şimdi de bu dönemin içine girmiş durumdayız artık.

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle bir husus var o önemli şeyden farklı olarak, doğrudan örgüt mensuplarının ya da Öcalan’ın durumundan farklı olarak; Kürt sorunuyla ilgili sorularda rakamlar biraz daha pozitif sanki. Mesela “Yerel yönetimlerin yetkileri arttırılmalıdır” diyenler neredeyse yarıya yakın. Buna karşılık “Kürtlere ana dilde eğitim gibi bazı kültürel haklar verilmelidir”de yarıya yakını “Hayır” diyor ama %41-%42 civarında “Evet” diyor. Bu hiç azımsanmayacak bir rakam.

Vahap Coşkun: Kesinlikle.

Ruşen Çakır: Bir diğeri, ‘‘Anayasada Kürtleri dışlamayan bir vatandaşlık tanımı yapılmalıdır’’a ‘‘Evet’’ diyenlerin oranı %40’a yakın, %38.4. Ama ‘‘Hayır’’ diyenler %49. Bu ama deminki Öcalan, PKK falan söz konusu olduğundaki %70 falan gibi rakamların gerisinde, daha böyle birbirine yakın yerlerdeler.

Vahap Coşkun: Evet. Aslında bu, konuşmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Yani bu konular, yerel yönetimlerde ademimerkeziyetçi bir yapının konuşulması, vatandaşlık meselesinin daha kapsayıcı bir hale getirilmesi, ana dilde eğitim olmak üzere kültürel bazı haklarının tanınması Türkiye’de uzunca bir süredir tartışılıyor ve kamuoyu bunlara bir şekilde aşina olmaya başladı. Şimdi bu Kürt meselesinin bu kök nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik birtakım adımlar atılması, muhtemel birtakım adımları sorduğumuzda şöyle ilginç bir durum var: Dediğiniz gibi yerel yönetimler şu anda en fazla üzerinde mutabakat olan alanlar, yani %50’si yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasının doğru olduğunu belirtiyor. Ben burada da yine muhalefet seçmenlerinin, yerel yönetimlerin muhalefette olması, muhalefetin yerel yönetimlerde güçlü olmasının önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Burada mesela DEM Parti ile aslında muhalefet seçmenleri, CHP seçmenleri birbirine yakın. Şimdi ana dile geldiğimizde, ana dilde ise %42 “Evet” diyor. Burada ise mesela iktidar partileriyle DEM Parti’nin seçmenleri birbirine yakın. Yani burada mesela AK Parti seçmenleri ana dilde eğitim konusunda CHP seçmenlerinden daha heveskâr bir tutum içerisinde bulunuyorlar. Vatandaşlığa geldiğimizde burası da ilginç. Burada ise mesela AK Parti ve DEM seçmenleri birbirine yakın. Buna mukabil MHP, İYİ Parti ve CHP seçmenleri birbirine yakın. Mesela vatandaşlığın daha kapsayıcı düzenlenmesi gerektiğini söyleyen AK Parti seçmenleri %43, DEM seçmenleri %79 iken bu oran en düşük MHP’de ortaya çıkıyor; %15. İYİ Parti’de %20 civarında, CHP’de %36 civarında. Yani burada bütün tarafları net bir şekilde, keskin bir şekilde birbirinden ayırmak mümkün değil. Bazı taleplerde DEM Parti ile iktidar seçmenleri, bazı iktidar partileri; bazı taleplerde ise DEM Parti ile muhalefet partileri arasında bir yakınlaşma ortaya çıktığını görüyoruz. Yani burada da farklı duruşlar söz konusu. Ama bu rakamlar, yani %40’ın üzerine çıkan bu rakamlar gerek vatandaşlıkta gerek ana dilde gerekse yerel yönetimlerde bu rakamlar, yarın ertesi gün siyasetin inisiyatif alması halinde daha iyi bir tablonun ortaya çıkacağı konusunda bizi ümitvar kılıyor. Yani burada daha rahat bir siyaset üretilebilir. O da tabii silahların tamamıyla ortadan kalktığını da düşünürseniz o zaman bu konular çok daha rahatlıkla konuşulabilir. Bu konular üzerindeki mutabakatlar daha da genişleyebilir.

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle toparlayacak olursak bir yılı aşkın süredir bir şeyler oluyor. Şu anda önümde Burak Bilgehan Özpek’in bir sosyal medya paylaşımı var; bu süre içerisinde çok da bir şey olmadığını özetle söylüyor. Bu Barzani meselesinin yarattığı sorun, Bahçeli’nin buna laf etmesi, KCK’dan gelen birtakım açıklamalar… Şimdi böyle arada sırada birtakım şeyler çıkıyor biliyorsun. Bese Hozat’ın ya da Kandil’de açıklama yapan birilerinin birtakım “Devlet artık adım atmalı.” şeklinde üst perdeden konuşmaları falan… Bir diğer yandan Öcalan’ın bu darbe mekaniği meselesi, ki o küçük çaplı bir krize yol açtı. 

Vahap Coşkun: Ona açıklama getirdi Öcalan, DEM Parti kanalıyla. Evet.

Ruşen Çakır: Tam ne dediğini anlamadım ama bir şeyler söylüyor. Yani ‘‘Onu kastetmedik’’ diyor ama…

Vahap Coşkun: Yani, ‘‘darbe derken eskisi gibi bir darbeden değil de çözüm sürecini akamete uğratacak veya zayıflatacak demeç ve eylemlerden bahsediyorum’’ diyor?

Ruşen Çakır: Yani evet. Ama şöyle bir şey var, bilmiyorum katılır mısın? Genellikle olumsuzluklar dikkat çekiyor ve öne çıkartılıyor.

Vahap Coşkun: Evet.

Ruşen Çakır: Yani genellikle olumsuzluklar şey yapılıyor ve şu anda böyle garip bir noktadayız. Birinci aşamadan ikinci aşamaya ya da o rakamlar artık aşamanın sayıları karıştı ama hadi diyelim ki şimdi devletin bir şey yapması zamanı. Komisyon rapor hazırlayacak. O rapora göre Meclis birtakım yasal düzenlemeler yapacak. Onun bir gerginliği yaşanıyor şu anda ve sizin bu araştırma sonuçlarına göre baktığımızda da toplumun önemli bir kısmı çok da fazla bir şey verilmesini istemiyor. Şimdi nasıl olacak? Yani böyle birileri bayağı bir risk almak zorunda kalacak, özellikle siyasi iktidar. Öyle değil mi?

Vahap Coşkun: Elbette. Yani bu süreçler birtakım riskler almadan yürütülebilir süreçler değil. Yani Bahçeli’nin kendi geçmiş siyasi birikiminin tamamıyla aksi bir yönde bu sürecin içerisine girmesi, başlatması, inisiyatif alması, ilerletilmesi için çaba sarf etmesi de mesela bu açıdan bakarsanız bir siyasal risk. Şimdi yani siyaset zaten ortaya birtakım program koymak, ülke için yararlı olduğunu düşündüğümüz birtakım program koymak ve o programa da seçmenlerin inanmasını sağlamak, seçmenleri buna uygun bir şekilde davranabilecek söylemleri, eylemleri üretmek. Yoksa yani tamamıyla “Seçmen bunu diyor, biz de başka bir şey yapamayız.” derseniz bu siyaset olmaktan çıkar. O zaman siyasetçilere herhangi bir gerek yok. Şimdi bir yılda benim kanaatim Ruşen abi, bence önemli bir mesafe alındı. Yani siz dünyanın diğer çözüm süreçleri tecrübelerini de dikkate aldığınızda ve özellikle bizim bu son 10 yılda içine girmiş olduğumuz anaforu dikkate aldığımızda bir yılda alınmış olan mesafe küçümsenecek bir mesafe değil. PKK’nin kendini feshetmesi, Türkiye’den çekilmesi, sınır boylarını boşaltması, sınır boylarının boşaltıldığının Türkiye’de ilgili devlet makamları tarafından tescil edilmesi vesaire… Bunlar önemli adımlar. Bir komisyonun çalışması, bu komisyonun artık rapor hazırlayacak noktaya gelmesi bizim elimizin tersiyle itebileceğimiz, “Burada herhangi bir şey olmuyor.” diyebileceğimiz hususlar değil. Daha iyisini yapabilirdik elbette, daha iyi bir çözüm mimarisi geliştirebilirdik elbette. Buna yönelik eleştiriler önemli ve kıymetli. Ama ‘‘ortada hiçbir şey yok, olan biten sadece bir kandırmacadan ibarettir’’ şeklindeki bir yaklaşımın doğru bir yaklaşım olmadığını ben de düşünüyorum. Bu tür süreçlerde, yine demin senin de bahsettiğin gibi, özellikle olumsuz birtakım gelişmelerin manşet yapılması, bunun üzerinden sürecin aslında bir neticeye varmayacak olacağının söylenmesi de karşılaşmadığımız bir husus değil. Bunlar, olumsuz haberler her zaman daha fazla prim yapabilirler. Ama şunu her zaman akılda tutmak lazım; yani bu süreçler doğrusal süreçler değildirler. Burada her şey iyi gitmez. Bu sürecin içerisinde yer alan taraflar bazen kendi kamuoylarına mesaj vermek için birtakım dilin ayarını kaçırabilirler. Bunlar yol kazalarına sebebiyet verebilir. İyi niyetli bazı çabalar kendisinden tam tersi sonuçlar doğurabilir. Barzani’nin Cizre ziyaretinde olduğu gibi; aslında amaç çözüm sürecini desteklemekti ama daha farklı bir boyuta girdi vesaire. Bunlar gerçekleşebilir. Ama bunları abartarak bu sürecin herhangi bir sonuca varmayacağını söylemek doğru bir tavır değil diye düşünüyorum. Benim kanaatim bu. Ben sürecin iyi bir süreç olduğu kanaatindeyim. Türkiye’nin gerçekten önemli bir sorununu çözmeye fayda sağlayacak bir süreç olduğu kanaatindeyim. Eksikliklerini, yanlışlıklarını ortaya koymakla elbette ki hepimiz mükellefiz. Ama bu sürecin iyiye gitmesi yönünde siyasetçilerin de sivil aktörlerin de önemli sorumlulukları var. Bazı adımlar atılacak. Bu adımlar önemli adımlar. Yani işte PKK’nin silahsızlandırılmasını öngören adımların hepsi önemli adımlar. Çünkü PKK, toplumun önemli bir kesimi tarafından bir kötülük timsali olarak görülüyor. Şimdi bu adımların atılması sürecinde siyasetçilerin de sivil aktörlerin de birtakım eski ezberlerinden kurtulmaları gerekiyor, inisiyatif almaları gerekiyor ve bu adımın Türkiye için doğru olduğu yönünde bir dil geliştirmeleri gerekiyor. Yol uzun. Bu yolda bazen taraflar arasında sıkıntılar çıkabilir. Bazı istasyonlarda bazı kesimler birbirinden farklılaşabilir. Ama önemli olan bu yolun sonuna varacak iradeyi göstermektir.

Ruşen Çakır: Şimdi önümde bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın parti grubunda yaptığı konuşmanın metni var. Orada sürece ivme kazandırmaktan bahsediyor. İyimser olduğunu söylüyor ama “Hedefe yaklaştıkça istismar mekanizmaları daha fazla devreye girecek. Terör bitince işsiz kalacak olanlar bunu engellemek için daha fazla mesai yapacak.” diyor. Şimdi aslında iç ve dış güçler jargonu birçok yerde kullanılıyor ama burada sahiden böyle bir husus var belli ki. Şimdi sizin araştırmaya baktığımızda toplumun büyük bir kısmı örgütün silah bırakmasına “Evet” diyor ama sonrasında çok da fazla bir şey olmasını istemiyor. Böyle bir boyut da var. Bir diğer yandan Türkiye’nin bu sorunu bitirmesini istemeyen, bunun sürmesini isteyen gerçekten çok güç var ve hakikaten çok koldan yürütülmesi gereken bir süreç olduğu muhakkak. Ama ben açıkçası özellikle AK Parti’nin şu ana kadar burada yeterince aktif davranmadığını düşünüyorum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle. Bundan sonra yeni aşamada daha aktif, daha angaje bir Erdoğan görebilecek miyiz? Ne dersin?

Vahap Coşkun: Yani son zamanlarda buna yönelik birtakım mesajlar veriyor Erdoğan. Ve bugün yapmış olduğu açıklamada da yine buna yönelik birtakım açık mesajlar vardı. Doğru, Erdoğan bugüne kadar örneğin Bahçeli’nin sahiplendiği gibi süreci sahiplenen bir dil kurmadı. Daha mütereddit bir tavır içerisinde yer alıyordu. Bu kendi seçmen tabanından kaynaklı olabilir, geçmiş çözüm sürecinden, deneyimlerinden kaynaklı olabilir vesaire. Ama gelinen noktada eğer birtakım hukuki düzenlemeler yapılacaksa – ki sürecin ilerlemesi için yapılması zorunlu, artık bundan sonra hukukla bu süreç ilerleyebilir – o zaman Erdoğan’ın ve AK Parti’nin hem Meclis’te hem de toplumsal sahada daha fazla yer alması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak gözüküyor. Çünkü bu yasaları Meclis’e getirecek olan da bu yasaların toplumda kabul edilmesini sağlayacak olan da siyaset ve bu siyasetin şu anda da en büyük parçası hâlâ AK Parti. Dolayısıyla sürecin ivmelenmesi açısından kanaatim AK Parti bundan sonraki dönemde daha fazla bir inisiyatif geliştirmek mecburiyetindedir ve bunu yapacaktır, eğer Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bu süreci sonuna kadar yürütme kararlılığına sahiplerse.

Ruşen Çakır: Evet Vahap, çok teşekkürler. Çok doyurucu oldu. Eksik olma.

Vahap Coşkun: Eyvallah.

Ruşen Çakır: Doçent Vahap Coşkun’la Panorama TR‘nin Kasım 2025 araştırmasının içerisindeki ODAK bölümü, ‘‘PKK’nın silahsızlanması. Seçmen bu konuya nasıl bakıyor? Değişik aşamalarına, değişik seçeneklere nasıl bakıyor?’’ bunları konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.