Prof. Mümtaz’er Türköne’nin birkaç ay önceki çıkışı, barışın adresinin Ankara değil, Türk toplumunun vicdanı olduğunu gösterdi.
Türkiye’de Kürt meselesi konuşulduğunda gözler neredeyse otomatik olarak devlete, iktidara, silahlı aktörlere çevrilir. Barış neden olmuyor? sorusu da refleks hâlinde siyasal mekanizmalara yöneltilir. Son aylarda Prof. Türköne’nin yaptığı açıklamalar, sorunun yerini başka bir noktaya çekiyor. Türk toplumunun zihinsel eşiğine sabitliyor. Yani Kürt meselesinin önündeki asıl engel siyaset değil, Türk toplumunun empati kurmayan yapısı ve normalleşmiş cezasızlıktır diyor.
Türköne’nin soyadındaki “Türk” ön ekini “Kürt” ile değiştirebileceğini söylemesi, kızının Kürtçe öğrenmesi ve torununun Kürtçeyle büyümesini istemesi, bir sembolik jestten ibaret değil. Bu, bir entelektüelin yalnızca bugüne değil, geleceğe yatırım yapmasıdır. Kendi ailesini, soyunu ve geleceğini bu tercihin içine katarak, Kürt meselesini soyut bir politik tartışma olmaktan çıkarıp nesiller arası bir sorumluluk alanına taşıyor.
Bu çıkış Türk toplumuna yöneltilmiş bir sorudur. Türk toplumunda, empati kurmayan bir toplum ve cezasız kalan ırkçılık, Türkiye’de barışın önündeki asıl engel gibi görülüyor. Kürt olmak neden hâlâ bir yük, bir tehdit, bir utanç gibi algılanıyor sorusuna cevap arıyor.
Bu soruya cevap verilmeden hiçbir barış süreci başarılı ve kalıcı olamaz diyor.

Barış neden hep devletten bekleniyor?
Türkiye’de her barış süreci aynı cümleyle başlar ve aynı cümleyle biter: “toplum hazır değildi.” Büyük umutlar, temkinli açıklamalar, sonra sessizlik.
Peki bu toplum neden hiç hazır olmuyor?
Bu soruya cevap vermeden barış tartışması yapmak, hastalığı teşhis etmeden ateşi düşürmeye çalışmaktır. Çünkü Türkiye’de Kürt meselesi bir siyaset krizi değil, toplumsal bir eşik sorunudur. Ve bu eşiği geçemeyen taraf Kürtler değil, Türk toplumudur.
Empati yoksa barış da yok
Türk toplumunun büyük bir kısmı, Kürtlerin yaşadığı ayrımcılığı kendisinden uzak bir sorun olarak görüyor. Kürtçe konuşulduğunda rahatsız olan, Kürt kimliği görünür olduğunda huzursuzlaşan, ama bunu ırkçılık olarak tanımlamayan geniş bir kesim var.
Bu durum tesadüf değil, yılların eğitiminin sonucudur. Devlet politikası, empatiyi değil hiyerarşiyi öğretti. Eşit yurttaşlık hiçbir zaman gerçekten içselleştirilmedi. Kürtler, eşit değil, tolere edilen bir topluluk olarak görüldü.
Bu yüzden Kürtlere yapılan haksızlıklar, toplumun büyük kısmında bir vicdan refleksi yaratmıyor. Barışın toplumsal zemini tam da burada çöküyor.
Türkiye’de her gün nefret suçu işleniyor
Kürtlere yönelik ırkçılık Türkiye’de istisna değil, gündelik bir pratik. Sosyal medyada, TV’de, sokakta, iş yerlerinde, mahkeme salonlarında her gün Kürtlere karşı nefret suçu işleniyor. Hakaret, aşağılama, dışlama, dilin yasaklanması, kimliğin kriminalize edilmesi… Bunların hepsi cezasız kalıyor.
Bu cezasızlık topluma şu mesajı veriyor: «Bu kabul edilebilir, bunun bedeli yok». Hannah Arendt’in tarif ettiği gibi bu, kötülüğün sıradanlaşmasıdır. Kanunlar yoktur ki uygulansın, kurallar vardır ama işletilmez. Bu boşlukta ırkçılık büyür.
Türköne’nin çıkışı neden önemli?
Tam da bu sessizliğin ortasında Mümtaz’er hoca, alışılmadık bir şey yaptı. Kürt kimliğiyle özdeşleşme ihtimalini dillendirdi, Kürtçeyi kendi ailesinin geleceğine taşıdı. Soyadını Kürtönü’ne çevirmesi, kızının Kürtçe öğrenmesi, biricik torununun Kürtçeyle büyümesi. Bu bir fikir beyanı değil, bir hayat tercihidir.
Türkiye’de bir entelektüelin, üstelik milliyetçi bir geçmişten gelen bir ismin, ailesini bu tercihin içine koyması küçük bir adım değil, insani devrimdir. Mesaj açıktır: Kürt olmak kötü değildir. Kürtçe konuşmak utanç değildir. Kürtlerle özdeşleşmek zayıflık değildir.
Ne var ki bu çıkış, Türk toplumunda hak ettiği yankıyı bulmadı.
Ahmet Altan yıllar önce şöyle yazmıştı: “Bir toplum, mazlumların acısına alıştığında çürümeye başlar.”
Türkiye’nin Kürt meselesinde yaşadığı tam olarak budur. Acıya alışmak. Haksızlığa alışmak. Irkçılığa alışmak. Bu alışkanlık, barışın önündeki en kalın duvardır.
Peki Kürtler neden bu çıkışa yüksek sesle karşılık vermedi?
Bu bir muamma mı? Yoksa Kürtler de bu sözlerin kendilerine değil, Türk toplumuna hitap ettiğine inancı mıdır?
Belki de Kürtler, bu sürecin öznesi değil, tanığı olmayı seçtiler. Bu bir eksikliktir.
Türk toplumuna ayna tutmak, empatiyi öğretmek, eşitliği normalleştirmek… Özellikle hoşgörülü Türk milliyetçi entelektüeller bu noktada kilit bir rol oynamalıdırlar. Çünkü bu eşik ancak içeriden aşılabilir. Türk entelektüelleri, yazarları, akademisyenleri ve kanaat önderleri Türk toplumuna hitap etmelidir, yazılarında, konuşmalarında, halk toplantılarında Türk-Kürt eşitliğini, Türk-Kürt kardeşliğini ve ortak geleceği işlemelidirler.
Daha önce insan hakları savunucularının, akil insanlar grubunun üstlendiği görev, bugün Türk entelektüellerinin ve bilhassa toleranslı Türk milliyetçilerinin artık omuzlarındadır. Bu görev, Türk toplumuna ayna tutmak, empatiyi öğretmek ve eşitliği normalleştirmektir. Görevleri devlete değil, topluma konuşmaktır. Kürtlerle eşitliği kabul etmek bir fedakârlık değil, demokratik bir zorunluluktur.

Barış konforun kaybıyla başlar
Barışın adresi Ankara, masalar değildir. Türk toplumunun vicdanıdır barışın adresi!
Barış Türk toplumunun empati öğrenmesiyle başlar. Irkçılığın bedeli olduğunda başlar. Kürtlerle eşitlenmeyi kabul ettiğinde başlar. Toplum dönüşmeden siyaset değişmez.
Prof. Mümtaz’er Türköne’nin yaptığı çağrı, bugünü ve geleceği aynı anda içine alan cesur bir çıkıştır. Bu ses, bugünkü barış sürecinden daha derin, daha dönüştürücü bir anlam taşır. Çünkü bu çağrı, devlete değil, topluma yapılmıştır. Gerçek adres? Türk toplumunun, halkının vicdanıdır!
O yol açıldığında, siyaset kendiliğinden yolunu bulacaktır.
Bu halka açılış sürecine bir isim de konulabilir.
Türk–Kürt Öne barış süreci.













