Ruşen Çakır, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “ok yaydan çıktı, gemiler yakıldı” sözlerini değerlendirdi ve sürecin artık geri döndürülemez bir noktaya geldiğini vurguladı. DEM Parti’nin düzenlediği Uluslararası Barış ve Demokrasi Konferansı’nı izleyen Çakır, iki tarafın da bu yoldan dönmesinin mümkün olmadığını savunarak aksi durumda Türkiye’nin büyük bedeller ödeyebileceğine dikkat çekti.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2 Aralık’ta Türkgün’e konuştu. Bahçeli, “Terörsüz Türkiye hedefinin kararlılıkla sürdürüleceğini” açıkladı ve sürecin dönüşü olmayan bir aşamaya geldiğini söyledi.
Bahçeli, hedeften dönüş olmayacağını vurgulayarak şöyle dedi:
“Ok yaydan çıkmıştır, gemiler yakılmıştır, kararlığımız aşınmaz ve tartışılmaz düzeydedir.”
MHP lideri, Terörsüz Türkiye hedefinin cumhuriyet tarihinin en müessir adım ve atılımlarından biri olduğunu belirterek süreçte en küçük bir taviz veya tereddüt olmayacağının altını çizdi.
Devlet Bahçeli, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın açıklamalarını eleştirdi, “Provokasyonları boşunadır, hevesleri kursaklarında kalacaktır” diyerek sürecin sekteye uğratılamayacağını vurguladı. Bahçeli, bu açıklamaların “Terörsüz Türkiye” sürecini durdurmaya yönelik sabotaj girişimleri olduğunu iddia etti.
Bahçeli, İmralı’daki 27 Şubat çağrısıyla çelişen açıklamaların art niyetli olduğunu savunarak “Siyonist-emperyalist yapıya alenen hizmetkarlıktır” ifadesini kullandı.

“Süreç geri döndürülemez”
Ruşen Çakır, çözüm sürecinin artık geri döndürülemez bir aşamaya geldiğini vurguladı. Bahçeli’nin sözlerinin hafta boyunca kafasında dolandığını ifade eden Çakır, “Ok yaydan çıktı, gemiler yakıldı. Bunlar çok iddialı sözler. Çözüm süreci için söylenen, kendi tabirleriyle terörsüz Türkiye için söylenen sözler” dedi.
Bahçeli’nin söylemesi neden önemli?
Bahçeli’nin bu sözleri söylemesinin özellikle önemli olduğuna dikkat çeken Çakır, bunun nedenini şöyle açıkladı:
“Çünkü bir yerde Devlet Bahçeli bu konuda yakın bir zamana kadar en sert, en uzlaşmaz kişi olarak görülüyordu. Ama bugün bu sürecin başlatıcısı olarak kabul ediliyor. Bir anlamda Abdullah Öcalan’la birlikte.”
Çakır, bu sözleri Abdullah Öcalan’ın söylemesinin çok fazla anlamı olmayabileceğini savunarak, “Yine anlamı olurdu ama bu kadar olmazdı. En fazla birileri, ondan hoşlanmayan birileri şunu derlerdi: ‘Ne yapacaksın, devlet vazgeçti, sen ne yapabilirsin ki?’ diyebilirlerdi. Ama Devlet Bahçeli söyleyince işin rengi değişiyor” ifadelerini kullandı.
Mesaj kime veriliyor?
Bahçeli’nin bu mesajı öncelikle Erdoğan başta olmak üzere diğer ortaklarına verdiğini söyleyen Çakır, “‘Artık bu işi yapacağız’ diyor. ‘Buradan dönmemiz mümkün değil’ diyor” değerlendirmesini yaptı.
İki tarafın da az verip çok almak istediğini belirten Çakır, devletin örgütle ve Öcalan’la bir şekilde masaya oturmasının ona da belli bir güç kattığını kaydetti, “Meclis’ten bir komisyonun Öcalan’ın yanına gitmesi onun meşruiyetini gösteriyor” dedi.
Vazgeçme ihtimali var mı?
Birçok kişinin devletin son anda bu işten vazgeçeceğine inandığını aktaran Çakır, “Biliyorum, Kürtlerde de var. Devlet son anda bu işten vazgeçer böyle bir duygu var. Devlet alacağını alır, Öcalan zaten avucunun içinde, alacağını alır, sonra bir bahane olur, şu olur bu olur, dünyanın örnekleri var, vazgeçer diye düşünenler var” dedi.
Örgütün de bu olaya kolay kolay yanaşmayacağını düşünenlerin bulunduğunu belirten Çakır, “Her ne kadar Öcalan’ın taleplerini yerine getirmiş görünseler de hep bir yerde sorun çıkaracağını düşünenler var” ifadelerini kullandı.
Ancak Bahçeli’nin söylediklerinin bir realiteyi gösterdiğini savunan Çakır, benzer sözlerin Kandil’den de geldiğini hatırlattı ve şöyle devam etti:
“Mesela ne dediler? Bu seçeneklerden birisi değildi, tek seçenekti dediler. Gelinen noktada devletle Öcalan’ın anlaşmasından başka her iki taraf için de makul bir çözüm olmadığını, hatta başka bir çözüm olmadığını söylüyorlar. Bu bir mecburiyet olarak tarif ediyorlar.”
“Artık geri dönüş yok”
Bir yıla yakın süredir atılan adımlardan sonra başa dönmenin mümkün olmadığını vurgulayan Çakır, “Bu atılan adımlardan sonra, bu saatten sonra tekrar başa dönmek mümkün değil. Yani o 2024 Ekim’inde Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerin elini sıktığı olayın hemen arkasına dönmek kesinlikle mümkün değil” dedi.
Çakır, buradan dönüş halinde herkesin çok büyük bedeller ödeyeceğini ancak asıl olarak Türkiye’nin yeni bir kaos dönemine girebileceğini söyledi.
2015’te benzer bir şey olduğunu hatırlatan Çakır şu değerlendirmeyi yaptı:
“Geçen çözüm sürecinin çıkışında yaşanan o ara dönem, iki seçim arası ara dönem çok kritikti. Pekala Türkiye’yi çok büyük uçurumlara sürükleyebilirdi. Bir şekilde bir yerde Erdoğan’ın tek başına iktidar tekrar almasıyla o olay kapandı. Ama artık kontrol edilebilir bir kaos olmayacak.”
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Salı günü Ankara’daydım ve MHP grup toplantısını izlemeyi düşünüyordum. Fakat MHP’nin o gün toplantı yapmaktan vazgeçtiğini öğrendim. Canım sıkıldı açıkçası. Ama o gün Devlet Bahçeli’nin, partinin yayın organı gibi olan Türkgün gazetesine röportaj verdiğini gördük ve belli ki grup toplantısında söylemeyi düşündüğü şeyler orada röportaj formatına getirilmiş, orada yayınlanmış. Tabii ki ilk gün, üç gün sürdü. İlk gün ağırlıklı olarak çözüm süreci vardı ve orada ettiği bazı sözler hafta boyunca kafamda dolandı, durdu ve işte bugün yayın olarak başlığa da taşıdım: Oktan çıktı, gemiler yakıldı. Bunlar çok iddialı sözler. Çözüm süreci için söylenen, kendi tabirleriyle terörsüz Türkiye için söylenen sözler ve bunu doğrudan Devlet Bahçeli söylüyor. Devlet Bahçeli’nin söylemesi neden önemli? Çünkü bir yerde Devlet Bahçeli bu konuda yakın bir zamana kadar en sert, en uzlaşmaz kişi olarak görülüyordu. Ama bugün bu sürecin başlatıcısı olarak kabul ediliyor, bir anlamda Abdullah Öcalan’la birlikte.
Bu sözleri Abdullah Öcalan söyleseydi çok fazla anlamı olmayabilirdi. Yine anlamı olurdu ama bu kadar olmazdı. En fazla birileri, ondan hoşlanmayan birileri şunu derlerdi: ‘‘Ne yapacaksın? Devlet vazgeçti. Sen ne yapabilirsin ki?’’ diyebilirlerdi. Ama Devlet Bahçeli söyleyince işin rengi değişiyor. Burada bu mesaj kime veriliyor? Önce ona bakalım. Bence öncelikle Erdoğan başta olmak üzere diğer ortaklarına verilmiş bir mesaj söz konusu. Yani “Artık bu işi yapacağız,” diyor. “Buradan geri dönmemiz mümkün değil,” diyor. Tabii ki en azı verip en çoğu almak istiyor. Yani burada iki taraf var; her iki taraf da bunu yapmak istiyor: Az verip çok almak istiyor ve tabii ki güçlü görünen devlet tarafı, güçsüz görünen örgüt tarafı. Ama devletin örgütle ve Öcalan’la bir şekilde masaya oturması ona da belli bir güç atfettiğini gösteriyor. Meclis’ten bir komisyonun Öcalan’ın yanına gitmesi onun meşruiyetini gösteriyor.
Burada Devlet Bahçeli, beraber yola çıktığı, ortaklık yaptığı kişilere, bence başta Erdoğan olmak üzere, “Artık geri dönemeyiz,” diyor ve aslında kamuoyuna, kendi kamuoyuna özellikle, kendi kamuoyu derken ne diyelim, Kürt olmayan, kendini daha çok milliyetçilikle, Türk milliyetçiliğiyle tanımlayanlara diyor ki: “Arkadaşlar, artık bu iş başladı. Bunun geri dönüşü yok. Biz bunu yapmak zorundayız.” Neden peki? Gerçekten böyle mi? Birçok kişi şuna inanmıyor, biliyorum, Kürtlerde de var: “Devlet son anda bu işten vazgeçer.” Şimdi böyle bir duygu var: “Devlet alacağını alır. Öcalan zaten avucunun içinde, alacağını alır. Sonra bir bahane olur, şu olur, bu olur.” Dünyada bunun örnekleri var. Vazgeçer, diye düşünenler var. Bir diğer yanda da örgütün bu olaya kolay kolay yanaşmayacağını, her ne kadar Öcalan’ın taleplerini yerine getirmiş görünseler de hep bir yerde sorun çıkaracağını düşünenler var.
Ama Bahçeli’nin söylediği bence bir realiteyi gösteriyor, ki benzer sözleri Kandil’den birtakım PKK üst düzey yöneticilerinden de gördük. Mesela ne dediler? “Bu seçeneklerden birisi değildi, tek seçenekti,” dediler. Gelinen noktada devletle Öcalan’ın anlaşmasından başka her iki taraf için de makul bir çözüm olmadığını, hatta başka bir çözüm olmadığını söylüyorlar. Bunu bir mecburiyet olarak tarif ediyorlar. Ve burada bir diğer önemli nokta da şu: Bir yılı aşkın süredir atılan birtakım adımlar var. Bu atılan adımlardan sonra, bu saatten sonra tekrar başa dönmek mümkün değil. Yani o 2024 Ekim’inde Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerin elini sıktığı olayın hemen arkasına, 30 Eylül 2024’ün Türkiyesi’ne artık dönmek kesinlikle mümkün değil. Bu saatten sonra tekrar oraya dönüş hâlinde herkesin çok büyük bedeller ödeyeceği ama esas olarak Türkiye’nin yeni bir kaos yaşayacağı bir döneme girebiliriz. 2015’te benzer bir şey oldu, geçen çözüm sürecinin çıkışında yaşanan o ara dönem, iki seçim arası ara dönem çok kritikti. Pekâlâ, Türkiye’yi çok büyük uçurumlara sürükleyebilirdi. Bir şekilde, bir yerde Erdoğan’ın tek başına iktidarı tekrar almasıyla o olay kapandı. Ama artık kontrol edilebilir bir kaos olmayacaktır.
Peki, geri dönüş olur mu? Dün DEM Parti’nin düzenlediği Uluslararası Barış ve Demokrasi Konferansı’nı izlemeye gittim. İlk bölümünü izledim. Oradaki katılımcılar, dünyanın değişik yerlerinden insanlar vardı ama esas olarak Kürt hareketinin mensupları vardı. Gazeteciler vardı, çok sayıda gazeteci vardı ve siyasetçiler vardı. Ve de ne vardı? Öcalan’ın mesajı vardı. Öcalan’ın mesajını yıllarca kendisiyle birlikte yapmış olup geçenlerde tahliye olan, belli ki en güvendiği isimlerden olan Veysi Aktaş okudu. Ardından Suriye Demokratik Güçleri’nin Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed telekonferansla bağlandı canlı olarak, Kürtçe bir mesaj okudu. Bu arada şunu da söyleyeyim: Tülay Hatimoğulları, DEM Parti Eş Genel Başkanı, konuşmasının büyük bir bölümünü Arapça yaptı. Dört dilli bir konferanstı: İngilizce de var; Türkçe, Arapça, Kürtçe ve İngilizce. Barzani’nin temsilcisi, Talabani’nin temsilcisi kısa konuşmalar yaptılar ve ondan sonra toplantı değişik başlıklar, yabancı ve yerli katılımcılarla devam etti. Bugün de ikinci günü yapılıyor.
Böyle bir toplantının adı bile geçemezdi iki yıl önce. Burada edilen lafların, verilen selamların her birinin çok ciddi yatarı vardı. Buraya geldi Türkiye. Bu toplantı zaten gelinen yeri gösteriyor. Bu arada şunu da söyleyeyim: DEM Parti’nin bu kadar kısa süre içerisinde böyle başarılı bir toplantıyı gerçekleştirebilmiş olması gerçekten takdire şayan. Kendilerine de söyledim, sorumlulara da söyledim. Bu da DEM Parti’nin belli anlamlarda bazı çıtaları aştığını gösteriyor. Her ne kadar süreç boyuncaki performanslarını çok eleştiriyor olsam da bu toplantı gerçekten başarılı bir organizasyondu. Şunu da söyleyeyim: Eğer Mesud Barzani’nin korumalarıyla yaşanan o kriz olmasaydı muhtemelen İlham Ahmed toplantıya bizzat gelip katılabilecekti. O skandalın ardından bir daha böyle bir risk almak istemediler anladığım kadarıyla. Ama herhâlde önce onu, daha sonra da Mazlum Abdi’yi yakında Türkiye’de görmemiz şaşırtıcı olmaz. Çok tartışma var, biliyorum. Çok endişe var. Özellikle son İmralı’ya yapılan ziyaret ve tutanakların ne olduğu gibi tartışmalar var. Bunların hepsi var, daha da olacak, çok olacak. Çünkü yıllardır süren bir olay söz konusu, çok köklü bir olay söz konusu. Bunu çözmek öyle kolay olmayacak. Tarafların burada istenen noktaya gelmesi öyle kolay olmayacak. Tekrar söylüyorum: Her iki taraf da daha az verip daha çok almak için uğraşacak ve her iki taraf da kendi tabanlarının baskılarını hep enselerinde hissedecekler. Olabildiğince temkinli davranmaya çalışacaklar. Ama ok yaydan çıktı, gemiler yakıldı. Artık buradan sonra bir geri dönüş mümkün değil. Yakılmış gemilerden sonra tekrar gelinmiş olan kıtadan eski kıtaya dönmek isteyenlerin bulabileceği bir gemi yok, yüzerek de gidebilecek hâlleri yok.
Evet, burada noktayı koyup bugünün ithafı… Bir polisiyeci olarak polisiye denince ilk akla gelen ismi, Agatha Christie’yi anmadan olmazdı. Agatha Christie, İngiliz, 1890-1976 yılları arasında yaşamış, galiba dünyanın en çok satan kurgu yazarı. Hercule Poirot dedektifi var, bir de Miss Marple, iki ayrı dedektifi var. Çok kitabı var ve bu kitaplar dizi oldu, film oldu, ‘‘Doğu Ekspresinde Cinayet’’ mesela. Sürekli bir şekilde dünyanın gündeminde ve hâlâ çok satıyor, çok okunuyor. Özellikle polisiyeyi bilmeyen, biraz da tereddüt edenler için iyi bir başlangıç yazarı Agatha Christie. Her seferinde şaşırtıyor. Ama orada şöyle bir sorun var: O kadar meşhur ve o kadar konuşulmuş bir isim ki, filmleri çekildi, oyunlar oynandı, artık neredeyse her öyküsündeki olayın nerede sonuçlanacağı, ki Agatha Christie’nin en büyük olayı, polisiyelerde bazı tarzlar vardır, en rağbet edilen tarz sonunda suçlunun, katil genellikle, kim olduğunu bulmaya dayanır. Çoklu bir olay vardır, ki bu konuda Agatha Christie’nin çok yaratıcı olayları da var, şimdi spoiler vermeyeyim okumamışlar için, onu yapar. Yani sonuna kadar getirir ve en sonunda genellikle sürprize uğratır okuyucuyu. Çok başarılı bir isimdir. Bir de onun Türkiye macerası var, o ayrı bir kalem. O hatta galiba filmlere de konu oldu. Pera Palas olayı var Agatha Christie ile beraber anılan. Evet, bu kitapların hepsini o yazmış herhâlde. Kendisini saygıyla ve takdirle anıyorum. Ve diyorum ki lütfen bize destek olun. Biz de varlığımızı sürdürebilelim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.






