Ruşen Çakır, ABD ile İsrail’in İran’a saldırılarının 8. gününde yaptığı değerlendirmede, İran rejimine karşı olmakla birlikte dış müdahaleye de karşı çıkmanın mümkün olduğunu söyledi.
Ruşen Çakır, İran savaşının 8. gününe girildiğini belirterek savaşı izlemenin güçlüğüne dikkat çekti. Çakır, bölgesel ve küresel dengeleri altüst eden bu çatışmanın aynı zamanda yanlış, eksik ya da çarpıtılmış haberlerin de kaynağına döndüğünü vurguladı; ancak serinkanlı bir bakışın yine de mümkün olduğunu ekledi.
Çakır’a göre savaşlarda hep sorulan “Kimin yanında durmalıyız?” sorusu bu kez de kaçınılmaz biçimde önlerine çıktı. Özellikle odaklandığı soru şuydu: ABD ile İsrail’in başlattığı müdahaleye karşı çıkmak, otomatik olarak İran rejiminin yanında konumlanmak anlamına mı geliyor?

Irak’tan Suriye’ye süregelen bir ikilem
Çakır, bu sorunun yeni olmadığını ve benzer bir ikilemin Körfez Savaşı’ndan bu yana tekrarladığını belirtti. Irak işgalinde ABD’ye karşı çıkmak Saddam’ı desteklemek şeklinde yorumlanırken, Suriye İç Savaşı’nda Esad rejimine karşı durmak IŞİD ya da HTŞ gibi yapıların yanında saf tutmak anlamına geldi. Çakır, aynı ikilemin bugün İran söz konusu olduğunda da kendini dayattığını belirtti.
Çakır, İran rejiminin yalnızca haziran ayında kendi vatandaşını öldürdüğünü, yıllarca muhalif, Kürt ve kadınları hapsedip idam ettiğini, sokakta kurşunladığını hatırlattı. Büyük ölçüde halk desteğini yitiren bu rejime karşın İran içinde henüz bir kalkışmanın görülmediğini belirtti; ancak bunun halkın rejimle dayanışma içinde olduğu anlamına da gelmediğini vurguladı. Çakır, “İran rejimi bize görüntü servis edemiyor; dolayısıyla gerçekten çok zor bir durumdayız” dedi.
Çakır’a göre asıl güçlük hem otoriter rejimlere hem de dışarıdan gelen müdahalelere aynı anda karşı durabilmek. “Bu otoriter, totaliter, kendi toplumuna düşman rejimlere karşı duruşumuzu koruyup aynı zamanda dışarıdan yapılan müdahalelere de karşı çıkabilmek gerçekten çok zor; çok incelikli davranmak gerekiyor” diyen Çakır, yine de bunun mümkün olduğunu savundu: “Molla rejimini savunmadan İran halkını savunmak mümkün.”
- Erdoğan’ın bitmek bilmeyen ikilemleri
- Biden’dan Ukrayna’nın Kursk harekâtıyla ilgili ilk açıklama: “Putin için gerçek bir ikilem”
- Yorum: Kadri Gürsel (6): 31 Mart yenilgisinin ardından Erdoğan’ın zor ikilemi
- Hafta Başı (72): İran savaşı ne kadar sürer? | Türkiye ne yapabilir?
- İran savaşı dünyanın petrol ve doğalgaz akışını nasıl kesiyor?
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Bir haftayı geride bıraktık. ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları yani İran Savaşı’nın 8. gününe girdik bugün itibarıyla. Her an her şey olabilir bir savaş. Çok değişik analizler var. Çok haber akıyor ve bunların önemli bir kısmı da yalan, eksik ya da çarpıtılmış haberler. Ama sonuçta serinkanlı bir şekilde baktığımız zaman bölgedeki dengeleri altüst eden, aslında sadece bölgedeki değil dünyadaki dengeleri de altüst eden, daha da edeceğe benzeyen bir savaş. Ve burada karşımıza şu soru çıkıyor: Nerede durmalı, bu savaşta kimin yanında olmalıyız? Aslında bu yeni bir soru değil. Bütün savaşlarda sorulan bir soru. Fakat belli bir tarihten itibaren bölgede yaşanan olaylarda hep karşımıza çıkan zor bir soru bu. Körfez Savaşı yani Bush’un Saddam Hüseyin’e açtığı savaşı hatırlayın. 21. yüzyılın olayları daha çok bunlar. 11 Eylül saldırısının ardından önleyici savaş perspektifi ile Irak’a ABD savaş ilan etti ve Irak’ı işgal etti. O tarihte bunun iyi bir şey olduğunu, Saddam’ın devrilmesinin gerekli olduğunu düşünen, savunan çok kişi vardı.
Ben o tarihte savaş karşıtı bir pozisyonda yer aldığımı hatırlıyorum ama zor olan şuydu: Savaşa karşı olmak, ABD işgaline karşı olmak, Saddam gibi bir zalimi destekliyor olmak anlamına gelmemeli. Çok zor bir süreçti bu süreç. O tarihte çok iyi hatırlıyorum; Fransa’nın önde gelen analitik yayın organlarından, o zaman İnternet o kadar güçlü değildi, Le Monde Diplomatique’in başındaki Orta Doğu uzmanı ve Filistin dostu sol gazeteci Alain Gresh Türkiye’ye gelmişti. Kendisiyle bir röportaj yapmıştım ve bana şunu söylemişti, hiç unutmuyorum: “İlk defa, bir savaş oluyor ve ben en yakınımdaki kişilerin kimin yanında durduğunu kestiremiyorum.” Eskiden savaşlar çok barizdi. Kimin yanında? Vietnam mesela. Vietnam’ın yanında, tabii ki Vietnamlıların yanındaydık. Şimdi ama insanlar solcu da olsa, sağcı da olsa ne olursa olsun kafaları çok karışıktı. Körfez Savaşı’nda böyleydi.
Benzer bir olayı Suriye’de yaşadık. Suriye İç Savaşı’nda yaşadık. Suriye İç Savaşı’nda da bir tarafta Esad rejiminin devrilmesine angaje olmuş kişiler, bir diğer tarafta da Esad’ı savunan kişiler ve çok korkunç bir savaş. Doğrudan Türkiye’yi de etkileyen olumsuz anlamda bir savaş. Ve siz Esad rejimine, Beşar Esad’a karşı çıktığınız zaman IŞİD’i ya da HTŞ’yi ya da bir zamanlarki adıyla Nusra Cephesi’ni falan desteklemek zorunda kalıyordunuz. Böyle bir durumdu. Bu gerçekten çok zor bir durum. Şimdi de benzer bir olayı yaşıyoruz. ABD-İsrail iş birliği ile başlatılan bu savaş yine önleyici savaş perspektifiyle, neyi önlüyorlarsa, asla kabul edilebilecek bir müdahale değil, savaş değil. Hele Trump ve Netanyahu gibi ne olduklarını çok iyi bildiğimiz insanlar var. Peki, buna karşı çıkarken ne yapacağız? İran rejimini mi savunacağız?
İşte orada da işler yine çatallaşıyor. İran rejimi daha yeni haziran ayında binlerce kendi vatandaşını öldürmüş bir rejim. Yıllarca insanları hapse atmış; kadınların üzerine baskı uygulamış, Kürtlerin üzerine uygulamış, her türlü muhalif düşünce üzerine uygulamış, hapse atmış, idam etmiş, sokaklarda kurşunlamış bir rejim ve oranın tek şeyi artık rejimin ömrünü sürdürmesi. Halk desteğini büyük ölçüde yitirmiş bir rejim. Şimdi Trump-Netanyahu ikilisine karşı çıkınca İran’ın yanında mı duracağız? Burada sorun şu: İran’ın yanında mıyız, İran rejiminin yanında mıyız? Irak’ın yanında mıyız, Saddam’ın yanında mıyız? Ya da Suriye’nin yanında mıyız, Esad’ın yanında mıyız? İşte buralarda özellikle Suriye ve Irak’ta bir tür iç savaş gibi durumlar yaratıldığı için işler iyice karışıyordu. Şu anda İran’da henüz içeriden bir kalkışma yok. Protestolar yok. Kürtlerin bir şeyler yapacağı söylendi; en azından şimdilik olmadı. Ama bunun olmaması demek İranlıların, İran toplumunun rejimle dayanışma içerisinde olduğu demek de değil. Öyle çok muazzam görüntüler bize servis edemiyor İran rejimi.
Dolayısıyla gerçekten çok zor bir durumdayız. Ve burada bu otoriter, totaliter, kendi toplumuna düşman yabancı rejim veya yöneticilere karşı duruşumuzu muhafaza edip ama aynı zamanda dışarıdan yapılan müdahalelere de karşı çıkabilmek gerçekten çok zor. Çok incelikli davranmak gerekiyor. Ve bakıyorsunuz genellikle herkes sizi bir yere çağırıyor. Çok ilginç; dün Kemal’le yayında ‘‘Haftaya Bakış’’ta da söyledim. Yakın zamana kadar İran düşmanı olan Türkiye’deki bazı İslami kişiler, çevreler bu sefer insanları İran’ın yanında durmaya çağırıyor. Niye böyle yapıyorlar? Suriye’de İran düşmanıydılar. İran’ı kâfir bile ilan ettiler. Din dışı ilan ettiler. Şimdi İran’ın yanında, çünkü İsrail’e ve ABD’ye vuruyor diye. Yani bu tür değişen pozisyonlar almadan durabilmek çok zor ama mümkün. Yani insani duruşu kaybetmeden bu savaşa karşı çıkmak mümkün. Molla rejimini savunmadan İran halkını savunmak mümkün.
Ama tabii ki şunu diyeceksiniz: Nasıl olacak? İran halkını nasıl savunacağız? İşte zor soru bu. Zaten en büyük mesele de bu. İran halkı kendi özgür iradesiyle kaderini belirleme hakkına maalesef sahip olamıyor. Çok zor, ama mümkün. Ve bu yerde yani taraflardan birisine angaje olmanın vebali de çok büyük. Herhangi birisinin yaptığının yanında durmuş oluyorsunuz. Bir not, dün söylemiştim, tekrar söyleyeceğim. Savaşın şu ana kadarki en acımasız olayı kız öğrencilerinin katledilmesiydi. Büyük infial yarattı ve Türkiye’de de çok kişi bunu bir ‘‘siyonist barbarlık’’ olarak söyledi. Ama sonra New York Times ve Reuters ortaya çıkardı ki saldırıyı galiba Amerikalılar yapmış ve bir baktık Türkiye’de ağızları bıçak açmıyor. Yani Trump’a “Sen katilsin.” diyebilen çok fazla, diyen illaki var ama çok fazla kişi yok. İşte bu da insanların hani bir ‘‘duruş’’ dedikleri şeyin aslında ‘‘durmayış’’ olduğunu bize gösteriyor.
Evet, bugünün yayını duruş konusunda örnek bir isme, Susan Sarandon’a. Susan Sarandon şu anda 80 yaşına varmış, Amerikan sinemasının ve dünya sinemasının en önde gelen isimlerinden birisi. Filmlerine birazdan geliriz ama şunu çok iyi biliyorum: Körfez Savaşı’na karşı çıkmıştı. O zaman birlikte olduğu Tim Robbins’le birlikte karşı çıkmıştı. Geçenlerde Susan Sarandon yine gündem oldu. Niye gündem oldu? Çünkü Gazze soykırımına karşı çıktığı için kendisinin Hollywood’da kara listeye alındığını söyledi ama boyun eğmediğini söyledi. Örnek bir davranış sergiledi. Yani bedel ödedi, bedel ödüyor. Daha önce de aynı şekilde Körfez Savaşı’na da karşı çıkmıştı. Gerçekten duruşuyla örnek bir sanatçı ama onun dışında tabii ki gerçekten çok iyi oyuncu.
İlk filmini 1970’te çekmiş. Daha sonra çok sayıda filmde oynuyor. Bunların büyük bir kısmı herhalde Türkiye’de oynamıştır, görmüşsünüzdür; bir kısmını en azından söyleyince hatırlayacaksınızdır. Bakıyorum şimdi; ‘‘Thelma ve Louise’’ var, o muazzam film. Ridley Scott’ın filmi, 1991. Olağanüstü bir filmdi, onu hatırlıyoruz. ‘‘Atlantic City’’ var; Fransız yönetmen Louis Malle’in 1980’de çektiği bir film. Ve aslında çok filmi var. Ama ben şeyi söyleyeyim, Oscar aldığı ‘‘Dead Man Walking’’; nasıl oynamıştı Türkçede, ‘‘Ölüm Yolunda’’. Sean Penn’le oynuyor. Bir idam mahkûmunu düzenli ziyaret eden rahibe rolünde. Filmin yönetmeni ve yapımcısı da Tim Robbins. Tim Robbins ile bayağı uzun bir süre, herhalde bir 20 yıl falan birlikte yaşadılar. Ben açıkçası ikisini çok birbirlerine yakıştırıyordum Tim Robbins’le birlikte ama sonra tabii hayat bu, ayrılmışlar. Tim Robbins’e de ayrıca geliriz ki özellikle Körfez Savaşı protestolarında hep birlikte hareket ettiler. Çok risk aldılar. Yani Amerika’nın yaptığı bir işgale Amerika’da karşı çıkabilmek öyle kolay bir iş değil. Bunun bedeli var ve bu bedele rağmen durabilmek…
İşte bu… Hiçbir zaman kimse Tim Robbins’e ya da Susan Sarandon’a “Sen Saddam’ı mı destekliyorsun?” diyemedi. Dediyse bile bir anlamı olmadı çünkü onlar bir duruşu savundular. Bugün de kimse Susan Sarandon’a Gazze soykırımına karşı çıktığı için “Sen Hamas’ı mı savunuyorsun?” diyemiyor. Diyen illaki vardır ama bunun pek bir karşılığı olmuyor. Evet, Susan Sarandon tek örnek değil. Çok örnek var. Batı’da özellikle çok örnek var. İslam dünyasında nedense çok fazla böyle örnek görmüyoruz. Özellikle kendilerine yabancı dünyalara karşı çok büyük bir kayıtsızlığı var İslam dünyasının ve tabii ki Türkiye’nin. Bunu da bir not olarak düşelim. Umarım savaş en kısa zamanda ve İran halkına ve bölge halklarına en az zararla biter. Ama umutlu değilim açıkçası. Çok büyük ağır bedeller var ve daha da ağırlaşacağa benziyor. Allah sonumuzu hayır etsin diyeyim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








