İSTANBUL (Medyascope) – Haftaya Bakış’ta bu hafta, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can, hem 1 Mayıs’ın Türkiye’deki anlamını hem de İBB davasında gündeme gelen tahliyeleri ele aldı.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Haftaya Bakış programında 1 Mayıs’ın Türkiye’deki anlamı ve İBB davasındaki tahliyeler tartışıldı.
- Ruşen Çakır, 1 Mayıs’ın ekonomik krizle değişen toplumsal anlamını vurguladı.
- Kemal Can, İBB davasındaki tahliyelerin iktidarın stratejileri açısından nasıl bir açmaz yarattığını belirtti.
- İBB davasındaki yargı kararlarının algısını değerlendiren Çakır, toplumsal tepkilere dikkat çekti.
- Programda 1 Mayıs mitinglerinin Taksim’de yasaklanmasının oluşturduğu tartışmalar ele alındı.
Bilmeniz gerekenler
1 Mayıs’ın anlamı
Yayında Ruşen Çakır, Kemal Can ile 1 Mayıs’ın Türkiye’de nasıl bir anlam kazandığı ve özellikle Taksim yasağı etrafında şekillenen tartışmaları değerlendirdi. Kemal Can, sadece bir miting günü değil, doğrudan bir yönetim pratiğinin yansıması olduğunu vurguladı:
“Artık 1 Mayıs dediğimiz şey sadece bir kutlama ya da anma günü değil. İktidarın toplumsal alanı nasıl düzenlediğini, nasıl kontrol ettiğini gösteren bir örnek haline geldi. Çünkü sadece Taksim’i kapatmakla kalmıyorlar; insanların oraya ulaşmasını da bilinçli olarak zorlaştırıyorlar. Söğütlüçeşme’den itibaren yolların kapatılması, kilometrelerce yürümek zorunda bırakılmaları, karşıdan karşıya geçememeleri… Bunların hepsi güvenlik önlemi adı altında yapılan ama aslında katılımı caydırmayı hedefleyen uygulamalar.”
Ruşen Çakır ise 1 Mayıs’ın anlamının boşaldığı yönündeki tartışmalara karşı çıkarak, ekonomik krizin yarattığı yeni toplumsal gerçekliğe dikkat çekti:
“Şimdi ‘işçi sınıfı kaldı mı’ gibi tartışmalar yapılıyor ama bu çok yüzeysel bir yaklaşım. Çünkü bugün baktığımızda dünün orta sınıfı dediğimiz kesim bile ciddi bir ekonomik sıkıntı içinde. İnsanlar giderek daha fazla güvencesizleşiyor. Sendikasızlaştırma yaygınlaşmış durumda. Medyada bile artık sendika yok. İnsanlar tamamen yöneticilerin insafına bırakılmış durumda. Böyle bir tabloda 1 Mayıs’ın anlamı yok demek mümkün değil.”

İBB davasında tahliyeler
Yayında, İBB davasında gündeme gelen tahliyeler ve yargı sürecinin işleyişi ele alındı. Ruşen Çakır, yargı kararlarının nasıl alındığına dair toplumda oluşan algıyı şu şekilde değerlendirdi:
“Şimdi bakıyoruz, tahliyeler geliyor, kararlar çıkıyor ama kimse bunları hukuki süreçlerin doğal sonucu olarak değerlendirmiyor. Herkes biliyor ki bu kararların arkasında siyasi bir irade var. Yani erken seçim olur mu sorusunun cevabı ‘Erdoğan isterse olur’ şeklinde veriliyorsa, yargı kararları için de aynı algı geçerli. Mahkeme var ama kararın nereden çıktığını herkes biliyor.”
İBB davası ve benzeri siyasi süreçlerin iktidar açısından da bir açmaz yarattığını vurgulayan Kemal Can, “Burada ciddi bir paradoks var. İktidar bir yandan siyasi hamlelerle muhalefeti sıkıştırmak istiyor ama bu hamleler ekonomik riskleri de artırıyor. Ekonomi zaten kötü durumdayken daha sert adımlar atılırsa bu tablo daha da kötüleşebilir. Ama ekonomi kötü olduğu için de kendilerini güvende hissetmiyorlar ve yeni hamleler yapmak istiyorlar. Yani kullandıkları araçlar aynı zamanda kendileri için de risk üretiyor” dedi.
- 25. Uçan Süpürge Film Festivali, 27 Mayıs’ta başlıyor: “Kadın yönetmenleri seyircilerle buluşturuyoruz”
- Gazeteci Celal Başlangıç cuma günü Almanya’da defnedilecek
- Haftaya Bakış (310): Ara seçim tartışmaları | İBB davasında tahliyeler | İran savaşının gidişatı
- Haftaya Bakış (307): Türkiye savaşın neresinde? İBB davasının gidişatı
- İBB davasında 18 kişi tahliye edildi
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Ben bugün çok yoğundum, gidemedim 1 Mayıs kutlamalarına, ama sen gittin. Önce 1 Mayıs’ı kutlayarak başlayalım. Sen Kadıköy’deki yasal olana katıldın.
Kemal Can: Evet, izin verilene gittim.
Ruşen Çakır: Beşiktaş’ta ve Mecidiyeköy’de, Taksim’e gitmek isteyen çok sayıda kişiyi gözaltına almışlar. Yine kötü görüntüler var; çarpıcı ama kötü görüntüler. Taksim’i açmama inadı sürüyor. Zaten her yer kapalı. Nasıldı Kadıköy?
Kemal Can: Bugün hava koşulları da kötü tabii. Bir de her sene, hem Taksim ve civarında katılmayı daha zorlaştıran büyük bir kuşatma, kapatma uygulaması yapılıyor, hem de izin verdikleri alana da insanların mümkün olan en zor şekilde ulaşması sağlanarak, aslında biraz caydırmak, yıldırmak, hatta katılanları zora sokmak dışında, katılmayan sıradan insanları da o gün, “Bu, 1 Mayıs yüzünden…” Hâlbuki 1 Mayıs yüzünden değil, 1 Mayıs dolayısıyla iktidarın uyguladığı bu saçma düzenlemeler yüzünden böyle bir şey bu. Ama bunu artık bence maksatlı olarak ve sürekli yapıyorlar. Mesela Kadıköy’de, neredeyse Söğütlüçeşme’ye kadar bütün yerleri kapatıp, insanların kilometrelerce yürüyerek ancak ulaşabilmesi, karşıdan karşıya geçememesi gibi, güvenlik önlemi kılığında aslında bir caydırma işi yapılıyor. Dediğim gibi, hava şartları dolayısıyla katılım biraz düşüktü.
Ben özellikle bu seneki 1 Mayıs mitingine de gidip bakmak istiyordum. Çünkü çok kısa bir süre önce peş peşe, küçük ölçekli ama büyük etki yaratan işçi eylemleri oldu. Bir tanesi Doruk Madencilik işçileri alacakları için Ankara’ya kadar yürüdüler ve sonunda başardılar. O hadiseyle birlikte gördük ki, aslında direniş, dayanışma, çok küçük ölçeklerde bile büyük sonuçlar yaratabiliyor. Çok güçlü olan, kimseyi takmıyormuş gibi görünen iktidar bile bir şey yapmak zorunda hissediyor. Dolayısıyla bu, hayati bir şey.
Bu ‘’1 Mayıs Taksim’de mi, başka yerde mi yapılsın?’’ sorununu birkaç senedir üst üste yaşıyoruz. Aslında biraz da DİSK’in öncülüğündeki düzenleme komitesinin tavrı böyle bir şey yaratıyor. Herkesin iç rahatlığıyla aynı yere gücünü yığdığı bir gösteri özelliği, bir iki yıldır yasaklamalar nedeniyle kalktı. Mecidiyeköy meselesinde, yani Taksim hikâyesinde de ikinci bir Taksim İnisiyatifi vardı 1 Mayıs’la ilgili. Onlar Taksim için başvurularını yapmışlardı ve dün gece, neredeyse gün bitmeden çok kısa bir süre önce yasak getirildi. Valilik daha önce yasak bildirimi, ‘’burada yapamazsınız’’ bildirimi yapmadı. Zaten bunun özellikle bölünme olsun ve biraz problem çıksın diye yapıldığını düşünüyorum. Mesela TİP Kadıköy’e gelmedi, Mecidiyeköy’e gitti. TKP Maltepe’de miting yaptı. TÜRK-İŞ zaten senelerdir İstanbul’da mitinge girmiyor; bu sene galiba başka bir yerde toplanacaklar.
Ruşen Çakır: Bilmiyorum.
Kemal Can: Neyse. Ben yine de bakmak için, bir de alışkanlıktan, 50 senedir düzenli olarak gidip baktığım bir şey olduğu için gidip görmek istedim.
Ruşen Çakır: En son 2012 miydi Taksim’i açtıklarında?
Kemal Can: İki yıl üst üste Taksim’de yapıldı. Hatta o zaman da büyük bir havayla, “İşte, Taksim’i 1 Mayıs’a açıyoruz” denilmişti.
Ruşen Çakır: Güzeldi ama.
Kemal Can: Evet ve hiçbir olay da olmadı. Sonuçta Taksim uygun bir miting alanı değil. Hatta bugün Faruk Eren bir şey hatırlattı. Seneler önce daha bu ilk yasak kalkmadan önce, Taksim tartışmaları yüzünden Tayyip Erdoğan, “Taksimi her 1 Mayıs’a açmak şu kadar milyon ekonomik kayba yol açıyor” diye bir laf etmiş. Şimdi hem açmıyorlar hem de her yeri, daha da büyük bir alanı kapatarak, üstelik sadece 1 Mayıs’ta değil, 8 Mart’ta, her şeyde, haklı bir protesto için Taksim’i ya da herhangi bir meydanı kullanmaya kalkan herkes için çok büyük bir alanı kapatıyorlar. Esnafından vatandaşına kadar herkesi mağdur eden saçma uygulamalar yapılıyor. Muhtemelen bugün İstanbul trafiği de bundan etkilendi.
Ruşen Çakır: Zaten insanlar çıkmıyorlardır. Bu arada, senin de bahsettiğin o Doruk Madencilik olayı bayağı gündemi belirledi. İçişleri Bakanı, birileri, patronu arayıp, “Verin bunların parasını” diyor. Çok acayip bir şey. O süreçte DİSK’e çok tepki doğduğunu biliyorum. DİSK’in Ankara’da olmadığı söyleniyor. Açıkçası onun detaylarını bilmiyorum, ama bu, insanın canını sıkan bir şey sonuçta. Çünkü orada başka bir şey oldu. Yıllar önce de yine maden işçileri Türkiye’nin gündemini belirlemişti. Hani o çok klasik ‘’Artık işçi sınıfı mı var, işçi sınıfı mı kaldı?’’ meselesi var ya, ‘’1 Mayıs’ın anlamı da kalmadı, hele Taksim’in hiç anlamı yokmuş’’ gibi geçiştirmeye çalışanlar var. İşçi sınıfı eskisi kadar olmayabilir, eskisi kadar örgütlü de olmayabilir. Ama dünün orta sınıfları, bugünün en büyük mağdurları.
Kemal Can: Daha doğrusu bu ekonomik buhran, kendisini başka bir sınıfta zannedenlerin gerçek sınıfını anladığı durumlar yaratıyor aslında. Yalandan ‘’Siz aslında işçi değilsiniz, başka bir sınıfsınız. Niye onlarla takılıyorsunuz…?’’ Hatta hatırla, basında, medyada sendikasızlaştırma operasyonu yürürken, “Niye böyle şeylerle uğraşıyorsunuz? Biz zaten size yüksek ücretler veriyoruz” denilerek, sanki çağın gereğiymiş gibi…
Ruşen Çakır: Benim bildiğim, medyada, bütün büyük kurumlarda sendika yok ve insanlar tamamen oradaki yöneticilerin, patronların insafına kalmış bir vaziyetteler.
Kemal Can: Zaten şimdi asgari ücret görüşmelerinde de görüyoruz. Tayyip Erdoğan onay verecek ya da rakamı verecek diye bir pazarlık yapılıyor. Sen bira önce söylediğin gibi, bakan, maden şirketinin patronunu ‘’işçilerin haklarını verin’’ diye arıyor. Bakanın aramasını geçtim, emek hakkını da geçtim, iddia ettikleri dini değerler açısından bile problemli bir şey. İşin politik tarafını bir kenara bırakalım, hakikaten alın terinin karşılığını vermemek, inandıklarını iddia ettikleri… Öyle bir düzen yaratılıyor ki, hukuktan bürokrasiye, emek düzeninden bilmem neye kadar, lütufla, ricayla, minnetle yürüyen bir şey hâline getiriliyor. Mesela, karar çıkmış, ama ‘’CHP ile ilgili kararı durdurun” demişler. Bu da lütufla yapılıyor adeta. Bunlar artık uluorta konuşuluyor. Bu, hakikaten herkes açısından problem. O işçilerin hakkını vermeyen birisinin, bakandan telefon geldiği için o hakkı veriyor olması, bunun bütün tarafları için utanç verici bir şey olmalı.
Ruşen Çakır: Neyse, Birileri çok bekliyor, ama 1 Mayıs ve Taksim ısrarı sürecek. Sürsün de diyelim. Gelelim CHP meselesine: Yine bir 15 kişi tahliye oldu. Bir tanesi, tutuklu olan az sayıdaki etkin pişmanlardan birisini de tahliye ettiler. Zaten belliydi onu bırakacakları. Bir taraftan, savunmalar sürüyor. En son, mahkeme başkanı Ekrem İmamoğlu’nu konuşturmadı. Duruşma pazartesi günü tekrar kaldığı yerden devam edecek. Bu arada, senin söylediğin mutlak butlan konusunda… “Karar alındı, bekliyor. Mayıs ayında olmaz.”
Kemal Can: Hayır ‘Şimdi açıklamayın’ talimatı geldi’’. Bu açıklıkta söyleniliyor.
Ruşen Çakır: Şimdi ‘’erken seçim olur mu?’’ diye bir soru var diyelim. Bunun cevabı nedir? ‘’Erdoğan isterse olur.’’ Tamam, bunu anladık, siyasi bir şey. ‘‘CHP’ye butlan gelir mi?’’ sorusu var. Normali nedir? Mahkeme zaten reddetmişti. Şimdi, ‘Acaba ne der” filan… Böyle bir şey yok. Tabii ki Erdoğan ne isterse o oluyor. Mahkeme hikâye, bunu biliyoruz. Ama bunu iktidar mensubu ve yakın zamana kadar MKYK’de olan bir milletvekili, kalkıp bir de ‘’Tamam oldu ama…’’ derse. Neden yapmıyorlar? Demokrasi mi? Hayır, ekonomi, piyasalar. ‘’Zaten ekonomi kötü. Bir de bunu yaparsak daha kötü olur.’’ Bunun böyle olduğunu biz de biliyoruz. Ama bunu sen, ben söylesek, yargıya müdahale filan filan denecek.
Kemal Can: Hukuk devleti burası. Gerçi onu, eski bakan daha çok söylüyordu. Şimdiki Bakan Akın Gürlek ‘’burası hukuk devleti’’ lafını pek kullanmıyor. Hatta o, bazı davalarda itirafçı takvimi açıklıyor, Antalya örneğinde olduğu gibi.
Ruşen Çakır: Evet. Antalya meselesinde Muhittin Böcek’i itirafçı yapmak için neler yaptıklarını görüyoruz. Kasetler, şunlar bunlar. En son gelinini aldılar içeri. CHP toplandı, etti. Tabii ki sine-i millet meselelerini bir kenara attı ve “Kapı kapı dolaşacağız” dedi. Tabii o kapı kapı dolaşma denilen olay, miting gibi bir olay değil. Mitingi görüyoruz. Mitinglerden vazgeçmiyorlar anladığım kadarıyla, ki bence de vazgeçmeleri çok akıllıca bir şey olmaz. Ama şöyle bir husus var: “Mitingle olmuyor” demekle, “Sadece mitingle olmuyor” demek arasında fark var.
Kemal Can: Çok fark var.
Ruşen Çakır: Birileri mitinglerin yapılmasını istemiyor. Böyle de bir şey var. O klasik, ‘’Ankara siyaseti yapsın, oradan yürüsün’’ isteniyor. Ama CHP onu yapmamakta çok kararlı. En son, CHP’li bazı milletvekillerinin bir yerlerde yemek yerken, içki içerken, eğlenirken çekilen videolarını paylaşmışlar. Yapılabilecek her türlü saldırganlığı, şunu bunu yapmaya doğru gidiyor iş. Ama CHP sanki çok da fazla etkilenmiyor. Tabii gözaltına alınan belediye başkanlarını saymıyorum. Mesela Bursa Belediye Başkanlığı AKP’ye geçti. Bunlar tabii ki çok önemli şeyler, ama onun dışında, CHP çok büyük bir yara almış gibi gözükmüyor. Tabii Erdoğan, ‘‘Ekonomi ne olursa olsun, verin butlanı’’ derse ne olur bilmiyorum.
Kemal Can: Orada aslında bir paradoks var. Şimdi ekonomi odaklı olarak hem seçim tartışmaları hem iktidarın siyasi operasyonları konuşulurken şöyle tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Şimdi bu tür konularda çok acayip hamleler yaparlarsa zaten kötü olan ekonomik tabloda daha da sıkıntıya girebilirler. Ama ekonomik alanda sıkıntıya girdikleri için de onu dengelemeleri lazım. Eğer gelecek sene şöyle ya da böyle bir erken seçim olacaksa ya da tekrar Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi için bir erken seçime ihtiyaç varsa, onu yapabilmek için de durumu düzeltmeleri lazım. Yani, kendi durumlarını düzeltemiyorlarsa, karşı tarafı bozmaları lazım. Böyle bir açmazın içindeler. Bir yandan kullandıkları silahların kendilerini de vurma riskiyle karşı karşıyalar. Çünkü eğer dozu arttırırlarsa, çok daha yüksek hamleler yapmaya başlarlarsa, bu, bir türbülans yaratacak ve ekonomi kötü etkilenecek. Ama ekonomi bir türlü toparlanmadığı için, kendilerini güvende hissedemiyorlar, o yüzden de hamleler yapmak arzusundalar. Böyle bir tıkanma durumu söz konusu.
Hamleler meselesinde, yeniden o görüntüler biraz belden aşağı. Bunun işaretlerini daha önce de görmüştük. Uşak’taki görüntülerin servis edilmesini, hadisenin kendisini değil. Söz konusu belediye başkanı zaten ihraç edildi. Onu savunup savunmamakla ilgili bir şey değil. Görüntülerin servis edilmesi, hadisenin giderek belden aşağı doğru gideceğini gösteriyordu. Şimdi Antalya olayı, onun üstüne senin söylediğin ‘‘Teknede içki içtiler. Onu kim servis etti?’ tartışması. Ama orada şöyle bir tablo ortaya çıktı: Çeşitli zamanlarda gözaltına alınmış insanların telefonlarını, bilgisayarlarını alıyorlar. Mesela senin de ifade sırasında…
Ruşen Çakır: Evet, aldılar ama ben şifre vermedim.
Kemal Can: Ama bir sürü insan ya şifresini veriyor ya da şifresi kırılıyor. Ve sonuçta, uyuşturucu operasyonundan kara paraya, bilmem neye kadar binlerce insanın, dijital hafızalarındaki görüntüler bir yerlerde. Şimdi normal işleyişte, yasal olarak suçla ilişkili olan görüntüler zaten suç delili olarak kayda geçmeli; diğerlerinin saklanması suç.
Ruşen Çakır: Evet.
Kemal Can: Fakat şu anda binlerce kişinin, ki bazıları şu anda yargılanmıyor bile, haklarında soruşturma da açılmadı, ama telefonları bir hafta, 10 gün kaldı ve o telefonlardaki bütün bilgiler ve görüntüler indirildi. Şimdi bu servis edilen görüntüden anlıyoruz ki, bunlar daha sonra başka bir şey için kullanılmak üzere saklandı. Bu yapılan suç. Şimdi birileri yorumlara ‘Sanki Norveç. Burada hukuk devleti mi var?’ diye yazabilirler. Tamam, ama siyasallaşan yargı, araçsallaşan yargı sopası gibi şeyleri tartışıyorsak, savunmalarda bunların altını çiziyorsak ve bunları normalleştirmemek istiyorsak, bunun suç teşkil ettiğini söylemek lazım. Şu anda binlerce insanın, başka nedenlerle alınmış dijital materyallerinden kullanılabilir bir banka kurulmuş durumda. Hatırlarsan, daha vahimi, izlemeler, dinlemeler, daha önce cemaatin gizli kameralarla yaptığı bir operasyon biçimiydi. Şimdi bu kullanımlar bize, o tür şeylerin daha çok devreye gireceğini gösteriyor. Bu sertleşmenin, böyle dava gibi, daha radikal şeyler dışında, troller eliyle, medya eliyle daha çok bu taraflarda biraz daha yoğunlaşacağını düşündürüyor bana açıkçası. Önümüzdeki günlerde bu kavga kirlenecek; o açık.
Öbür tarafa dönersek: Sen, “CHP ev ev dolaşmaya başlayacak, alana çıkacak” dedin ya, bütün bu saldırılarla ilgili bir sürü başlık var. İtibar suikastları var, belediyeler ve önemli aktörler üzerinde oluşmuş bir kuşatma var. Mutlak butlan davası gibi, çok açık, CHP’nin kurumsal akıbetini etkileyecek vaziyet var. Pek çok alanda hareket edemez hâle getirilen siyasi imkânlar var. Yani sadece gözaltına alınmış ya da işten el çektirilmiş belediye başkanları açısından değil, diğer belediye başkanları açısından da hareket kabiliyetinin çok sınırlandığı hem kaynak itibariyle, hem her an, her yaptıkları işle ilgili soruşturma ya da benzeri bir şeye uğrama riskiyle hareketsiz kaldıkları bir tablo var. CHP’nin bütün bunlarla baş etmek zorunda olduğu çok açık. Artı, kendi programını anlatması lazım, iddiasını ortaya koyması lazım. Bir sürü başka başlık var. Ayrıca, muhalefetin öncü rolünü taşıyor olması lazım. Bütün bunlar zorlu görevler. Ama burada artık belki CHP’nin, ki bu yeni açıklanan eylem planı da onu gösteriyor, iktidarın yapacaklarına cevap vermek üzerine refleksleri bırakıp, kendi yürüyüşünü örgütlemesi, büyütmesi ve ona göre bir pozisyon alması galiba en doğru yöntem olacak.
Şimdi öngörülen eylem biçimleri bunu gösteriyor. Ama bunu ne kadar başaracak ve bunu aşağıya doğru ne kadar yayacaklar? Mitingler, tamam, Özgür Özel mitinglere devam ediyor. Onların ivmesi de düşmedi bence. Mitinglerin etkili olduğuna ben de katılıyorum. Ama belki biraz içeriğini ve niteliğini de yenilemek, tazelemek, ama aynı zamanda da o, kapı kapı çalışma denilen şey için bütün teşkilatı motive etmek lazım. Yani bu, üç adamın, beş adamın, bir liderin yürütebileceği bir şey değil. Hakikaten topyekûn kalkışması gerekiyor. O konuda herkesin kafasında birtakım soru işaretleri var. Çünkü bu ‘’ iktidar acaba ne yapacak?’’ meselesi ortalama seçmen için değil, ama profesyonel kadrolar için hâlâ sanki birincil mesele gibi duruyor. Yani akıl hep oradaymış gibi bir izlenim alıyorum. Bu da, bir tür ayak bağı gibi duruyor.
Ruşen Çakır: Biraz da süreçten bahsedelim. Halk TV‘de Murat Karayılan’ın açıklamalarını gördün, değil mi?
Kemal Can: Gördüm.
Ruşen Çakır: Haberde diyor ki: “Murat Karayılan’dan şok açıklama. PKK silah bırakmaktan vazgeçti.” Böyle bir şey yok. Benim okuduğum metinde, yani ANF’ye yaptığı açıklamada silah bırakmaktan vazgeçti diye bir şey yok. Ama insanlar tabii ki bir şeyler söylüyor. Devletin dondurduğunu söylüyor. Karayılan şöyle bir şey söylüyor: “Tamam, biz silah bırakma kararı aldık, ama silahı bırakmamız için yasal güvence lazım” diyor. Yani, ‘‘Yasal güvence olmadan ben bu silahı bırakırsam, burada ne yapacağım?’’ diyor. Hatta, “Temmuz’da 30 kişilik grup silah yaktı. Kaldılar ortada. Tekrar bizim yanımıza geldiler” diyor. Şimdi bu, silah bırakmaktan vazgeçmek değil ki. Ama insanlar, bir yerde arıza çıksın, bir şeyler olsun diye fırsat kolluyorlar. Nereden çıkar? ‘’Çıksa çıksa Kandil’den çıkar’’ gibi. Bir de, şunları yaymaya başladılar: ‘’Güvenilir kaynaklara göre ‘Mağaralar varmış, mağaraları boşaltmıyorlarmış. Onun için Ankara frene basıyormuş’’ gibi şeyler söylüyorlar. Türkiye, yani hem devlet hem PKK, bu başlayan şeyden vazgeçerse ne yapacaklar? Yapacak bir şey var mı?
Kemal Can: O konuda çok şey söylemeyeyim. Daha önce yaşanmış bazı şeyler var. Açıkçası, daha önceki iki deneyim de çok çabuk yok sayılarak, gene bir mecburiyet, bir zorunluluk hattı tarif ediliyor gibi geliyor bana. Evet, küresel trendler, bölgesel denge, siyasi durum bazı şeyleri yapmayı zorunlu kılıyor. Ama her zaman bu tür hamlelerin aynı zorunluluktan kaynaklanan daha riskli hamlelere de kapı açabileceğini unutmamak lazım. Çünkü ben başından itibaren daha tehlikeli olan şeyin, sürecin, başka süreçlerle entegrasyonu, hatta bazıları için araçsallaştırılmış kullanımı için, iktidarın ve özellikle Erdoğan’ın çok heveskâr davrandığı fikrindeyim. Bu süreci başka birtakım ajandalarına eklemek, ajandalara entegre etmek, onlar için kullanışlı hâle getirmek, biraz daha araçsallaştırmak. Bu, fazla görünür bir şeydi ve bu görünürlük bir tür kabullenişle bugüne geldi.
Geçen haftaki yayında da konuştuk bu Mühr-ü Süleyman meselesini. Demin konuştuğumuzla aynı şey: Mutlak butlan kararı çıkmış, ‘’durun bakalım” denilmiş. Şimdi süreçle ilgili komisyondan bir şey çıkmış “durun bakalım” denilmiş. Sürekli, “Bir durun bakalım” diyen ve o durmayı, kendisinin bir başka ajandasıyla entegre olarak düşünen ve öyle hareket eden bir aktör var. Ve bu aktörün önceliği, hiçbir zaman ne ekonomik durum ne yargının kendi başına işlemesi ne de sürecin gereklilikleri. Her şeyin başında başka bir öncelik var ve o önceliğe göre her şey şekilleniyor. ‘’CHP’ye mutlak butlan kararı verilecek mi, verilmeyecek mi? Neyle ilgili yapılıyor? Bu bize zarar verir mi vermez mi? Şimdi mi yapalım, sonra mı yapalım?’’ Bunun kararını verecek olan insandan herkes emin; o konuda bir tereddüt yok. Ama bu kararı neye göre vereceği konusunda da şunu biliyoruz: Önceliği, bunun kendisi için daha faydalı olması. Faydadan anladığımız ne? Bu iktidarın daha sorunsuz biçimde devam edebilmesi. Dolayısıyla süreç de bu şeyin üzerine oturduğu için o, “Ne yaparlar?” sorusu, evet, önemli bir soru, ama birinci soru olamıyor.
Ruşen Çakır: Yine ‘’Erdoğan grup konuşmasında şöyle dedi, demek ki bir şeyler olabilir’’ diyoruz.
Kemal Can: Mesela Abdulkadir Selvi yine Demirtaş lafı etti. Altı ay önce de birkaç güne kadar çıkartıyordu Demirtaş’ı. Yine Abdulkadir Selvi’nin kulisiydi.
Ruşen Çakır: O zaman Demirtaş’ın kendisi de bekledi.
Kemal Can: Tamam işte. Ama ne peki? Neden olmadı? Hukuksal süreçler olduğu için mi? Yok. Süreç başka bir gerekçeye bindiği için mi? Hayır, bir tek adresten döndü.
Ruşen Çakır: Belli ki bu sefer o kişinin, ‘‘Hadi, tamam artık, bunu bırakabilirsiniz’’ diyeceği söyleniyor.
Kemal Can: İşte onu demesi bir şeylere bağlı.
Ruşen Çakır: Kemal, tek adam yönetimi bu işte.
Kemal Can: Ama tek adam yönetiminin bir sistematiği var ve onun öncelik sistematiği içerisinde birtakım rasyonel şeyler yaratmaya çalışıyor ya, sürecin iyimserleri hep bunun açabileceği imkânlar konusuna haklı olarak çok fazla kredi açtılar; hâlâ da onu tartışmaya çalışıyorlar. Ama olay hiçbir zaman birinci öncelik hâline gelmedi. ‘’Bu olursa, Türkiye’de ne daha iyi olur?’’ sorusu üzerine kurgulanmış bir şey yok.
Ruşen Çakır: Evet. Noktayı koyalım. Tekrar 1 Mayıs’ı kutlayalım. ‘Haftaya Bakış’ burada sona eriyor. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi günler.







