Haftaya Bakış’ta bu hafta Ruşen Çakır ve Kemal Can, ara seçim tartışmalarını, İBB davasını, İran savaşının bölgesel ve küresel yansımalarını ve ABD’nin öngörülemez liderliği altındaki riskleri değerlendirdi.
Video özeti
- Ruşen Çakır, ara seçim tartışmalarının gerçekleşmesinin zor olduğunu ve CHP’nin bunu bir gündem aracı olarak kullandığını belirtti.
- Kemal Can, muhalefetin daha geniş bir toplumsal hareket yaratması gerektiğini vurguladı ve yalnızca CHP’nin çabasının yeterli olmadığını söyledi.
- İBB davasında 18 kişinin tahliye edildiği belirtildi; fakat siyasi isimlerin tahliye edilmediği ifade edildi.
- Çakır, İran savaşıyla ilgili sürecin belirsizliğinden bahsetti ve Türkiye’nin denge politikası izlediğini aktardı.
- Can, savaşın ekonomik ve küresel etkiler yaratacağını ve tüm ülkeler için maliyetli olacağını dile getirdi.
Bilmeniz gerekenler

Ara seçim tartışmaları
Ruşen Çakır, CHP’nin gündeme getirdiği ara seçim tartışmalarının karşılık bulmasının zor olduğunu belirterek, “Ara seçim için milletvekili istifaları gerekiyor ancak bu süreç Meclis Başkanı ve Meclis onayına bağlı. Bu nedenle gerçekleşmesi kolay değil” dedi.
Çakır, bu tartışmaların daha çok propaganda aracı olarak öne çıktığını ifade ederek, “CHP bunu bir gündem oluşturma aracı olarak kullanıyor” diye konuştu.
Kemal Can, mevcut siyasi zeminde Meclis’in etkisinin azaldığını söyleyerek “Taktik hamlelerle iktidarı zorlamak kolay değil” dedi.
Muhalefetin daha geniş bir toplumsal hareket yaratması gerektiğini belirten Can, sadece CHP’nin çabasının yeterli olmayacağını söyledi. Kemal Can, toplumsal muhalefetin diğer aktörlerinin de sürece aktif katılımının gerekli olduğunun altını çizdi.
İBB davasında tahliyeler
Ruşen Çakır, savcının 7 kişi için tahliye talep ettiğini, mahkemenin ise 18 kişiyi tahliye ettiğini söyledi. Tahliye edilenler arasında siyasi isimlerin bulunmadığını vurgulayan Çakır, aralarında belediye çalışanlarının sayısının daha fazla olduğunu ifade etti.
Çakır, duruşmalarda yapılan savunmaların iddianameyi zayıflattığını söyledi.
Kemal Can, dava sürecinin başından itibaren siyasi bir çerçevede ilerlediğini belirterek, “Bu davanın siyasi olduğu yönündeki kanaat zaten güçlüydü. Duruşmalar bu algıyı değiştirmedi” dedi.
Kamuoyundaki durgunluğa dikkat çeken Can, tarafların pozisyonlarının net oluşunun duruşmalarda kırılma yaratmadığını söyledi.

İran savaşının gidişatı
Ruşen Çakır, ABD ile İran arasında tırmanan çatışmanın öngörülemez riskler barındırdığını belirterek, “Süreç çok belirsiz. Her an farklı bir gelişme yaşanabilir” dedi. Çakır, Türkiye’nin bu süreçte zor bir denge politikası izlediğini söyledi. Türkiye’nin doğrudan taraf olmamaya çalıştığını belirten Can, savaştaki gelişmelerin ülkeyi etkileyebileceğinin altını çizdi.
Kemal Can ise savaşın yalnızca askerî boyutla sınırlı olmadığını vurgulayarak, “Bu süreç ekonomik ve küresel etkiler yaratıyor. Enerji fiyatlarından enflasyona kadar geniş bir alanı etkileyecek” dedi.
Can, savaşın uzamasının tüm ülkeler için maliyetli olacağını ve sadece bölgesel değil küresel bir türbülans yarattığını söyledi.
- Haftaya Bakış (307): Türkiye savaşın neresinde? İBB davasının gidişatı
- İBB dosyasında tutukluluk kararlarına itiraza bir ret daha
- Ruşen Çakır yorumladı: Ve büyük dava nihayet başlıyor!
- Ruşen Çakır yorumladı | İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la yine haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, selam.
Kemal Can: Merhaba.
Ruşen Çakır: Önce dün gece yaşanan tahliyelerden başlayalım. Savcı yedi kişinin tahliyesini istedi. Bu hafta sadece bu konu konuşuldu. Savunmalar yapılmadı. Avukatlara 15’er dakikalık süre verildi. Avukatı yerine Ekrem İmamoğlu kendisi konuştu ve sonuçta savcı yedi kişinin tahliyesini istedi. Mahkeme on sekiz kişiyi tahliye etti. Tahliye edilenlerin içerisinde siyasi kimliğiyle öne çıkan kimse yok. Belediye çalışanları diyelim; zabıta müdürü, şoför vesaire var. Tutuklu sayısındaki kadın oranının üstünde kadın tahliyesi var. Bu, tabii onlara moral oldu bir anlamda. Duruşmaları arkadaşlar Fırat Fıstık ve Furkan Karabay izliyor. Dün onlara, “Ne bekleniliyor?” diye sordum. ‘’Yediden biraz fazla olursa iyi olur’’ deniliyormuş. Yani yirmiye yakın olması hakikaten bir anlamda sürpriz olmuş. Bir de, geç saatte bırakmışlar çoğunu. İşlemler uzamış. Şimdi dava pazartesi günü kaldığı yerden devam edecek. Şu âna kadarki ifadelere, savunmalara, savcıların sorularına, yargıcın sorusuna baktığımız zaman… Öncelikle şunu söyleyeyim; benim gördüğüm kadarıyla, kamuoyunun çok büyük bir ilgisi yok. CHP o ilgiyi tam olarak yaratamadı. Burada tabii medyanın rolü önemli. Davayı başından itibaren izleyen az sayıda gazeteci var ve bunların büyük bir çoğunluğu da iktidar medyasından olmayanlar. İktidar medyası, ajans vesaire takip ediyor, ama onlar tabii ki tam olarak yansıtmıyorlar. Oradalar, ama işlerine geleni yansıtmak için oradalar. İşlerine pek bir şey gelmediği için de yansıtmıyorlar.
Şu âna kadarki ifadeler, savunmalar, avukatların savunmaları, iddianameyi delik deşik etmiş durumda. Bunu her seferinde görüyoruz. Bir de ilginç bir olay var. Etkin pişmanlıktan yararlanan çok sayıda kişi itiraflarını geri çekiyor. Özellikle, etkin pişmanlığa başvurmuş, tahliye olmayı beklemiş ve tahliye edilmeyince de etkin pişmanlığını geri çeken isimler var. Murat Kapki bunlardan biri, ama başka isimler de var. Davanın gidişatına bakarsak, davanın siyasi olduğu, iddianamenin çok fazla dolu olmadığı görülüyor. Tabii bunlar ilk savunmalardan. Ağır isimlerin savunmalarına daha geçilmedi. Yani Murat Ongun olsun, Ekrem İmamoğlu olsun, Fatih Keleş olsun, onlara gelindiği zaman herhâlde günlerce sürecek onların savunmaları. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman, yargılananların lehine bir gidişat var gibi bir intiba var bende. Sen ne dersin?
Kemal Can: Bunda şaşırtıcı bir taraf yok aslında. Çünkü bu siyasi dava kuruluşu itibariyle, iddianame çıkıp duruşmalar başlayana kadar, bir sene öncesinde de birtakım kulis haberleri, operasyon haberleriyle beraber düşünüldüğünde, neredeyse bir yıl boyunca iktidar, iktidar medyası, bu konuda elinde olan, hatta olmayan malzemeyi kullanarak bir algı, bir imaj üretmeye çalıştı. Hatta Erdoğan çıkıp “Birbirlerinin yüzüne bakamayacaklar” dedi. Bir zaman sonra bu söylemi bıraktı, ama bir ara neredeyse her hafta heybenin kalanı…
Ruşen Çakır: ‘’Turpun büyüğü heybede.’’
Kemal Can: Sürekli böyle geleceğe dönük birtakım iddialar ortaya atıyordu. Dolayısıyla, iktidar tarafı ve bu siyasi davanın iddia tarafı, elinde ne malzeme varsa, hatta dediğim gibi, olmayan malzemesini bile tüketmiş durumda.
Ruşen Çakır: Burada bir araya gireyim mi? Çok ilginç bir şey var. Bizim Ali Deniz bu konuyu çok yakından takip ediyor. Bir olay anlattı. Eski Fethullahçı bir tetikçi var. Adını vermeye gerek yok. O, davanın belli bir aşamasında X platformunda “Bakın, bunu buraya sabitliyorum. ‘Rüşvetin belgesi olur mu?’ diyorsunuz. Belge geliyor” diye yazmış. Sonra da bu yazdığını kaldırmış. Belge gelecek diye beklemiş ve “ben demiştim” diyecek. O kadar çok şey söylediler ki. Murat Ongun etkin pişmanlıktan faydalanacaktı, Fatih Keleş olacak. Murat Ongun ne yaptı? “Medya AŞ’de çalışan kadınlar çıkmadığı müddetçe ben tahliye istemiyorum” dedi. Böyle şeyler de oldu. Neyse, sözünü kestim.
Kemal Can: Dediğim gibi, çok açık biçimde bu davanın etrafında kullanabileceği siyasi, hukuki her türlü aracı, dedikoduyu, ithamı zaten tüketmiş durumdalar. Dolayısıyla, dava başladıktan sonra, ‘’çok acayip şeyler gün yüzüne çıkacak’’ diye bir beklenti yoktu o tarafta zaten. Onu, epey önceden, duruşma başlamadan epey önce, iktidar medyasının tavrından anlamıştık. Zaten bu duruşmada böyle yeni yeni iddialar, iktidar medyasının köpürtebileceği birtakım yeni şeyler ortaya çıkacak olsaydı, daha önce bu dava sürecinde de, başka siyasi davalarda da gördüğümüz gibi, önceden bunun çok kuvvetli hazırlığı yapılırdı. Neredeyse içerikle ilgili çabalarını tamamen bırakmış durumdalar. Dava başladığı andan itibaren, konuştuğumuz gibi, asıl mesele, davanın içeriği ile ilgili savunmanın, yani İmamoğlu ve yargılananların ve onların avukatlarının ve muhalefet medyasının yapacağı yayınların etkinliğini, muhalefetin, dava salonunu bir kürsü olarak kullanmaya başlamasını engellemeye dönüktü ve bütün enerji de ona harcandı.
Şimdi ilgi var ya da yok meselesi ayrı bir şey. Ama bir yandan da şu açık ki, uzun süre duruşmaların canlı yayınlanması tartışmaları oldu. Zaten o mahkeme salonuna tıkarak ve oradaki medya faaliyetini de önemli ölçüde sınırlayarak bir engel getirdiler. Ama onun ötesinde, diğer tarafta da, yani muhalefet kamuoyu açısından da bu davanın siyasi bir dava olduğu, iddiaların önemli bir kısmının gerçek ve kuvvetli delillere dayanmadığı konusundaki kanaat zaten yeterince kuvvetli. Yani öyle bir şey olmuyor: Senin dediğin gibi delik deşik ediliyor iddianame, ama iddianame çıktığı anda zaten son derece zayıf bir iddianame olarak değerlendirilmişti. Şimdi de bunu kanıtlayan, çeşitli avukatların ya da sanıkların duruşma salonunda yaptıkları konuşmalardan bunun bilgileri geliyor. Ama bunların hiçbiri, ‘Aaa!’ şaşkınlığı yaratmıyor. Zaten herkesin neredeyse beklediği şeyler. Sadece örnekler daha da somutlaşıyor, daha netleşiyor, görüntü bariz hâle geliyor. Daha önce iki, üç kere daha konuştuk; bu davanın taraftarı olanlarla karşı olanların bu duruşmaların seyri sırasında çok fazla pozisyon değiştireceği bir durum yok. Bu da, ilgisizlik gibi görünen bir durgunluğa neden oluyor. Burada, CHP’nin yeterince kamuoyu oluşturmadığı düşünülebilir; böyle eleştiri de yapılabilir. Ama bu kamuoyu, bir senedir 100 küsur mitingde alanlara çıkıp, anketlerde, araştırmalarda bu davayla ilgili kanaatlerini belirterek, zaten kendisini ortaya koymuş durumda. Orada bir değişiklik yok. Bu davanın delik deşik olması ve iddiaların mesnetsiz, iddianamenin boş olduğunun ortaya çıkması iktidarı zor durumda bırakacak bir şey diye bekleniliyorsa, o şekilde düşünülüyorsa, açıkçası çok öyle olmuyor. Çünkü iktidar zor durumda kalmıyor. Çünkü sakladığı, gizlediği bir şey değil. Arada bir adalet bakanının, daha önceki adalet bakanının ya da zaman zaman Erdoğan’ın, “Biz bu davanın hiçbir yerinde değiliz” demesi dışında…
Ruşen Çakır: Çarşamba günü yine söyledi bunu.
Kemal Can: Bunu demesi dışında, kendi seçmeni dâhil, bu ülkenin %60’ı, %70’i bu davanın siyasi olduğuna inanıyor. Bir senedir böyle inanıyor. 19 Mart’tan itibaren böyle inanıyordu. Ne ortaya çıkan iddialar ne heybeler ne turplar bu kanaati değiştirdi. Duruşmalar başladı, yine değişmedi. Dolayısıyla bu, artık retorik bir şey. Ama davanın gidişatı, iddianamede ortaya konulan şeyler, bu davanın yürütülme biçimi, aynı anda çok sayıda davanın eşzamanlı olarak devreye girmesi, hâlâ operasyonların devam ediyor olması, hiç saklanıp gizlenmeyen şeyler. Dolayısıyla, ‘’Davanın siyasi olduğu anlaşıldı. Bizim de foyamız ortaya çıktı’’ diyecek kimse yok ortada. Dolayısıyla, bunu ifşa etmek çok fazla bir politik hareketlilik getirmeyecek. Sadece şu önemli: Bu dava vesilesiyle, direnci yeniden örgütleyen, yeniden büyüten, itirazı büyüten bir ivme kazanması beklenirdi. O konuda belki muhalefetin ve CHP’nin bir şeyler daha yapması beklenir. Ama duruşma seyri açısından, avukatlar ve sanıklar gayet kuvvetli şeyler ortaya koyuyorlar.
Ruşen Çakır: Evet. ‘’CHP ne yapıyor?’’ meselesine baktığımız zaman, Akın Gürlek çıkışı çok önemliydi. Bence hâlâ önemli. Ama ne oldu? Bence, Akın Gürlek olayını bastırmak için, önce Uşak, ardından Bursa operasyonları oldu. Özellikle Uşak operasyonunun yaşanış şekli, otel odası vesaire.
Kemal Can: Psikolojik üstünlüğü alma hamlesi yapıldı.
Ruşen Çakır: Evet ve Akın Gürlek meselesi konuşulmaz oldu. Geçen çarşamba günü Mecliste grup toplantısında soruyorlar Gürlek’e. O da, “Mahkeme süreci olacak, orada göreceksiniz” diyor. Açıkçası o mahkeme sürecinde tapu meselesinin bütün boyutlarıyla konuşulmasını isteyeceğinden çok emin değilim. CHP de pekâlâ o mahkeme sürecinde elindeki malzemelerle başka bir şey yapabilir. Ama o, bir şekilde biraz geride kalıyor gibi. Onun yerine ne gündeme geldi en son?
Kemal Can: Mesela CHP o duruşmaların televizyondan yayınını isteyebilir.
Ruşen Çakır: Evet. Onun üzerine şimdi ne geldi? Bir erken seçim, bir de ara seçim meselesi geldi. Ara seçim meselesi, CHP istediği için olmuyor. Yani şu kadar milletvekili istifa etsin, Mecliste boşluk olsun. O istifalar Meclis başkanı yürürlüğe koymadığı müddetçe…
Kemal Can: Ve Meclis onaylamadığı müddetçe.
Ruşen Çakır: Tabii, önce Meclis Başkanı yapacak. Sonra, komisyonlardan geçecek ve onaylanacak. Oradan dolayı olmuyor. Onun üzerine “Bunu bir tür propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar” denildi. “Olmayacağını kendileri de tahmin ediyor, ama propaganda olarak yapıyorlar” denildi. Erken seçim meselesinde, Erdoğan’ın bir şekilde seçimi erkene, 2027’ye almak isteyebileceğini söyleyenler vardı, ama hele bu savaş durumunda iyice kötülemiş olan ekonomiyle bunu yapar mı? Yapacak gibi değil. Ama ben şöyle bir şey görüyorum. Birkaç gündür hep onu irdelemeye çalışıyorum. Şimdi CHP birtakım yerlerde çok zorlanıyor. Kurumsal muhalefetten, yani diğer partilerden destek yok gibi. Hatta Ahmet Davutoğlu falan, ‘Bizim CHP ile böyle ilişkimiz yok vallahi’ gibi bir pozisyonu tercih ediyorlar.
Kemal Can: Dolayısıyla, kurumsal muhalefet tanımı biraz boş gibi zaten.
Ruşen Çakır: Daha doğrusu, Cumhur İttifakı’nda yer almayan partilerin önemli bir kısmı CHP’ye mesafeli duruyor. Ama onun ötesinde, CHP’nin kendi içerisinde de mesafeler var. Kılıçdaroğlu taraftarları zaten öyle; mutlak butlan beklentileri var. Ama onun dışında da, mesela Özgür Özel’in bir anlamda yalnızmış gibi bir durumu var. Hatta geçen gün yaptığım yayında senin bir sözünü çaldım.
Kemal Can: Öyle mi?
Ruşen Çakır: Tabii. İzlemedin mi?
Kemal Can: Çalmana gerek yok, kullanabilirsin zaten.
Ruşen Çakır: Senin dünkü ‘’5 Soru 10 Cevap’’ yayınında söylediğin ‘’Yük ağır, hamal az” sözünü kullandım. O tespitin çok önemli. Hakikaten yük çok ağır. Mesela bir yerden, diyelim Akın Gürlek olayından yürüyorsun, pat diye Uşak Belediye Başkanı basılıyor. Resmen basıldı, değil mi? Sonra ülkenin dördüncü büyükşehri olan Bursa’nın Büyükşehir Belediye Başkanı içeri alınıyor ve bunlara karşı, Özgür Özel’in son günlerde üst üste yaptığı açıklamalardaki hâlini de biliyorsun. Delirmiş gibi hareketler yapıyor. Ağzı da bozuldu. Biraz yalnız kalmış gibi. Çok fazla gelen yok ya da gelseler bile insanlar onları fark etmiyor.
Kemal Can: Halı saha maçlarında olduğu gibi, “Savunmaya gelin, taarruza gelin’’ denir ya. Haksızlık yapmamak lazım. “Daha ne yapılsın?” sorusu tamamen boş bir soru değil. Çünkü aslında manevra imkânları ve kurumsal siyasetin alanı o kadar daraltılmış durumda ki, hamlelerle sonuç almak, hamlelerle birilerinin siyasi pozisyonunu zorlamak ya da değiştirmeye çalışmak kolay değil. Daha önemli bir mesele var: Bu, reel siyasetin, Meclisin önemsizleşmesi, hatta siyasette artık kalabalıkların kanaatlerinin iyice önemsizleştiği bir zeminde, siyasette hamle yapmak daha da zor ve taktik alan neredeyse tamamen kapanmış durumda. Meclis içerisinde teorik olarak yapılabilecek pek çok şey varken, aslında onların çoğu iktidarın basit hamleleri. Hatta bazen usul, kanun, anayasa, içtüzük tanımayarak kolayca etrafından dolandığı, engellediği, yaptırmadığı bir alan hâlinde. Dolayısıyla, CHP’nin taktik hamlelerle siyasete çok fazla müdahale etme olanağı yok. Onun için daha yapısal bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Bu da açıkçası, aslında bir yıldır büyük ölçüde yapılan bir şey. Ama burada, o yükü beraber taşıyacak olanların ve başka alanlarda da o yükün taşıyıcılarının ortaya çıkması gerekirdi.
Mesela sürekli tartışıyoruz, bir sürü veriyi muhalefet medyasındaki yayınlarda görüyoruz. İnsanlar zor durumda, ekonomik olarak büyük sıkıntılar çekiyorlar. Yoksulluk var, pahalılık var. Gençler gelecekten umutsuz. Sektörlerde büyük sıkıntı var. Emek kesimi büyük bir sıkıntı içerisinde, işsizlik rakamlarıyla ilgili bütün veriler, özgürlük, demokrasi algısı, hukuka güven… Hangi kategoriye bakarsan bak, sayısal olarak berbat bir tablo var. Şimdi böyle bir berbat tabloda tabii ki ana muhalefet partisi ve onun genel başkanı, bunu meydanlara taşıyarak iktidarı sıkıntıya sokar. Buna karşılık, bu kadar bariz bir tablonun olduğu yerde, böyle bir güçlü muhalefet direnci de varken, bu alanların hepsinde de bir şeyler olur. Yani sendikalar da bir şey yapıyor olur, sivil toplum da bir şey yapıyor olur. Sokağa çıkılması, sadece CHP mitinglerinden ibaret değil; bir sürü itiraz alanı var. Açıkçası, ‘’yükü çok ağır, hamalı az’’ meselesinde sadece parti içi aktörler açısından değil, bütün toplumsal muhalefet açısından da, tabir yerindeyse Özgür Özel’e gaz verip, ‘’Sen bunu taşı, biz de senin arkandayız’’ demek, bir aşamadan sonra yeterli olmuyor. Burada Özgür Özel’in büyük bir performans gösterdiğini kabul etmemiz lazım. Ama buna karşılık hem CHP teşkilatının bir kısmı hem de toplumsal muhalefetin diğer aktörleri, buna aktif katılım konusunda o kadar fazla omuz vermiş görünmüyorlar. Yani neredeyse tamamen bir kişinin performansına bağlanmış bir şey.
Şimdi dönersek öbür tarafa, ara seçim gibi taktik hamlelerle geçici bir süre böyle bir gündem oluşturabilirsiniz, ama taktik hamlelerle siyasi sonuç almak çok zor. İktidarı rahatsız etmek gerekiyor. İktidarı rahatsız etmenin de iki yolu var. Bir tanesi, hakikaten yapısal bir eleştiri ve bayağı kuvvetli bir sistem eleştirisi. Bunun sözel tarafı bu. Ki yavaş yavaş Özgür Özel oraya doğru ilerliyor, bu darbe söylemiyle Erdoğan’ın senelerce kullandığı ‘’milli irade’’ argümanını terse çevirerek, yoksulluk, eşitsizlik ve her şeyin aslında nasıl kurgulanmış bir sistem sorunu olduğunu ve tamamen bir zamanlar 70’lerde ‘’bu düzen değişmeli’’ tezini ortaya koyan bir dile çevrilmesi lazım. İkinci tarafı ise bu direnci, bu değişme arzusunu yaymak gerekiyor. Yani merkezileştirmek, toplamak, bir şeyin arkasında, bir kişinin arkasında toplamak değil, tam tersine, herkesin içine aldığı bir genel dalgaya çevirmek gerekiyor. İşte bu konuda yalnız bırakılan bir Özgür Özel’den bahsediyoruz. Çünkü hakikaten sokaklara inmek, halka açılmak, pazarlara gidip dert dinlemek olmamalı; başka bir şeye ihtiyaç var.
Ara seçim meselesindeki bir başka argüman da, biraz önce bu dava meselesinde de konuştuğumuz gibi, ‘’Biz böyle bir çıkış yaparız iktidarı zorda bırakırız. O da seçimden kaçan durumunda kalır. Seçmeni nezdinde utanacak duruma düşer’’ argümanı. Ben de orada şunu hatırlatmak istiyorum: Seneler önce rahmetli Sırrı Süreyya Meclis kürsüsünden söylemişti: “Sizin Allah’a ettiğiniz dua kabul oldu. ‘Allah utandırmasın’ dediniz. Artık utanmayı bıraktınız” demişti. Şimdi hadise bununla ilgili. Yani iktidarı utandırarak sonuç almak gibi bir seçenek, bence seçenek değil. Yani Sırrı’yı hatırlayarak söylüyorum bunu. Çünkü bu hukuk meselesinde, gerçek olmayan, hatta açıkça bugün dezenformasyon yasasına göre suç teşkil eden gerçek dışı bilgileri yaymaktan hiçbir hicap duymayanları, “İddianameniz çürük” diyerek nasıl utandıracaksınız? Çünkü bu ülkede miting meydanında, “Montajsa montaj” diye video görüntüleri yayınlandı.
Ruşen Çakır: Allah utandırmıyor işte.
Kemal Can: Dolayısıyla, ara seçim taktik olarak bir gündem oluşturabilir, bir tartışma da yarattı. Ama sonuç alma konusunda, iktidar kendi seçmeni rahatsız olacağı için öyle ya da böyle yapar varsayımına dayalı olarak, taktik hamlelerle bir yere gidileceğini düşünmüyorum. Tam tersine, iktidarın nelerden rahatsız olduğunu anlıyoruz. Mesela bu, 19 Mart’ta da böyleydi. Şimdi de ‘’darbe’’ söyleminden, ‘’bir avuç ayrıcalıklı’’ söyleminden, ‘’milli irade’’ söyleminden çok rahatsız oluyorlar. Ama “İddianameniz boş” söyleminden rahatsız olmuyorlar. Tam tersine, “İddianame boş” söylemi, “Ben bir şey olmasa da yaparım” gücünü gösteren bir şey.
Ruşen Çakır: Ama ‘’darbeci’’ meselesi…
Kemal Can: Evet, bundan rahatsız oluyorlar. Ya da ekonomide ‘’liyakatsiz’’ demenizden rahatsız olmuyorlar. ‘’Yoksuldan alıp zengine para taşıyorsunuz’’ demenizden rahatsız olabilirler, ‘’beceremiyorsunuz’’ demenizden değil. Ya da ‘’siz yeterince bu makamlara layık değilsiniz’’ demenizden değil. O, popülizmi besleyen bir şey. Bu, küresel olarak da böyle. Bu, sadece Türkiye’nin sorunu değil. Bundan besleniyorlar çünkü. Hatta, tabir yerindeyse bunun ekmeğini yiyorlar. Ama buna karşılık, yapılan şeyin beceriksizlik değil, bilerek isteyerek yapılan bir şey olduğunu anlatmaya başladığınızda, rahatsız olurlar. “Savunmaya koş” diye futbol benzetmesi yaptık ya, rahatsız etmek lazım. Yani bir savunmayı kırabilmeniz için forvetlerinizle orada rahatsızlık yaratmanız lazım ki, diğer aktörlerinizle orada gole gidebileceğiniz boşluklar yaratabilin.
Ruşen Çakır: Peki, biraz savaştan bahsedelim. Bugün bir F-15 düşürülmüş, pilotu arıyorlar. Amerikalılar kurtarmak için, İranlılar da cezalandırmak için arıyorlar herhâlde. Hatta bir iddiaya göre, onu kurtarmaya giden helikopterin de başına bir şeyler geldiği söyleniliyor. Şimdi bunları konuşuyoruz, ama darbeyi saymazsak benim en çok ilgimi çeken husus, çarşamba günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın grup toplantısındaki konuşmasının en önemli kısmı savaştı. Savaşta Trump’ın adını anmadı.
Kemal Can: Hiç anmadı ki zaten.
Ruşen Çakır: ABD’nin adını da anmadı, Trump’ın da adını anmadı. Düşen uçak İsrail uçağı mı? Amerikan uçağı ve İsrail’in, Netanyahu’nun başlattığı savaş.
Kemal Can: Hayır. O çocukların öldürüldüğü okul saldırısını kim yaptı?
Ruşen Çakır: Amerika yaptı.
Kemal Can: Ve kim savundu? Yani yaptıklarını da kabul ederek kim savundu? Trump.
Ruşen Çakır: Çünkü Trump’ın sağı solu belli olmuyor. Geçen gün yaptığı bir konuşmada teşekkür ettiği ülkeler arasında Türkiye yok.
Kemal Can: Ama, “Sözümü dinliyorlar” diyerek özel olarak takdir etti.
Ruşen Çakır: Evet. Öyle bir şey de söyledi. Tabii bu arada Suudi Arabistan Veliaht Prensi’ne yönelik o hakareti, ki Fransa’da çıkan Libération’da bir yorum okudum: “Suudi Arabistan bunu unutmaz” diyor. Ne yaparlar bilmiyorum, ama Macron’a söylediği şey çok ağır. “Macron çok seviyesiz” minvalinde bir şey söyledi. Ama şöyle bir şey oluyor: Adam bir şeyler söylüyor. Koskoca Fransa yani. Fransa’nın Cumhurbaşkanı’na, “Karısından kroşe yedi” diyor. Ya da Salman için söylediği şey; şimdi onu tam olarak çevirmeyelim. Mesela benzer bir şeyi Erdoğan için söyleyecek olsa, ki daha önce Rahip Brunson olayında olmuştu böyle şeyler. Yani şimdi ilişkiyi kopartsan bir dert, kopartmasan başka bir dert.
Çarşamba akşamı Türkiye saatiyle gece saat 04.00’te Trump bir açıklama yaptı. Önceden duyurdu ve herkes diken üstünde bekledi. Amerikalılar da beklemiştir, İran da, Türkiye de. Sonuçta, baktığın zaman Trump aslında hiçbir şey söylemedi. Ama orada pekâlâ her şeyi soruyorsun. ‘’NATO’dan çıktığını söyleyebilir’’ diyen de var, ‘‘Ateşkes ilan ettiğini söyleyebilir’’ diyen de var, ‘’Kara harekâtı başlatacağım’’ diyeceğini de söyleyenler de var. Ama karşında kestirilemez bir adam var. Şimdi Türkiye topu İsrail üzerinden oynayarak oradan gelebilecek şeyleri bertaraf edebileceğini sanıyor, ama onun o kadar kolay olacağından emin değilim. Şu hâliyle bakıldığı zaman, savaş henüz çok çetin bir noktaya gelmedi; ama şimdi F-15 düşüyor, gerginlik tırmanır, şu olur, bu olursa? Mesela, Trump Avrupa’dan Hürmüz Boğazı’ndaki krizle ilgili askeri destek istedi, İngiltere ‘’hayır’’ dedi, Fransa ‘’hayır’’ dedi. Ve Trump iki ülkeye de ‘Bunları bir kenara yazıyorum’’ dedi. Türkiye’den bir şey isterse, ki isteyebilir, çünkü Türkiye’nin yanı başında olan bir durum, o zaman işler karışır ve Türkiye de bayağı bir zorlanır.
Şimdi Pakistan’da görüşmeler oluyordu, değil mi? Türkiye de bir şekilde Suudi Arabistan ve Mısır’la birlikte dâhil olacak gibiydi. Ama görüşme, olmadı ve hiçbir şey çıkmadı. Çıkacağa da benzemiyor, ki Trump yine, “Görüşüyoruz. Bunu istediler” dedi durdu. Yani çok riskli bir yerde duruyoruz. Tabii ki her an her şey olabilir, ama baktığımız zaman, olay tüm bölge için ve Türkiye için çok riskli bir yerde duruyor. Ve burada Erdoğan’ın yapabildiği, topa girmemek. Bu arada, dördüncü bir roket düşürüldü ve Milli Savunma Bakanlığı hemen ‘’İran’dan’’ diye açıkladı. Yani şüpheli değil. İran’dan geldiğini kabul ediyor. İran da reddediyor. Bu da bir yerde duruyor. Erdoğan’ın, son grup konuşmasında İran’a dolaylı bir şekilde “Ülkemizi savaşın içine çekmek isteyen tuzak ve tahriklere karşı çok dikkatli hareket ediyoruz. Hava sahamızı ihlal eden her türlü tehdide yönelik gerekli önleme faaliyetlerinde de bulunuyoruz” açıklamasını yaptı. Aslında ikinci roketin ardından sert bir çıkış yapmıştı, sonra onu sürdüremedi. Çok zor bir şey. Ne yapabilir Türkiye İran’a karşı? Bir de, füzeler düşmüyor, düşürülüyor.
Kemal Can: Mesela doğrudan saldırı altında olan, füzelerin üstlerine düştüğü Körfez ülkeleri bile İran’a açıktan bir karşılık vermiş değiller şu âna kadar. Orada en sert olan Birleşik Arap Emirlikleri. Suudi Arabistan üslerini kullandırıyor, o ayrı hikâye, ama kendisi bir şey yapmış değil. Burada iş şöyle bir meseleye doğru gidiyor: Şimdi bugün savaşın 36. gün mü?
Ruşen Çakır: 28’inde başladığına göre 33. gün ya da 34. gün.
Kemal Can: Neyse, sonuçta 5 hafta oldu. Önce bir iki günlük, sonra bir iki haftalık derken, şimdi işin böyle olmayacağı çok açık bir hâl aldı. Senin işaret ettiğin sıcak riskler var. İşte füzeler düşüyor, oraya nasıl dâhil olacaksın? Bu konuda manipülasyon, provokasyon, ‘’kara harekâtı olursa ne olur?’’ gibi sıcak çatışma riski içeren bir sürü şey var. Ama bu sıcak riskler dışında, şimdi 5. haftasını gördüğümüz ve bitse de bitmese de etkilerinin daha epeyce sürecek olduğu gayet net anlaşılan bir şeyin, çok somut, ekonomik ve stratejik siyasi etkileri var ve bunlar, zamana yayılacak etkiler. Dolayısıyla şu anda, sadece Trump’a reaksiyon verip vermemekle ilgili herkesin ikircikli tutum takınması, ‘’bir de bizim üstümüze saldırtmayalım bunu’’ diye alttan alması bir gerekçe olabilir. Ama başka bir gerekçe var: Bu devam eden savaşın uzayıp uzamamasına karar verecek olan Trump ve bu savaşın uzayıp uzamaması herkes için çok ciddi bedeller anlamına geliyor ya, o yüzden Trump’la net bir şekilde karşı karşıya gelip, ona nüfuz edip, onu belirli bir şeye doğru itme imkânından tamamen uzağa düşmeyi kimse istemiyor.
Bu ay enflasyon açıklandı. Komik bir enflasyon, ama muhtemelen önümüzdeki aydan itibaren Türkiye enflasyonda, cari açıkta ve daha pek çok ekonomik kalemde, faizden çaya kadar dalga dalga bu etkileri yaşayacak. Ama bütün dünya küresel olarak çok ciddi bir türbülansa girdi ve İran bunu bilinçli olarak, bir savaş stratejisi olarak yaptı. Şu anda askerî güç dengesini tam tersine çevirip, bedel paylaşımını denk bir yere getirdi. Yani bu savaştan zarar görme meselesinin, sadece üzerine düşen bombayla sınırlı olmadığını, başta Körfez ülkelerine, sonra bütün çevre ülkelere, sonra bütün dünyaya gösteren bir yere getirdi. Mesela Avrupa şu anda çok ciddi bir enerji krizinin eşiğinde. Ayrıca petrol sadece akaryakıt değil. Petrol, petrokimya ürünleri demek, gübre demek, plastik demek. Bir sürü malzemenin ana maddesi demek. Dolayısıyla, bu hadise birdenbire, o asimetrik güç dengelerinin, askerî risklerin, sıcak alanın dışında çok daha geniş bir şeye yayıldı ve bunu, İran’ın stratejisi erkene çekti. Herkes, ‘’İran bir süre direnmeye çalışır, artık son nefesini verirken, Körfez ülkelerine saldırmayı ya da Hürmüz’ü kapatmayı kullanır’’ diyordu. Hayır. Ne yaptı? Hemen başında yaptı. Ve şimdi dünyanın önünde şöyle bir şey var: Tamam, İran çok zayıf ve çok eşitsiz bir savaşın parçası. Ama bu savaşın bedelini dağıtma konusunda çok kritik bir rol üstlendi ve bunu, herkes için pahalı bir şeye dönüştürdü. Şimdi bu pahalılığın devamı ya da bir noktada durdurulması kararını verecek hareket de Trump’tan gelecek. Yani ne kadar anormallik olduğu tartışma götürse de, bu karar, bütün o anormallikleri yapan adamdan gelecek.
Ruşen Çakır: Anormallik bu Kemal, artık onu tartışma.
Kemal Can: Hayır, tek tek yaptığı anormallik de, bunu söyleyerek yaptığı bir dönem var.
Ruşen Çakır: Hikâye zaten o. Demin dedim ya, adam konuşma yapacak. ‘‘NATO’dan çıktım’’ da diyebilir, ‘’Savaş bitti’’ de diyebilir, ‘‘Nükleer atacağım’’ da diyebilir. Yani hiçbirisine şaşırmayacak hâldeyiz.
Kemal Can: Tabii. Mesela biz bunu biraz tanıyoruz ya, yani her şeyin kararını verebilecek ve o kararın verilme gerekçesinde de kendisinden başka hiç kimseye sorumlu değilmiş gibi davranabilme hâlinden bahsediyoruz.
Ruşen Çakır: Evet. Aynen öyle.
Kemal Can: Bunu bir yerden tanıyoruz yani.
Ruşen Çakır: Neyse. Evet, ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.








