İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Medyascope muhabiri Furkan Karabay ile yeni çıkan kitabı “Bizim Burada Ne İşimiz Var?”ı konuştu.
Furkan Karabay anlatıyor
Furkan Karabay’ın, 7 aylık tutukluluk sürecinde, hapishanedeki tanıklıklarını hikayeleştirdiği yeni kitabı “Bizim Burada Ne İşimiz Var?”, Tekin Yayınevi’nden çıktı.
Furkan Karabay ile yeni kitabını konuşan Ruşen Çakır, hikayelerde geçen isimleri ve mahkumlarla ayrı dünyalardan olmasının zorluklarını sordu.
Karabay, şöyle konuştu:
“Yani şimdi ilk başta tabii ki yani bizim hayatta yan yana gelmediğimiz insanlar sonuçta bu tip insanlarla tabii ki bizim gibi işte bizim mesleğimizi yapanlar, bizim gibi işte belli başlı çevrelerde yaşayan insanların aslında çok görmediği insanlar hatta. Bunu hep kitaptaki insanlar anlatırken söylerim. Yani aslında yolda görünce yolumuzu değiştirdiğimiz insanlar var orada. Ancak insan yani sonuçta. Biz de tutukluyuz, onlar da tutuklu. Onların da haklarında verilen cezalarda hukuksuzluklar oluyor. Bizim de öyle. Aslında bir orada kader birliği hikayesi oluşuyor. Bir süre sonra onlarla Zaten her gün beraber yemek yiyoruz, beraber uyuyoruz, beraber yürüyüş yapıyoruz, volta atıyoruz. Yani o insanlarla bir süre sonra ağabey kardeş, işte arkadaş, kader birliği içerisinde oluyoruz.”

Karabay devamında, siyasi tutsakların bulunduğu hapishanelerle, adli suçtan mahkum olanların kaldığı hapishaneler arasındaki farkları, insan hakkı ihlallerini anlattı.
Karabay, şunları söyledi:
“Siyasi tutsakların yaşadıkları bir şekilde haber oluyor, bir şekilde kamuoyunda gündem oluyor ancak bu tip cezaevlerinde, bu tip hapishanelerde adli suçluların, adli mahkumların yaşadıkları hiçbir şekilde gündem olmuyor. Çünkü oralara bizim gözlerimiz kapalı, bizim oralara kulaklarımız kapalı ancak orada da çok büyük dram var. Bu tip hapishanelerde yatacak yer bulunamıyor. İnsanlar üst üste yatıyor. Hastalıklar var, salgın hastalıklar var. İnsanlara temiz su bile verilmiyor burada. Sonuçta bu insanlar tutuklanmış insanlar. Hükümlüler de var aralarında. Zaten cezalarını çekiyorlar, ceza yatıyorlar zaten. Ama oradaki insanlara uygun yaşam koşulu verilmiyor. Zaten ceza yatan insana bir ceza daha yatırılıyor. İnsan tutuklanıp cezaevine gönderiliyor, hapishaneye gönderiliyor, koğuşa girdiği an bir daha tutuklanmış oluyor.”
- Tutuklu gazeteci Furkan Karabay’dan yılbaşı mesajı: “Çaprazımda Osman Kavala, koridorun sonunda Selçuk Kozağaçlı, karşı blokta Can Atalay, Tayfun Kahraman…”
- Mütalaa (13): İBB davasında tahliyeler ve duruşmada yaşananlar
- Mütalaa (15): Gülistan Doku dosyasında 6 yıllık sessizlik bozuluyor
- Furkan Karabay, Ali Deniz Çakır ve Hüseyin Ersöz yorumladı: İBB davasındaki tahliyeler
- Gazeteci Furkan Karabay tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Merhaba, iyi günler. Yeni çıkan bir kitabı konuşacağız: Bizim Burada Ne İşimiz Var? Furkan Karabay’ın cezaevi günlükleri diyelim, cezaevinde yazdığı öyküler. Furkan merhaba.
Furkan Karabay: Merhaba ağabey.
Sen de Medyascope çalışanısın ama burada çalışmıyor olsan da ben bu kitapla ilgili seninle yayın yapardım. Çünkü senin bu kitapta yazdığın şeylerin çoğunu sosyal medyada okumuştuk zaten. Öyküdeki bazı isimleri biliyoruz. Ortodoks neydi?
Karabay: Ortodoks Aslan.
Evet, onu biliyorum, Speedy’i biliyorum, başka isimleri de biliyorum.
Kaç kere girip çıktın Furkan?
Karabay: Bu üçüncü tutukluluğumdu. Üç kez tutuklandım, üç kez hapishanede kaldım. Bu, en uzun tutukluluğumdu. Son tutukluluğumda yedi ay kalmıştım. Diğerleri daha kısa sürmüştü; ilk ayda tahliye olmuştum. Ama bu son tutukluluğum yedi ay sürdü.
Hatta sonra sevk edildiğinde gardiyanlar da tanıyorlar seni.
Karabay: Evet, Ben Marmara 5 No’lu cezaevindeydim. Bu hikâyelerin çoğu 5 No’lu hapishanede geçiyor. Burası aslında hırsızlık, uyuşturucu, cinayet ya da dolandırıcılık türü adlî suçluların yer aldığı bir cezaevi. Dokuz No’luya sevk olduğumda, oradaki gardiyanlar zaten daha önceki tutukluluğumdan beri orada olan gardiyanlardı. Beni karşılayan bir gardiyan vardı. Hatta bana ‘’Furkan çok kilo vermişsin, biz sana bakalım burada’’ demişti. O dönemde eski tutukluluklarımda zaten tanıştığım gardiyanlar vardı. Onlarla denk gelmiştim zaten.
Peki, senin niye o adlî mahkumların olduğu 5 No’lu koydular, kasıtlı mıydı?
Karabay: Bu aslında son iki senede bir usul eline getirildi. Özellikle İBB davası kapsamında tutuklu olan insanların da birçoğu adlî koğuşlarda kalıyor ve kendi suç tipleri haricindeki suç tipleriyle kalıyor. Mesela Ulaş Yılmaz vardı İBB davası tutuklularından. Kendisi dün tahliye edildi. Ulaş Yılmaz 1 No’lu cezaevinde uyuşturucu suçlarıyla ya da dolandırıcıların olduğu bir koğuşta kalıyor. İBB tutukları arasında da çok sayıda bu adlî koğuşta kalanlar var. Son iki senede oldu bu. Ben ilk iki tutukluluğumda, aynı suçtan tutuklandım. Terörle mücadele eden kişiye hedef gösterme suçu. İlk iki tutukluluğumda da bu suçlama vardı. Üçüncüsünde de bu vardı. Bizim gibi gazeteci, siyasetçi, avukat gibi kişiler siyasi mahkûm olarak görüldüğü için siyasi tutsakların olduğu koğuşlara gönderilirdi. Ancak son iki senede bu usul biraz değiştirildi. Özellikle İBB davası kapsamında olanlar kalabalık koğuşlara atılıyordu ki burada çok fazla zorluk çeksinler, itirafçı olsunlar. Biraz da oradan çıkmak için, birilerinin istediği şekilde ifade versinler diye bu insanları kalabalık koğuşlara attılar. Mesela bizim koğuşumuzda benden önce İlbak’lar varmış. İlbak’lardan bizim koğuşta 5 No’luda kalanlar vardı. Onlar da itirafçı olup çıktılar. Hatta kendileri dosyada bile yok.
İlginç. Peki, senin bu koğuşta, özellikle bir grup insanla çok yakın bir ilişkin var. Ama sonuçta ayrı dünyaların insanlarısınız. Nasıl oluyor? Zor olmuyor mu?
Karabay: Bu tip insanlar, bizim mesleğimizi yapanlar, bizim gibi belli başlı çevrelerde yaşayan insanların aslında çok görmediği, yan yana gelmediği insanlar. Hatta bunu kitaptaki insanları anlatırken hep söylerim. Yani yolda görünce yolumuzu değiştirdiğimiz insanlar var orada. Ama insan sonuçta, biz de tutukluyuz, onlar da tutuklu. Onların da haklarında verilen cezalarda hukuksuzluklar oluyor; bizim de öyle. Aslında orada bir kader birliği hikayesi oluşuyor. Zaten her gün beraber yemek yiyoruz, beraber uyuyoruz, beraber yürüyüş yapıyoruz, volta atıyoruz. Yani o insanlarla bir süre sonra ağabey kardeş, arkadaş kader birliği içerisinde yaşıyoruz.
Hep öyle olmuyor ama değil mi?
Karabay: Hep öyle olmuyor tabii ki. Bu meseleleri kitaptaki hikâyelerde de biraz daha ironi yaparak anlatıyordum. Ama tabii ki insanların çok zorlandığı anlar da oluyordu. Çok büyük kavgaların olduğu zamanlar da oluyordu. Hapishaneler öyle anlatıldığı gibi çok kolay yerler değil. Ama bizim gibi suçsuz yere, siyasi sebeplerle oraya atılan insanlar için korkulacak bir yer olmaması gerekiyor. O yüzden aslında kitapta da anlattığım şeylerde, insanların hapishanelerden korkmaması gerektiği için yazmaya çalışmıştım bu hikayeleri. Bir de, çok fazla insan hakkı ihlâli var orada da. Biz tabii ki siyasi tutsakların hikayelerini, yaşadıklarını anlatıyoruz. Siyasi tutsakların yaşadıkları bir şekilde haber oluyor, bir şekilde kamuoyunda gündem oluyor. Ancak bu tip hapishanelerde, adlî suçluların, adlî mahkumların yaşadıkları hiçbir şekilde gündem olmuyor, çünkü bizim gözlerimiz kulaklarımız oralara kapalı. Ancak orada da çok büyük dram var. Yani bu tip hapishanelerde yatacak yer bulunamıyor; insanlar üst üste yatıyor. Hastalıklar var, salgın hastalıklar var. İnsanlara temiz su bile verilmiyor burada. Sonuçta bu insanlar tutuklanmış insanlar. Hükümlüler de var aralarında. Zaten cezalarını çekiyorlar, ceza yatıyorlar. Ama oradaki insanlara uygun yaşam koşulu verilmiyor. Ceza yatan insana bir ceza daha yatırılıyor. Yani insan tutuklanıp cezaevine gönderiliyor, hapishaneye gönderiliyor. Koğuşa girdiği an bir daha tutuklanmış oluyor.
Ben 12 Eylül’de cezaevindeydim, koğuşlarda yattım. Kalabalık koğuşlardı ama herkesin yatağı vardı. Burada yerlerde yatanlardan bahsediyorsun. Çok dolu olduğu için mi?
Karabay: Evet. Şimdi normalde L Tipi diye geçen bu hapishaneler aslında 21 kişilik tasarlanıyor. Yedi tane oda var. Bu 7 odada 3’er tane ranza var. Ancak sayı arttığı için bu 3’er ranzalara, bir kat daha ekliyorlar. Yani aslında 21 kişi için hazırlanan cezaevinde, koğuş 42 kişiye çıkartılmış durumda. Şu an L Tipi hapishanelerde her koğuş 42 kişilik. 42 tane ranza var ve 42 kişi burada hapis yatıyor. Ama mesela bir gün 11 tutuklu birden gelmişti koğuşa. Bir süre sonra koğuşun sayısı 70’i bulmuştu. Koğuş 42 kişi, geri kalan herkes yerde yatmak zorunda. Yerde yatmak zorunda ama şöyle de bir şey var: Koğuşta 70 kişi var ama 42 tane yatak var. Toplamda 28 kişi yerde yatmak zorunda. Ancak 28 kişi 28 tane yatağı yan yana serip yatmıyor. Çünkü öyle bir alan yok. 28 kişi,15 tane yatak seriliyor. Bu 15 tane yatakta yatıyor 28 kişi. Yani öyle her yatağın üstünde biri yatıyor diye bir şey de yok burada.
Yine İBB tutuklarından bahsedeceğim. İsmet Korkmaz diye biri vardı. Kendisi geçen haftalarda savunma yapmıştı İBB davasında. ‘’Altı aydır yerde yatıyorum ben’’ demişti. Bir tutuklu bir koğuşa geldiğinde o koğuşta yatacak yer yoksa, yerde yatmaya başlıyor ve birileri tahliye olsun, birileri bir şekilde oradan gitsin ki o da yatak bulsun diye sıra beklemeye başlıyor. Tutuklu koğuşlarında bu devri daim sık oluyor. Yani birileri tahliye oluyor bir şey oluyor. Ancak bir de hükümlü koğuşlarını düşünmek lazım. Şimdi adlî mahkumların yattığı hükümlü koğuşlarda 50 kişi 60 kişi var. Bu insanların tahliye olması için belki iki yıl, üç yıl geçmesi gerekiyor. Yani bir insan orada 2 yıl yerde yatıyor ki, biri tahliye olsun ben yerine geçeyim diye.
Sen kitapta ipuçları vermişsin bazı kişiler hakkında. Yani sonuçta adli mahkumlar olduğunda birtakım sorunlar da var. Mesela uyuşturucu bağımlıların geçirdiği krizler var. Bir takım başka şeyler var. Bunların içerisinde imkânı olan var, olmayan var. Eskiden anlatılan hani koğuş ağalığı vesaire olaylarını tam görmedim burada. Ama yine de birtakım tahakküm ilişkileri vardır herhalde.
Karabay: Koğuş ağası değil de daha modernleştirilmiş haliyle artık ‘’başkan’’ deniyor bunlara. Koğuş ağası değil, ‘’koğuşun başkanı’’ diye geçer. Bizim koğuşumuzda da vardı bir koğuş başkanı. Zaten orada hâlâ tutuklu. Yani koğuşta bir başkan sistemi, ağa sistemi var. Mesela uyuşturucu kullanan kişi. Tutuklanıyor. İlk ay bir yoksunluk süreci oluyor uyuşturucu kullanamadığı için. Yani bayılanlar oluyordu, kriz geçirenler oluyordu. Ama o kadar normalleşmiş ki. Mesela uyuşturucu krizi geçiren bir mahkûm oluyordu. Gardiyanlar 15, 20 dakikada anca geliyordu. Çünkü her koğuşta böyle şeyler yaşandığı için çok normalleşmiş. Krize girip düşen oluyordu. Krize girip birinin boğazına sarılan oluyordu. Bunlara da koğuştaki insanlar bir şekilde yardımcı oluyordu. Koğuştaki insanlar onları duşa sokuyordu. Başında bekliyordu hastalanınca.
Bir de öyle de bir sistem var. Yani hemen öyle hastalanınca revire gidemiyorsunuz. Mesela bir insan hastalanıyor orada, dilekçe yazıyor. Revire gitmesi için bazen neredeyse bir hafta geçmesi gerekiyor. Dilekçe yazdığınızda hemen ertesi gün sizi alıp revire götürmüyorlar. Çünkü adlî mahkumlara çok fazla değer verilmiyor. Değer verilmediği için de bu sistem çok aksıyor. Mesela bir hasta vardı bizde. Bir hafta boyunca, iki hafta boyunca revire gidememişti. Ben bu koğuşa gelmeden birkaç hafta önce, Koah nedeniyle biri ölmüş bizim koğuşumuzdan. Ölmüş ve ölüsü çıkmış koğuştan. Keza yine İBB tutuklarından biri anlatmıştı. ‘’Bir tanesi benim kollarımda öldü’’ dedi. Çünkü adlî koğuşlarda insanlara değer verilmiyor. Bu insanların sesi duyulmadığı için, bu insanların yaşadıkları anlatılmadığı için, bu insanlara davranılış şekli de değişmiyor.
Burada kitabın en çarpıcı yönü, senin daha önce sosyal medyada yayınlanan ve kitapta da çıkan öyküde, dışarıdan birisinin, o dünyayı, o dünyadaki insanlarla kurduğu insani ilişkiler. Birçok kişi tabii bunlara ‘’yatsınlar’’ muamelesi yapıyor.
Karabay: Vebalı gibi davranıyorlar.
Şimdi kitabın bir sayfasını açtım, karşıma şöyle bir şey çıktı: Buradakiler mesela hırsızları sevmiyorlar.
Karabay: Evet, ‘’Hırhız’’ derler. Onlar ‘’gayrimeşru camia’’ olarak tanımlıyorlar. Gayrimeşru camiada hırsızlar sevilmiyor.
Statüler var yani.
Karabay: E tabii, siz bir suç insanısınızdır. Ama onların dünyasında, işlediğiniz suç tipi de sizin ne olduğunuzu belirliyor. Silah satıcıları daha başka bir mertebededir, katiller başka bir mertebededir, uyuşturucu tüccarları başka bir mertebededir. Bir de hırsızlar vardır. Bu suç dünyasında en alt tabakadadırlar. Ama insanlar suça hırsızlıkla başlıyor; suça başlangıç yeri hırsızlık aslında. Yani en büyük suçlu bile bir şekilde bir hırsızlıktan geçmiş oluyor. Ancak beğenmiyorlar hırsızları. Hırsızlara çok değer vermiyorlar onlar da kendi camialarında.
Peki sana nasıl bakıyorlardı?
Karabay: Ben hayatta da düşünüyorum bunu. Bir insana nasıl yaklaşırsanız, o size kötü yaklaşsa bile, bir süre sonra size saygı duymaya, sizi sevmeye başlıyor. Ve siz nasıl yaklaşırsanız bir süre sonra o da size öyle yaklaşmaya başlıyor. Tabii ki ilk geldiğimde onlar nasıl benim dünyama uzaksa, bizim gibi insanlar da onların dünyasına uzak. Ve hayatlarında aslında çok görüp tanıyıp, arkadaş oldukları insanlar değiliz biz de; tıpkı, onların bizle olmadığı gibi. İlk zamanlar mesafeliydiler. Tabii ilk zamanlar ben de onlara karşı mesafeliydim. Çünkü konuştukları konular farklı, tavırları farklı. Bir de bazı kurallar var, o kurallara uymak gerekiyor. Tabii ki bir alışma süreci olmuştu. Ancak hep iyi davrandılar. Çünkü ben hep iyi davranmaya çalışıyordum. Yani insanları peşine cezalandırmamak gerekiyor. Çünkü oradaki insanlar da tutuklu, ben de tutukluyum. Oradaki insanlar da beraat edebilir. Oradaki insanlara da bir şekilde haksızlık yapılmış olabilir. İnsanı insan olduğu için değerlendirmek lazım diye düşündüğüm için yani onlara da öyle yaklaşıyordum. Ama onlar da bana öyle yaklaşıyorlardı. Bir süre sonra herkesle muhabbet ettik, aramız iyiydi. Zaten orada bir dayanışma da vardı. Çünkü orada anne de, baba da, kardeş de, yani tüm insani ilişkiler de orada yani. Dolayısıyla hepimiz bir şekilde birbirimizi anlamaya başlamıştık. Birbirimizi anlayınca zaten, günler daha kolay geçmişti. Hem onlar bana yardımcı olmuştu, hem de ben de elimden geldiğince onlara yardımcı olmaya çalışmıştım. Aslında bu hikâyeleri aslında ben onların sesini duyurmak, onların neler yaşadığını anlatmak için yazmıştım.
Memnun olmuşlar mıdır?
Karabay: Evet hapishaneye de kitap gönderdim. Umarım ulaşır, okurlar. Zaten içeridekilerin de bazı okuduğu hikayeler vardı. Tabii ki memnun oluyorlar. Çünkü birçoğu, hayatta hiçbir şekilde dertleri, sorunları ortaya konmamış, duyurulmamış insanlar. Dolayısıyla kendilerinin değer gördüğünü, değer verildiğini görmesi onları da iyi hissettiriyor. Çünkü insanız hepimiz.
Şimdi 9 No’luya gittiğinde de bir tarafında IŞİD’lı, bir tarafında Fethullahçı olduğunu anlatmışsın. Fethullahçı da general miydi?
Karabay: Evet, dönemin bir hava kuvvetleri komutanı vardı mesela.
Tankçı vardı bir tane, binbaşı vardı. Tabii IŞİD’den hükümlü biri daha vardı yanımda; o zaten komşumdu. 9 No’ludaki sistem daha farklı. Orada daha çok siyasi hükümlü tutsaklar var. Yani IŞİD var, FETÖ var, DHKP-C var. Şimdi orada İBB bürokratları var. Ekrem İmamoğlu da orada. Tabii oradaki sistem biraz daha farklı. Orada tek tip sistem var, insanlar tekli hücrelerde kalıyor. Bir koridorda 8 tane hücre var. Koridordaki insanlar da belli günlerde ve saatlerde birbirleriyle muhabbet ediyor.
Bağıra bağıra mı?
Karabay: Evet. Kapının altına yatıyoruz. Zaten kapının altında ufak bir, aralık var. Hayat boşluğu diyoruz oraya. Oradan bağırınca, koridordan o ses gidip diğer hücrelerdeki insanlara ulaşıyor.
Orada mazgal yok yani.
Karabay: Mazgal var, ama mazgal kapalı olduğu için en alttan, o aradaki boşluktan bağırıyorduk birbirimize. Tabii ilk önce yere yatıyorsunuz. Hatta ben yere yatıp konuştuğum zaman…
Evet okudum onu. ‘’Yorgan ser’’ diyormuş Fethullahçı.
Karabay: Evet, Fethullahçı komutan demişti ki ‘’altına yorgan ser, bir şey ser, yerden çok soğuk yersin. Benim evladım var senin yaşında, benim canım yanıyor’’ demişti. Tabii ki mahkumluk başka bir şey ağabey. Yani oradaki insanlar birbirlerini çok iyi anlıyor. Oradaki insanlar birbirlerine ‘’bu FETÖ’cü,’’ ‘’bu IŞİD’çı,’’ ‘’bu DHKP-C’li’’ diye öyle peşin hükümlü davranmıyorlar insanlara. Çünkü orada herkes mahkûm. Orada insanlar ailesinden daha çok o insanların sesini duyuyor. Daha çok o insanlarla dertleşiyor, konuşuyor, birbirleriyle muhabbet ediyor. Mesela bir gün ayağımı burkmuştum ve bana ilk yardım eden kişi, IŞİD’den hükümlü olan komşumdu. Bana krem atmıştı o havalandırmadan. Kremi sürüp iyileştirmiştim kendimi. Çünkü hafta sonuydu. Revire gidiyorduk tabii ama hafta sonları çok fazla tedavi olmuyordu. Hafta içi hastaneye götürme durumunuz oluyordu. Ancak bana ilk yardımı IŞİD’den hükümlü komşum yapmıştı.
Evet, çok ilginç deneyimler. Tabii istenmeden yaşanan olaylar. Ben 9 No’lu cezaevine, Gezi tutuklusu Hakan Altınay’ın ziyaretçisi olarak gidiyordum. Oradaki infaz koruma memurları bana çok medeni geldiler; öyle gördüm. Senin 5 No’lu da öyle miydi?
Karabay: 5 No’luda kim nasılsa ona göre davranıyor, infaz koruma memurları. 5 No’lu cezaevi, sürekli kavganın olduğu, hırsızlıktan, uyuşturucudan, cinayetten yatan insanların olduğu yerde zaten hem ceza infaz koruma müdürlüğü hem oradaki infaz koruma memurları peşinden onlara yaklaşıyor doğal olarak. Çünkü oradaki güvenliği, asayişi ve otoriteyi sağlamak zorundalar. Dolayısıyla infaz koruma memurları, orada mahkûmlara iyi yaklaşarak onların sorunlarını çözmeye pek çalışmazdı. Çünkü oradaki sistem farklı. Hani en başta anlatmıştım ya, o 5 No’lu cezaevindeki adlî suçların olduğu hapishanedeki yaşananlar çok bilinmiyor. Gündeme de gelmiyor; kimse de oraları merak etmiyor aslında. Ancak 9 No’lu gibi siyasi tutsakların olduğu yerlerde, birine herhangi bir şekilde bir şey dense dahi, hemen haber olduğu için, gündem olduğu için, oradaki infaz koruma memurları ve cezaevi yönetimi oradaki mahkumlara daha farklı yaklaşıyor tabii ki. Mesela 9 No’luda çok medenidir her şey. Sabah sayımına ‘günaydın’la gelinir. Ama 5 No’ludaki koğuş tipi olan yerlerde, sabah sayımına infaz koruma memurları ordu gibi gelir; 20 kişi birden. Herkes askerî nizam sıraya dizilir. Herkes saymaya başlar kendini. İnfaz koruma memuru da ‘’Allah kurtarsın’’ der, kapıyı çarpar çıkar. Ancak 9 No’luda, gelen infaz koruma memuru sabah sayımında ‘’günaydın, nasılsınız’’ der, belli bir medeni çizgide sayımını yapar ve gider. Yani en büyük farkları buradan görebiliriz zaten.
Evet geçmiş olsun tekrar. Bu arada davalar ne oldu?
Karabay: İBB davasında en son tahliye kararları çıktı.
Hayır senin davalarını soruyorum.
Karabay: Devam eden davalarım var. Zaten en son tutuklu olduğum bu dosyada, 4 yıl 3 ay hapis cezası almıştım, o, istinafta. Yani orada bir onama kararı çıkarsa… Tabii daha yatarımız var.
Öyle mi?
Karabay: Evet. 22 aya kadar bir yatarı çıkmıştı galiba. Bakalım. Şimdi o istinafta, daha sonrasında Yargıtay aşamasında bir değerlendirme olacak. Devam eden davalar var, berat ettiğim davalar da var. Devam ediyor.
Bu arada, avukatın da ağabeyin.
Karabay: Evet ağabeyim, sağ olsun. Her zaman yanımdaydı ağabeyim ve Enes Ermaner. İkisi beraber çok yardımcı oldular.
Tekrar hayırlı olsun kitabın Furkan. Kitabı da ekranda gösterelim. Bizim Burada Ne İşimiz Var? Bu kitabın ismi de bir mahkûmdan geliyor galiba.
Karabay: Evet, 5 No’lu cezaevinde Abdülhalid isimli bir mahkûm. Yüksekovalı’ydı. Koğuşta bir şey olurdu, ‘’Yarabbi! Bizim burada ne işimiz var?’’ diye başlardı. Ona ithafen böyle bir başlık koymak istedim kitaba.
Çok teşekkürler Furkan. Evet, Furkan Karabay’ın Tekin Yayınevi’nden çıkan Bizim Burada Ne İşimiz Var? kitabını konuştuk. Cezaevi anıları diyeceğim ama onun daha ötesinde bir şey. Kendisine çok teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.








