Mehmet Altan yazdı – Basın Tarihi (42): İspanya’da Ölüm Güncesi

Baktım, gazetecilik yeteneğini bir kez de “Taşra Üniversiteleri” adlı kalıcı çalışmasıyla sergileyen Tuğba Tekerek arıyor.

Silivri’deki 21 ayımı anlattığım “Yüksek Güvenlikli Notlar” adlı son kitabım hakkında yarenlik etmek üzerine sözleştik.

Telefonu kapattığımda kendimi birden 17 yaşında Basınköy’de, “Babaevi’nde” buldum.

Sadece Basınköy’de Babevi’nde bulmadım, hafızamdan adeta silinmiş olan bir anıyla da sarsıldım.

Konu Babaevi ise bu benim için Basın Tarihi’nin de bir parçasıdır… “Bir evden üç kişi yıllarını Babıâli’de geçirdiğinde, Babaevi’nin de Basın Tarihi’nin bir parçası hâline geldiğini” yıllar önce gene Basın Tarihi’nde yazmıştım. Macar asıllı İngiliz yazar Arthur Koestler, Londra merkezli News Chronicle gazetesinin İspanya muhabiri olarak iç savaşı takip ederken Malaga şehri General Franco güçlerinin eline geçer.

İspanya’da Ölüm Güncesi

Franco rejimi tarafından “uluslararası ajan” olmakla suçlanan Koestler idama mahkûm edilir. 32 yaşındadır.

Sevilla‘daki bir cezaevinde, tek kişilik bir hücrede tam dört ay boyunca kurşuna dizilmeyi bekler. Her gece duvarların arkasından gelen kurşun seslerine, idama götürülen diğer tutukluların çığlıklarına ve ölüm karşısındaki kendi psikolojik direnişine şahitlik eder.

Ve sonra Franco zindanlardaki bu faşizm tanıklığını kitaplaştırır.

“İspanya’da Ölüm Güncesi”, İspanya İç Savaşı sırasındaki cezaevi anılarını ve idamı bekleyişini anlatan sarsıcı bir tanıklık kitabıdır.

Koestler, savaşın sadece cephedeki askeri eylemlerden ibaret olmadığını, arka plandaki dilsiz acılardan da oluştuğunu savunur.

Kitap, Franco faşizminin dünyadaki en canlı ve en erken edebi tanıklıklarından biri olarak kabul edilir.

Yazarın ölümle burun buruna geldiği bu hücre deneyimi, daha sonra yazacağı ve kendisini dünya çapında üne kavuşturacak olan Gün Ortasında Karanlık (Darkness at Noon) adlı eserinin felsefi altyapısını da oluşturur.

Uzun zamandır piyasada bulunmayan bu kitap 1970 yılında Çetin Altan’ın “ikonik çevirisiyle” Bilgi Yayınevi tarafından basıldı. 

21 ay yattığım Silivri’ye…

Tuğba’nın telefonu kapattığımda sadece Arthur Koestler’in “İspanya’da Ölüm Güncesi”ni, sadece kitabı babamın çevirdiğini değil, bu kitabı baştan sona daktiloya çektiğimi de anımsadım. 

17 yaşında çevirisini daktiloyla temize çektiğim İspanya’da Ölüm Güncesi’nden, “subliminal mesajla darbecilik” suçlamasıyla ve “ağırlaştırılmış müebbet” talebiyle 21 ay yattığım Silivri’ye…

Bir hapishaneyi anlatan kitap, o kitabı çeviren ve kendisi de hapiste yatan babam, o kitabı temize çeken ve saçma sapan bir nedenle hapse giren ben…  

Sanki hayatımızda “İspanya’da Ölüm Güncesi”nden “Yüksek Güvenlikli Notlar”a uzanan görünmeyen bir çizgi vardı ve Tuğba Tekerek’in telefonuyla o çizgi birden zihnimde beliriverdi.  

Tuğba kitaptan okumaya başladı: “Bugün ağırlaştırılmış müebbet ile mahkûm edildim. Mahkemeden yorgun döndüm. Yatmadan önce çay demleyip dünden kalan bayat ekmeği yedim.”

Ve sonra sorusunu sordu:

“Gerçekten o gün bunları mı yazdınız? O gün böyle bir ruh hali içinde miydiniz?”

Ben de yanıtladım:

“Ben, bu ağırlaştırılmış müebbeti iki kez duydum.

Bir, normal mahkemede duydum.

İkincisi istinafta duydum.

Anayasa Mahkemesi’nin bütün bu sürecin anayasaya aykırı olduğunu söylemesine rağmen…

Hukukun olmadığı yerde siz eğer meşruysanız, ağırlaştırılmış müebbet filan sizin mağdur olduğunuz gerçeğini değiştirmez, suçlamanın karşılığı olduğu anlamına gelmez.

Onun için o notları o gün öyle yazdım.”

Ardından bir sonraki soru:

“Notlarınızda genel olarak bir metanet var. Hapishane günleriniz hep böyle miydi yoksa kitaba yansıyan kısmı mı böyle?” 

Ve yanıt:

“Hep öyle geçti, zaten kitabın özü o:

Hapishanede, zamanın donduğu bir zaman diliminde insan kendi yaşamını, olabildiğince, kendince nasıl sürdürebilirin bir resmi.

Zihinsel olarak, ruhsal olarak, duygusal olarak beslenmeye, kendini canlı tutmaya ve o metabolizmanın bir şekilde hareket etmesine, hava almasına, soluklanmasına ve daha manalı olmasına yönelik çabaların izdüşümleri.

Kitapta ne varsa öyle…”

“Yüksek Güvenlikli Notlar” röportajı telefonlaşmasından çıkan sihirli bir güç, 1937 İspanya’sındaki Franko Faşizmini, o zindanlarda 4 ay boyunca idamı bekleyen bir yazarın sarsıcı anılarını, Çetin Altan’ın çevirisini, 17 yaşında Babaevi’nde onları daktiloya çekişimi, baştan aşağı hukuksuz Silivri Günlerini bir potada eritiverdi.

Hayatımızın içinden geçen gizli bir çizgi belirdi.

“Bir evden üç kişi yıllarını Babıâli’de geçirdiğinde, Babaevi’nin de Basın Tarihi’nin bir parçası hâline geldiğini” söylemiştim.

Garip bir şekilde ortaklaşa hapishane zulümlerinden geçmenin, bu topraklardaki yazı düşmanlığının marifeti olduğunu da şimdi ekliyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş