Hükümet faaliyetlerindeki gizliliğin, yolsuzluğa ve hesap verebilirlik eksikliğine yol açtığı fikri 1900’lerin başında ABD’de ortaya çıktı ve modern anlamda şeffaflık yasalarının doğmasına neden oldu.
İlk “bölgesel açık toplantı yasası” 1909’da kabul edildi.
“Bölgesel açık toplantı yasası”, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yerel yönetimlerle eyalet yönetimlerinin şeffaflığını sağlamaya yönelik Sunshine Laws (Güneş Işığı Yasaları) olarak bilinen düzenlemelerin başlangıcı oldu.

“Güneş ışığı” kavramı resmî bir yasal statüye ilk defa ABD’nin Florida eyaletinde 1967 yılında “Government-in-the-Sunshine Law” adıyla geçirildi.
Bu yasa, kurulların ve komisyon toplantılarının halka açık yapılmasını zorunlu kıldı.
1960’ların sonlarında ve 1970’lerde Vietnam Savaşı ve özellikle Watergate Skandalı gibi olaylar, kamuoyunda devlete olan güveni ciddi şekilde sarstı.
Bu krizlerin ardından, karar alma süreçlerini görünür kılmak amacıyla 1976 yılında Government in the Sunshine Act (Güneş Işığında Yönetim) yasalaştırıldı.
Bu yasa, ABD’deki çok üyeli federal kurumların toplantılarını da halkın izlemesine yol açtı.
“Gün ışığında yönetim (Government in the Sunshine), kamusal kararların ve devlet işleyişinin kapalı kapılar ardında değil, şeffaf bir şekilde halkın gözü önünde yürütülmesini savunan demokratik bir yönetim ilkesi.
Temeli, “demokratik toplumlarda vatandaşların kendi vergileri ve haklarıyla alınan kararları denetleme hakkı olduğu” anlayışına dayanıyor.
Kavram, ilerleyen yıllarda dünyanın birçok yerinde Bilgi Edinme ve Yönetimde Şeffaflık Yasalarının temelini oluşturdu.
Avrupa Birliği’ndeki ve İngiltere’deki düzenlemeler de benzer hedefleri amaçladı.
Türk İdare Hukuku literatürü bu kavramı, rahmetli Prof. Dr. İlhan Özay‘ın kaleme aldığı Günışığında Yönetim isimli temel eserle tanıdı.
Kitap, “şeffaflık” ilkesinin demokratik yönetim ve katılımcı idare anlayışıyla olan doğrudan ilişkisini Amerika’daki uygulamalardan esinlenerek Türk hukuk sistemine uyarladı.
Uyarladı ama hiçbir zaman uygulanmadı.
Uygulansa, Basın Tarihi peşinde koşarken 12 yıl önce Bianet‘te yayınlanan “Ceylanpınar Sınırında Ne Oldu?” başlıklı şaşırtıcı habere rastlamazdım.
Gün Işığında Yönetim kavramı da aklıma gelmezdi.
Urfa’nın Ceylanpınar ilçesi Suriye sınırında… 21 Temmuz günü 21.30 sularında çıkan çatışmada piyade erleri Adem Döğüşgen ve Berat Sağırkaya olay yerinde, ağır yaralanan Onbaşı Yiğit Şahan da kaldırıldığı hastanede yaşamlarını yitirdiler.
Çatışma sonrası Valilik, Genelkurmay, PKK, YPG ve yerel kaynaklar birbiriyle çelişen açıklamalar yaptı.
Valiye göre “Saat 22.00 sıralarında yaklaşık 15 kişilik kaçakçı grubunun sınırı geçerken askerlerin ‘dur’ ihtarı üzerine açtığı ilk ateş sırasında 2 askerimiz şehit oldu, 1 askerimiz de yaralandı.”

İnternet sitesinden resmi bir duyuru yayımlayan Genelkurmay, saldırıyı PKK/PYD’nin gerçekleştirdiğini bildirdi.
Üstelik Genelkurmay bu açıklamada ilk defa PKK ile PYD’yi aynı örgüt olarak sundu. Açıklamada “en az 6 PKK/PYD’linin de öldürüldüğü” belirtildi.
Fırat Haber Ajansı, gazeteci Seyit Evran‘a dayandırarak verdiği haberde, “Evran’ın IŞİD’e yakın kaynaklara dayandırarak verdiği bilgilere göre, saldırının IŞİD tarafından düzenlendiği ve IŞİD tarafından resmi olarak üstlendiği açıkladı” denildi.
PKK’nın askeri kanadı üç günlük suskunluktan sonra sınırda çıkan çatışmada bölgede görevlendirdikleri birimlerinin pusuya düşürüldüğünü açıkladı.
HPG Basın İrtibat Merkezi (HPG-BİM) ise 25 Temmuz günü yapılan açıklamanın yanlış anlaşılmalara yol açtığını, HPG birimlerinin sınırın gerisinde görevli olduklarını vurguladı.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Batman Milletvekili Ayla Akat Ata‘nın, Başbakan Tayyip Erdoğan‘ın cevaplaması istemiyle bir soru önergesi verdiğini, “çatışmanın ardından Urfa Valisi’nin askere ateş açanların kaçakçı olduğu yönündeki açıklamasıyla, sonrasında Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamadaki ‘PYD’liler ateş açtı, üç asker ve altı PYD’li öldü’ ifadesi arasındaki çelişkilere” değindiğini,
YPG‘nin ise PKK/PYD militanlarının herhangi bir çatışmaya girmediği yönündeki açıklamasına ve saldırıyı Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) üstlenmesine dikkat çekip gerçekten ne olduğunu sorduğunu gördüm.
Gerçekten ne olduğu ancak Aralık 2014 yılındaki haberlerden anlaşıldı.
“Olayın hemen ardından yapılan ‘kaçakçı çatışması’ ya da ‘terör sızması’ iddialarının aksine, askeri savcılık ve olay yeri inceleme ekiplerinin derinlemesine yaptığı balistik ve adli tıp incelemeleri sonucunda olayın bir dış saldırı olmadığı tespit edilmiştir.
Dönemin Şanlıurfa Valisi İzzettin Küçük, Aralık 2014’te yaptığı açıklamada, sınırda nöbet tutan askerlerden birinin cinnet geçirmesi sonucu arkadaşlarına ateş açtığını ve ardından intihar ettiğini kesinleşen askeri raporlara dayanarak duyurmuştur.“
21 Temmuz’daki bir üzücü olayın asıl nedenini ancak 5 ay sonra, 9 Aralık günü öğrenmiş oluyorduk…
Durumun “gün ışığında yönetime” uygun düşmediği ortadaydı ama neye denk düştüğünü de doğrusu pek bilemedim.








