Mehmet Altan yazdı – Basın Tarihi (47): Eylül var mıydı?

İşte ışıklar değişti… Eylül’ün kırılgan ve parlak ışıkları, şehveti ve şefkati aynı avuçta taşıyan bir sevgili eli gibi dokunuyor bize.

Bütün duygularımızı ayaklandırıyor.

Bu ay sihirlidir. Mitolojik bir büyücü gibi bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün duyguları sepetinde taşıyarak gelir, onun soluğu bize değdiğinde bütün algılarımız keskinleşir. Her duyguyu neredeyse eşsiz bir şiddetle hissederiz.

Onun için bizi korkutur Eylül.

Onun için bizi sevindirir.

Eylül
Mehmet Altan yazdı – Basın Tarihi (47): Eylül var mıydı?

İnsanoğlu sonsuz bir yanılgıyla dolu… Sanıyor ki geçmiş ve gelecek hep bu anın tekrarı. Ama öyle değil.

Bugün çok hazırlıklı beklediğimiz, geleceğinden emin olduğumuz Eylül’ün, onun parlak ışıklarının, renklerinin olmadığı zamanları yaşadı insanlar.

Bugün bildiğimiz duyguların çoğu da belki daha yaratılmamıştı.

Sanırım değişmeyen ve baştan beri var olan tek duygu korkuydu… Bir de şehvet herhalde.

Aşk ve hüzün bir zamanlar hiç yoktu.

Bundan on bir bin yıl önce insanlık, Son Buzul Çağı’nın sonuna yaklaşırken avcı-toplayıcı hayattan yerleşik hayata ve tarımın başlangıcına geçişin eşiğindeydi. 

Dünya ısınmaya başlıyordu ve buzullar yavaş yavaş eriyordu. 

İnsanlar gruplar halinde avlanarak ve yabani bitkileri toplayarak yaşıyorlardı. 

Bu Eylül’ler yoktu… Bu ışıklar yoktu.

Dünya, buzul çağının etkisinden yeni çıkıyordu. 

Yeni başlayan dönemle birlikte iklim ısınmaya başlamıştı ama mevsimsel geçişler henüz bugünkü gibi değildi.

 Sert kışlar ve daha sert kışlar vardı.

“Eylül” diye bir ay henüz bulunmuyordu…. Zaten henüz hiçbir ay belirlenmemişti

Zaman, gökyüzündeki yıldızların konumu, Ay’ın evreleri ve doğadaki döngüler üzerinden okunuyordu. 

Ve buzulların erimesiyle birlikte hayat yavaşça değişiyordu. Ekinoks, yaprak dökümü, göç eden kuşlar… 

Avcı-toplayıcılıktan yerleşik hale geçen ilk topluluklar, sonbahar ekinoksunu ve belirli yıldız kümelerinin doğuşunu gözlemleyerek kışa hazırlık yapmaya bu dönemde başladılar. 

Eylül yoktu o günlerde.  

Sonbaharların anlamı da çok farklıydı. Yerleşik hayatın eşiğindeki insanlar için o dönemde sonbahar, tam bir hayatta kalma ve karar verme mevsimiydi.

Yemişlerin son kez toplanıp depolandığı, göç eden hayvan sürülerinin peşinden daha sıcak güney bölgelerine gitme zamanlarıydı. 

Tarım devrimi eşiğindeki insan için sonbahar “yaşar kalma” sınavına hazırlık demekti. 

İlk insanlar başlangıçta sadece ekin toplamak için geçici yerleşiyor, hasat bitince göç ediyordu. Zamanla sonbaharda toplanan bu muazzam tahıl stokunu taşımak zorlaştığı için tahıl ambarlarının etrafına kalıcı köyler kurarak yerleşik hayata geçtiler.

Eylül hala yoktu.  

Geçenlerde Karahantepe’de o günlerden kalma bir heykel bulundu… Leoparın sırtında oturan bir insanı betimleyen, yaklaşık 11 bin yıllık, 70 santimetre yüksekliğinde, farklı malzemelerden yapılmış bir heykel. 

İnsanlar heykel yapmaya başlamıştı.

Yeni duygular hayata katılmaya başlamış olmalı. 

Heykel, yeni bir hayatın, yeni duyguların, sanatın başlangıcına işaret ediyor. 

Daha önce benzerine rastlanmamış, leoparın sırtında oturan bir insanı betimleyen eşsiz bir heykelcik…

Eylül hala yoktu.

İnsanlık tarihini ne kadar biliyoruz?

Erken dönem insanları nasıl yaşardı?

Leopar sırtında adam figürü ne?

Düşünceler, duygular, ilk sanat eserleri, insan-hayvan ilişkilerinin şekillenmesi.

Eylül hala yoktu.

Binlerce yıllık bir geçmişten, soğuklardan, sıcaklardan, fırtınalardan, leoparlara binen adamlardan, leoparlara binen insanların heykellerini yapanlardan, mağaralara resimler çizenlerden, yazıyı bulanlardan, değişen ışıklardan, yeniden biçimlenen zamanlardan, isimlerini bile çok sonradan kazanan aylardan, tahıl ambarlarından, şiddet dolu sevişmelerden, vahşetten, açlıktan, avcılıktan, kabile savaşlarından, çoktan kaybolmuş tanrılardan geliyoruz biz.

Nereden geldiğimizi bile tam bilemeden geliyoruz.

Hiçbir şey değişmiyor, her şey aynı sanıyoruz.

Eylül yoktu bir zamanlar…. Bunu bile unutuyoruz. 

Binlerce yıl geçti.

Fal çıktı. Köpükler içinde kaldı deniz,
Tepeleme çiçek dolu bir sandal.
Eylülün eski çadırına giriyoruz,
İşte, büyücü martının bozgun çağrısı,
Uyurgezer yosunları delirten poyraz,
Odalara sığınan ürkü yaprakları,
İşte, çırpınan bir kavağın
Yalnızlık sanrısı dolaşıyor bahçede.

Şimdi Eylül var. Işıkları var. Çoşkulu duyguları var.

Özlemi, aşkı, hüznü biliyoruz. 

O parlak kırılgan ışıklar dokunuyor tenimize.

Eylül’ün adını biz koyduk… Minnetini, elimizden tutup bizi içimizde saklı olan o çoşkulu duygulara götürerek, algılarımızı keskinleştirerek gösteriyor.

Kıymetini bilelim.

Bunu görmeyenlerin soyundan geliyoruz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş