Mehmet Altan ile Türkiye’nin Gidişatı (15): Nerden çıktı bu Yeşil? Bütçe bize ne söylüyor? Gazeteci tutuklamaları 

Mehmet Altan & Ruşen Çakır

Türkiye’nin Gidişatı programının bu bölümünde Ruşen Çakır, Prof. Dr. Mehmet Altan ile Türkiye’nin ekonomik, hukuki ve siyasi gidişatını değerlendirdi.

Ruşen Çakır, Prof. Dr. Mehmet Altan ile Türkiye’nin Gidişatı programında bütçe sürecinin işlevsizleşmesini, gelir dağılımındaki adaletsizliği değerlendirdi. Altan, Türkiye’de sorunların artık tek tek alanlara indirgenemeyecek ölçüde iç içe geçmiş durumda olduğunu, ekonomi, hukuk ve siyasetin aynı anda çöktüğünü vurguladı. 

Bütçe bize ne söylüyor?

Mehmet Altan, bütçenin demokrasilerde yasamanın en temel denetim araçlarından biri olduğunu hatırlatarak, Türkiye’de bu mekanizmanın fiilen ortadan kalktığını söyledi. Meclis’te yapılan bütçe görüşmelerinin artık yalnızca şeklen var olduğunu belirten Altan, denetimsizliğin devlet yapısını çürüttüğünü belirtti. Altan, “Bütçe bize ne söylüyor?” sorusuna şöyle yanıt verdi: 

“Bütçe, yasamanın en önemli görev alanıdır. Çünkü halktan alınan vergilerin nasıl harcandığını denetler. Aynı zamanda bir siyasal iktidarın kimliğini, kişiliğini, karakterini ortaya koyar ama Türkiye’de bütçe masal hikâyesine döndü. Demokratik denetlemesi olmayan bir devlet burası. Sayıştay gibi yasamanın onuru olan kurumlar ayağı, gözü, kulağı koparılmış bir hale getirildi. Denetim yok. O zaman halktan alınan vergiler nereye gidiyor, kimse bilmiyor.”

“Bu yoksulluk siyasal tercihin sonucu”

Mehmet Altan, bu denetimsizliğin yalnızca bir teknik sorun değil, doğrudan gelir dağılımı adaletsizliğini ve yoksulluğu derinleştiren bir siyasal tercihin sonucu olduğunu nitelendirdi. Türkiye’de toplumun büyük bir kesiminin asgari ücret ve emekli maaşıyla hayatta kalmaya çalıştığını söyleyen Altan, “En zengin yüzde 20, toplam gelirin yaklaşık yüzde 50’sini alıyor. En yoksul yüzde 20 ise sadece yüzde beşini. Bu matematiksel bir ifade değil. Bu, Ankara Ulus’taki ucuz otellerde yaşamaya çalışan emekliler demek. Toplumun bu kadar büyük bir kısmı asgari ücretin ne olacağını bekliyorsa, orada çok ciddi bir hastalık vardır. Bu mesleksizliktir, hak yemektir, vicdansızlıktır” dedi. 

Mehmet Altan, gazetecilere yönelik tutuklamalar, yargı kararlarının keyfi biçimde uygulanması ve hukukun siyasi bir araç haline gelmesi üzerinde durdu. Altan, 15 Temmuz sonrası yargı pratiğini “Hukuk tarihine geçecek bir skandal” olarak nitelendirdi:

“Savcının ve mahkemenin oy birliğiyle tahliye verdiği gazeteciler cezaevi kapısından çıkmadan yeniden tutuklandı. Bu hukuk tarihinde görülmemiş bir şey. Hukuk ve yargı paramparça edildiği zaman, gün gelir herkes bu hukuksuzluktan nasibini alır. ‘Bana bir şey olmaz’ diyenlerin başına da gelir. Hukuk yoksa herkese bir şey olur.”


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Aralık ayının “Türkiye’nin Gidişatı”nda Profesör Mehmet Altan’la birlikteyiz. Konuşacak yine çok şey var. Abi hoş geldin.

Mehmet Altan: Teşekkür ediyorum. Çok şey var, sonunda da böyle bir büyük gürültüler filan. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalmış uçak gürültüleri; şu oluyor, bu oluyor, yarın bilmem ne filan. Ya 100 yıllık bir zaman içinde baktığında bütün bu gürültüye rağmen pek bir şey olmuyor.

Ruşen Çakır: Pek bir şey olmuyor da hayatlar kararıyor. Birileri ihya oluyor, birileri çok kötü oluyor.

Mehmet Altan: Tabii, %100.

Ruşen Çakır: Şimdi mesela bütçemiz var. Türkiye’de yıllardır söylenen, bir ekonomist olarak senden çalmış olayım…

Mehmet Altan: Estağfurullah.

Ruşen Çakır: Gelir adaletsizliği daha da derinleşen bir ülkedeyiz ve kamu kaynaklarının kullanılması konusunda çok ciddi, arada sırada yapılan sözüm ona tasarruflar vesaire ama kamu kaynaklarının kullanılması anlamında çok kötü bir durumdayız ve başkanlık sisteminde Meclis bütçe görüşüyor. Şimdi ben bunu tam anlamıyorum. Oraya gelen bakanlar seçilmiş değil. Yani normalde ne olurdu? Bakanlar milletvekilleri içinden seçilirdi vesaire olurdu ve milletvekilleriyle bir ilişkisi olurdu. Halkla bir ilişkisi olurdu, yani seçmenle. Şimdi böyle bir şey yok. Tek sorumlu oldukları kişi Cumhurbaşkanı. O istediği zaman göreve giriyorlar, istemediği zaman çıkıyorlar. Ve bakıyoruz ki bütçe görüşmeleri aslında şöyle cereyan ediyor, benim dışarıdan baktığım; olması gerektiği için konuşuluyor ama hiçbir şey olmuyor.

Mehmet Altan: Evet. Tabii ki bütçe yasamanın en önemli görev alanıdır. Çünkü halktan alınan vergilerin bir kere nasıl harcandığını denetler. Onu onaylamayınca bütçe görüşmelerine geçilemez. Yeni bütçe filan, bunların hepsi şey oldu artık, masal hikâye oldu; aynı zamanda da siyasal iktidarın halkın vergilerinden oluşan gelirleri neye, ne kadar, nasıl harcadığı, tavrını, kimliğini, kişiliğini, karakterini ortaya koyar. Hem demokrasinin temelinde vergi vardır. Biz vergiyi veririz, ona karşı devlet mekanizması bizim ihtiyaçlarımızı giderecek hizmeti yapar ve bunu bütçe üstünden de oy verdiğimiz unsurlar, yasama denetler. Aynı zamanda da her bütçenin içine baktığın vakit o siyasal iktidarın kimliği, kişiliği, vasfı, amacı, hedefi, kimden yana olduğu her şeyi okursun. Aynı zamanda da büyük bir demokratik denetleme sürecidir. Bunların hiçbirisi, yani bu demokratik… Denetlemesi olmayan bir devlet burası, denetim yok. Yani o zaman o vergiler nereye gitti, ne yaptınız, bilmem ne? Mesela Sayıştay, değil mi? Eli, ayağı, bacağı, gözü, kulağı yok edilen bir kurum hâline geldi. Hâlbuki nedir? Bir anlamda yasamanın onurudur. Çünkü yasama adına halkın vergilerinin nereye, nasıl ve kriterlerini de denetleyerek bakar, söyler, eder vesaire. Şimdi Türkiye’de, hep sana geldiğimde de söylediğim gibi, siyaset hazineye çökmek anlamına geldiği için bu denetimi kaldırdılar. Yani görüntüde bile artık böyle bir denetim yok. Hâlbuki bütçe her ciddi toplum ve devlette herkesin gelirini oluşturacak bir seneyi ifade ettiği için çok lime lime, didik didik edilir. En çok o konuşulur falan. Şimdi bütçe konuşmalarında birbirlerini itip kakıyorlar mı diye bakarlar. Aynı zamanda eskiden en parlak, en bakan olma potansiyeli yüksek olan üyeler bütçe komisyonuna seçilirdi filan. Yani parlamenter gelenek, demokrasi hiçbir zaman istediğimiz yere gelmese de gelenekte filan bütçe bu işin en önemli kısmıydı. Yasamanın, demokrasinin özüydü. Çünkü vergilerin denetimiydi. Öldü, bitti, rahmetli oldu.

Ruşen Çakır: Peki sonra? O bütçe öldü, biz yaşıyor muyuz?

Mehmet Altan: Şimdi ikiye ayrılıyor. Tuzu kurular iyi yaşıyor, bir de tutunamayanlar var. Mesela biz yaşıyor muyuz? Emekliler yaşamıyor.

Ruşen Çakır: Geçen Gazete Oksijen‘de çok çarpıcı bir haber çıktı ve sosyal medyada da bayağı yankı buldu. Ankara Ulus’taki ucuz otellerde kalan emekliler ve yaşam koşulları diyeceğim ama…

Mehmet Altan: Korkunç, korkunç. Gördüm. Mesela onlar yaşıyor mu? Dehşet verici, çok çarpıcıydı ama sokakta yaşamak durumunda kalanlara göre belki biraz daha yaşıyorlar. Şimdi bu gelir dağılımı adaletsizliği aslında toplum için, yönetenler için, herkes için utanç verici. En zengin nüfusun %20’si pastanın 50 dilimini alıyor, en dipteki en fakir %20 ise 5 dilimini alıyor. Şimdi bu Avrupa’nın en kötü paylaşan, dünyanın da en kötü paylaşımda önde gelen ülkelerinden biri. Matematik bir laf değil. İşte o örneğini gösterdiğin insanlar; işsizler, yoksullar. Şimdi herkes Türkiye’de devlet memuru oldu. Ne oluyor? Nüfusun büyük bir kesimi asgari ücret ne olacak diye bekliyor. Sağlıklı bir ülkede toplumun bu kadar yüksek bir kısmı asgari ücret peşinde koşuyorsa orada zaten çok ciddi sağlık sorunları var demektir. Yani mesleksizlik var demektir, hak yeme var demektir, emek karşılığı yok demektir. Muazzam bir adaletsizlik, vicdansızlık var demektir. Ve devletin işlevlerinin asla yerine gelmediğinin resmi, tablosu, her şeyi var demektir. Burada mesele bu hazineye çöküp tuzu kurular sınıfına atlayabilmek. Topluca biz bu resme demokratik bir isyan içinde “Ne oluyor kardeşim, bunu niye düzeltmiyorsunuz?” demiyoruz. Herkesin bireysel çabası hazineden alınan payı kişi başına yükseltip kendisi emek, harcama, yetenek olarak değil; torpil morpil, ilişki, tuzu kurular sınıfına atlayabilir miyiz? Böyle baktığımız vakit zaten bu iş düzelemiyor. Bir de, konuşacak mıyız bilmiyorum işte Kürt sorunu şu bu filan. Ya buna baktığım vakit en zengin kentler, en fakir kentler. Şimdi böyle bir ülke düşünebiliyor musun? İstanbul, Ankara, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne zenginler; Van, Muş, Bitlis, Hakkâri fakirler. Şimdi bu adaletsizliği, bölgesel adaletsizliği bile değiştirmeden… Yani bunlar bir check-up’ı bu ülkenin ve değişmeyen bir sağlık bozukluğu veriyor. Üstünde sürekli durup esas tartışılması gereken bu iş. Eğer terörsüz Türkiye yapacaksan bunu düzelteceksin, hukuku düzelteceksin, bilmem neyi düzelteceksin, kişi başına geliri… Bırak düzelmeyi, sürekli kötüleşiyor. Bakıyorum ben gelir dağılımı adaletsizliğine, ilk %20’nin aldığı pay yükseliyor, %80’in de düşüyor. Ama %20 dediğin 85 milyonluk bir ülkede çok yüksek bir rakam. Enflasyon durmuyor, şu durmuyor, tüketim durmuyor, bu durmuyor. %80’in de sefaleti, haksızlığı, hukuksuzluğu devam ediyor.

Ruşen Çakır: Şimdi bu tuzu kuru meselesinde, medyada bir olay yaşandı biliyorsun. Hâlâ etkileri sürüyor. Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy tutuklandı başkalarıyla birlikte. Tam olarak neyle suçlandığı çok anlaşılabilmiş değil bence. Çünkü bahsettiği birçok şey tamamen özel hayatla ilgili hususlar. Ama bir örgüt dediler. Nasıl bir örgüt olduğunu bilmiyoruz. Ama burada şunu söylemek istiyorum özellikle; bu meslektaşımız bir şekilde yani gazeteciliği vesaire ayrı ama biliyoruz ki iktidarla iyi ilişkileri sayesinde birilerinin önü kapanırken onun önü açıldı. Ama bir gün geldi ki pat diye ne dedi? “15 yılda oluşturduğum itibarımı 15 dakikada yok ettiler” diyor. Önce ‘‘siyasi operasyon’’ dedi, sonra ‘‘Onu kastetmedim’’ vesaire dedi ama komplodan bahsediyor. Her hâlükârda olay yani bir yükseliş ve yükseltiliş ve indiriliş öyküsü. Bunun yanında bir şey daha oldu, bunlar peş peşe oldu. Enver Aysever sağcılar üzerine söylediği birtakım laflar nedeniyle halkı kin ve düşmanlığa teşvikten tutuklandı. Yani soruşturma açılması abes, ifade vermesi abes, bir de üstüne tutuklandı. Yani tamam, söyledikleri saçma olabilir, bilmem ne olabilir; beğenirsin beğenmezsin, kızarsın. Hakaret belki ama yani böyle bir şahsa da değil, sağcılık şudur falan. Bir de böyle bir şey oldu. Şimdi ikisi birbirinden farklı gibi gözüküyor ama sonuçta gazeteciler, ki ikisi de bayağı bilinen, edilen insanlar. Yani yüz binlerce sosyal medyada takipçileri olan insanlar. Daha önce Fatih Altaylı olayını da gördük, Merdan Yanardağ olayını da gördük. Bu kadar önde olan, kamusal figür olan bu kişilerin çok kolay bir şekilde üzerlerine çarpı atılıyor. Yani şeyi söylemek istemiyorum, izleyiciler yanlış anlamasın, hani gazeteciler suç işlemez, bilmem ne yapmaz demiyorum ama burada saydığım isimlerin hepsine baktığımda Fatih Altaylı, Merdan Yanardağ, Enver Aysever ve hatta Mehmet Akif Ersoy; suç diye, yani bunca yıldır bu işin içerisinde birisi olarak az buçuk neyin suç olduğunu neyin olmadığını biliyorum.

Mehmet Altan: Ceza kanunu var yahu.

Ruşen Çakır: Hepsi özgürlüklerinden mahrum edildiler. Bir de Merdan’ın kanalına el kondu. Acayip bir şey yani.

Mehmet Altan: Şimdi ben senin dünkü yayınını dinledim. Bir kere Fellini’yi anma çerçevesi içinde tekrardan gündeme getirmen çok duygulandırdı. Ama ayrıca bir ‘‘Amarcord’’ programı da yapalım.

Ruşen Çakır: Ya sorma…

Mehmet Altan: Çok sevdiğim bir yönetmendir.

Ruşen Çakır: Evet. Ben de çok severim. Oradan çaldım biliyorsun. ‘‘Amarcord’’u çalıp ‘‘Gomaşinen’’ yaptım. O da ‘‘hatırlıyorum’’ demek. Ama unuttum.

Mehmet Altan: Ama çok çok harika bir şey yaptın. Yani Türkiye’de bu tür dünyanın çiçek bahçelerinde açmış evrensel renklerini anması da unutuldu hukuk gibi. Şimdi senin dün programını izledikten sonra “101 Soruda 15 Temmuz Yargısı”, bunu buldum çıkardım. Figen Çalıkuşu’nun kitabı. Çünkü hafızam yanılır bilmem ne filan. Burada bütün hukuk mağdurları aynı şekilde değerlendiriliyor. Mesela karıştırırken gördüm tekrar; bir general var Metin İyidil. Türk hukuk tarihinde görülmemiş bir şey yaşadı. İstinafta beraat etti ama tutuklandı. Mesela hiç kimsenin bahsettiğini görmedim. Biz hukuk üstünden olaylara bakmıyoruz. Medya medyanın düşmanı, basın mensubu basın mensubunun. Hâlbuki topluca şimdi senin yaptığın gibi hukuksuzluk üstünden herkes herkese sahip çıksa, daha doğrusu hukuka sahip çıksa bu işler bu hâle gelmez. “Oh, iyi oldu ona” dediğimiz vakit hukuku da tepeliyoruz ve gündemden çıkarıyoruz. Burada bir örnek vereceğim. Ben bütün bu olup bitenlere, başı derde giren insanların hukuk mağdurluğu karşısındaki tavırlarına bakıyorum. Şimdi bu kitapta ‘‘Bölüm 8: Yargılanan İlk Gazeteciler’’ diye bir bölüm var. ‘‘15 Temmuz’un hemen ertesinde ‘örgüt üyeliğinden’ tutuklanan 21 gazetecinin davası bu dönemin ilk gazeteci davası oldu. Duruşmalar 5 gün boyunca sürdü. 5. gün sonunda savcı…’’ Bak savcı, 15 Temmuz’un en önemli unsuru savcıdır, mahkeme diye bir şey kalmadı. Savcı ne diyorsa mahkeme de onu yapıyor. ‘‘savcı 13 kişi için tahliye istedi. Mahkeme de oy birliğiyle bu talebe uydu. Karardan sonra Türk yargı tarihinin en büyük yargı skandallarından biri yaşandı.’’ 2018, 7 yıl önce. ‘‘Tahliye edilen 13 gazeteci daha cezaevinden çıkmadan yeniden tutuklandı. Hem savcının hem mahkeme heyetinin oy birliğiyle tahliye verdiği gazetecilerin hepsi cezaevi kapısından polis marifetiyle tekrar alındı. Yargılamada tahliyesi istenenler hakkında 9 ay sonra iki kez ağırlaştırılmış müebbet talebiyle yeni bir dava açıldı.’’ Peki tahliye eden mahkeme heyeti üyeleri ne oldu? ‘‘15 Temmuz yargısının nasıl olacağı anlaşılmıştı; yargı hukuku boğacaktı.’’ Sonra tabii şeyi anlatıyor. Mesela şimdi burada bu olay yaşandığında bugün başı derde giren yahut bu süreçte yargı ile başı derde girenler “Aman bunlar kim? Bunlar onlar, onlar onlar, bunlar bunlar; bana böyle derler” falan diye hukuku mu savundu, ‘‘Abi iyi olmuş, bilmem ne’’ mi dedi?

Ruşen Çakır: Haberi bile olmadı.

Mehmet Altan: Arkasında da kitabın çok hoş bir şey söylüyor, senin soruna cevap: “Bir siyasi iktidarın kendi ülkesinde terminatör gibi davranarak devletin temeli olan hukuku ve yargıyı paramparça etmesi çok sık rastlanan bir durum değildir. Hukuk ve yargı düzeni paramparça edilince gün gelir herkes hukuksuzluk ve şiddetle eşitlenerek bundan nasibini alır.” Olup biten budur. Yani onun için de ‘‘ya bana bir şey olmaz…’’ Ya hukuk yoksa herkese bir şey olur kardeşim. Bir şekilde bu ilk 15 Temmuz’da sen mahkemenin, savcının, herkesin topluca tahliyesine karar verdiği gazetecilerin zorla kapıdan kar maskeli polislerle alınıp…

Ruşen Çakır:Ahmet Altan da öyle olmamış mıydı?

Mehmet Altan: Onu çıkardılar, 26 dosyayı istinafa gönderdi. Bir üst mahkeme, 27. Ağır Ceza’ya yeni bir adam atadılar; 30-40 dosyayı bir gecede nasıl olduysa değerlendirdi, tutukladı. Yani şimdi demek ki buradan bir ders alınması lazım. Yani bu insanlar bizim tuzu kurular sınıfındaki ‘‘Gazeteciyim, bana bir şey olmaz’’ deyip de insanları siyasi iktidarın etiketlemelerine göre mesafeli davranıp hukuku pusula yapmazsan senin başına bela geliyor. Bak burada bilemem bulur muyum? Şeyi gördüm yolda bakarken, Metin İyidil’i oradan gördüm: ‘‘General Metin İyidil davasında istinaf incelemesinde beraat ve tahliye kararı verildi ama ne oldu? İstinafta beraat eden kişi tutuklandı.’’ ‘‘Görülmemiş şey’’ diyor ya. Şimdi bunun hepsine biz; Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan, Sezgin Baran Korkmaz, Metin İyidil, hukuka göre mi bakıyoruz; bireysel pozisyonlarımıza, sempati, antipati, siyasi duruşlarımıza göre mi? Ya seversin, sevmezsin, nefret edersin; hukuksal olarak hukukun tarafındayım dediğin vakit bunlar bu kadar rahat işlemeyebilir. Şimdi mesela her seferinde benim aklıma geliyor, o 21 gazeteci için kim ne yazdı? Mesela şimdi başı dertte olup hapiste olanlarla ilgili, benim kendi davalarımla ilgili de şahsi anılarım var; anlatmam ama biliyorum ben kendi başları nasıl olsa belaya girmez diye girene nasıl davrandıklarını. Anayasa Mahkemesi umurlarında değil, AİHM değil, Yargıtay kararı değil, KHK’lılar hiç değil. Senin de başın belaya girdi abi.

Ruşen Çakır: Bu İsmet Özel’in bir şiiri vardır, ben onu ‘‘Ayet ve Slogan’’ın girişinde alıntılamıştım: ‘‘İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır.’’ Herkes kendi canı yandığında bağırıyor, ötekisi şey yaptığında “Çok bağırma” diyor.

Mehmet Altan: Ama buraya gelmiş olmamız lazım artık. Bak bu kurşun, bu hukuksuzluk kurşunu herkesi vuruyor.

Ruşen Çakır: Gelemeyiz. Gelemeyiz.

Mehmet Altan: En azından hatırlatmak lazım.

Ruşen Çakır: Gelmeyeceğiz.

Mehmet Altan: Yahut da günah çıkartacaksın. Yani bilmem işte o savcı istiyor ya savcı, mahkeme kararı veriyor. Duman ettiler mahkeme üyelerini.

Ruşen Çakır: Abi bak bu şeyde hatırla, Ergenekon Balyoz döneminde “Ya bilmem ne falan” dediği zaman şey derdi Fethullahçılar: “Ya suçsuzsa çıkar.” Şimdi dönüp dolaşıp aynı şekilde…

Mehmet Altan: Ama orada onu da öyle bir polemik konusu hâline getirdiler ki tümden yok. Sonra ne FETÖ şu bu hiçbirisi kalmadı ama yedisinin davası devam etti. Şimdi yani bunun siyasi hâli, ‘‘ya öyle bir şey yok.’’ Abi, öyle bir şey var. Hep siyasi olarak ve hukuksal olarak bütün bunlar temizlendi değil mi? O döneme aitti, şuydu, buydu, kumpastı. Sonra bu Yargıtay da başka bir mecra izledi birkaçı. Mesela tamamen siyasi bir kavganın hâline geliyor bu. Anlıyor musun? Bunu hukuksal olarak bakarsan ben sana senin söylemediğinin doğru olduğunu da söylerim. Demek tümden yok değil, en azından mağdurları var de filan bilmem ne. “Ya bu hukuk hiç önemli değil, güç dengesi önemlidir” deyince…

Ruşen Çakır: İşte güç dengeleri değişince de tabii işin rengi değişiyor. Şimdi son olarak şu şeyi konuşalım: İmralı’ya heyet gitti, CHP gitmedi, üç parti temsilcisi gitti. Sonra bir tutanak tuttular ama Meclis’te o tutanak değil bambaşka bir şey okundu ve özellikle DEM Parti çok şikâyetçi oldu ve bunun olduğu gibi yayınlanmasını istiyorlar vesaire. Yani Öcalan’ın söylediklerinin. Ben bu sabah onunla ilgili şöyle bir şey söyledim; şimdi Öcalan bu olayda devletin birinci derecede muhatabı ama devlet hâlâ bu muhataplığı kamuoyuna, bu meşruiyeti, ona yüz yüze tanıdığı bu meşruiyeti kamusal alanda vermekte özellikle Erdoğan imtina ediyor. Bahçeli “kurucu önder” falan dedi, bayağı bir şey yaptı ama Erdoğan benim bildiğim kadarıyla Öcalan’ın adını ağzına almadı. Çok mecbur kaldığı zaman bir iki yerde “İmralı” demiş olabilir ama “Öcalan” demedi. Böyle garip bir ikili bir oyun var. Yani Öcalan’la işi yürütüp ama kamuoyuna bunu böyle lanse etmemek. Ama öteki tarafta da Kürt tarafı da bu muhataplığın ya da bu verilen meşruiyetin artık tescillenmesini istiyor. Ve burada şu anda küçük çaplı da olsa bir tıkanıklık var. Şimdi Meclis komisyonu rapor hazırlayacak. Anladığım kadarıyla partilerin verdiği raporlar birbirinden çok farklıymış, herkes ayrı bir telden çalıyormuş. Öyle deniyor. Nasıl bir ortak rapor çıkacak kestiremiyorum. Ondan sonra o rapora binaen de birtakım yasal düzenlemeler olacak, şu olacak, bu olacak ve süreç ilerleyecek. Şu anda demin konuştuğumuz bütçe nedeniyle de bu olay biraz geride kaldı ama çok hayati, kritik bir olay yani.

Mehmet Altan: Çok hayati ama şimdi bir kere senin istediğin, yani güncel çok güzel analiz, yani yorumladın durumu ve o günlük siyasetle ömür tükettiğin için istediğin yerden bir cevap vereyim. Bence AKP ile MHP bu terörsüz Türkiye çözüm süreci üstünden birbiriyle çarpışıyor. Yani aslında herhâlde AKP bu işi tek başına farklı bir şekilde çözmeyi yeğlerdi hissi var bende. Bu bir. İkincisi bu komisyona giren partiler; birisi birisini sansürlüyor. Şimdi mesela halktan oy almış ana muhalefet partisiyim ve bu komisyona katılmışım, şu olmuşum, bu olmuşum. Veya başka bir partiyim, DEM’im, MHP’yim, şuyum buyum. Birisi sansür uyguluyor. Şimdi mesela buna sen demokratik olarak en azından sinirlenmez misin? Kim onu sansürlüyor?

Ruşen Çakır: O zaman dediler ki CHP’lilere, ‘‘O kadar istiyorsanız gitseydiniz.’’

Mehmet Altan: Yani o ucuz bir şey. Gitseydin gitmeseydin, değil. Benim dışımda halk iradesinin… İlk başta ne dediler: ‘‘%85 katılım. Bir parti dışında herkes katıldı. Çok iyi bir şey.’’ Peki o partilerin tümünden daha güçlü bir irade mi var ki 16 sayfa mı kaç sayfaysa işte herkes bir şey söylüyor; “16 sayfa” diyor. Kim onu toplumun, Meclis’in, yasamanın ve bu iş için çok önemli olduğunu söyleyen komisyon… Orada bir de Meclis Başkanı da var. Onların iradesinin dışında “Abi bu söylediklerini bir özetleyelim” diyen birisi var. Demek ki onun iradesi daha yüksek bir irade, daha geçerli bir irade, daha güçlü bir irade. O zaman biz neyi tartışıyoruz yani?

Ruşen Çakır: Neyi tartışıyoruz? Bu sorun nasıl çözülür, onu tartışıyoruz. Bu sorun nasıl çözülür?

Mehmet Altan: Abi böyle sansürlendiği vakit demek ki o irade zaten kendine göre bir yol haritası yapmış. Ama bu iş bu şekilde olmaz. Yani bu işi ta başlangıcından beri, çok önemli bir süreç, hepimiz destekliyoruz, başarıya ulaşmasını söylüyoruz ama hepimiz olmasa bile sen ve ben Türkiye’nin tecrübeli vatandaşlarıyız; bu yöntemler uygulandı ve sonuç alınamadı. Ve mesela bu sabah DİSK Birleşik Metal-İş ‘‘Açlık sınırı 26.000, yoksulluk 93.000’’ diyor. Abi bunu çözemeyince başka bir şeyi de çözemezsin. Yani KHK’lıları konuşmayalım, anayasayı yok saymayı konuşmayalım; bu demin anlattığımız hukuk, yargının paramparça edilmesi… Ve sonunda bu nereye geldi, sorduğun soru? ‘‘Abi SDG ne olacak?’’a geldi. Yani Türkiye’nin bütün sorunları çözülmüş, hiç de önemli değilmiş gibi biz başka bir ülkenin kendi içindeki yeni oluşumunu birinci derece… Televizyonu aç, SDG ile ilgili bütün demeçleri koy. Peki bu KHK mağdurları ne olacak? Yahut bu Birleşik Metal-İş’in açlık sınırının altında belirlenecek asgari ücret ne olacak? SDG… Niye biz her şeyi bıraktık da içeride demokrasiyi, hukuku, gelir dağılımı adaletini, bütçeyi, şunu bunu filan; insanların o ülke vatandaşı olarak yaşadıkları yaşam standardını bırakıp Suriye’deki SDG konusuna bu kadar yoğunlaştık ve orada sahiden bu bir içe yönelik tüketim malzemesi mi yoksa laf ola beri gele gücümüzün yetmeyeceği bir macerayla içerideki olayların üstünü mü örteceğiz? Mesela hapishaneden bir adam “Ben Yeşil’im” diye bir gazeteciyi arıyor.

Ruşen Çakır: Ya o… Yani şimdi ilk duyduğunda “Olur mu canım?” mı dedin yoksa “Yeşil hakikaten yaşıyor” mu dedin?

Mehmet Altan: Abi bizim yaşlarımızda Susurluk’u yaşamış birisi için Yeşil lafının yeniden ortaya çıkıyor olması Türkiye’de alarm çanlarının çalması; bunun arkasındaki güçleri, oyunu, kurguyu acilen ortaya çıkarması gereken bir şey anlamına gelir benim için ya.

Ruşen Çakır: Değil mi?

Mehmet Altan: Mesela şimdi sorduğun sorunun yanında aslında bu nedir ya?

Ruşen Çakır: ‘‘Niye çıktı?’’ diyorsun.

Mehmet Altan: Kim ne oynuyor, ne yapıyor, ne ediyor?

Ruşen Çakır: Ama ilk başta şey gibi oldu, hakikaten Yeşil oldu. Ben önce yani birisi kumpas yapıyor demedim.

Mehmet Altan: Hapishaneden telefon etti, sonra açıklama… Peki nasıl oldu? Ne etti? Ne oldu? Bir başını kaşısan sen kontrol altındasındır hapishanede ya.

Ruşen Çakır: Bir de şeyi hatırla, Özgür Özel’e Taksim Meydanı’nda yumruk atan kişinin de hapisten yeni çıkmış olması…

Mehmet Altan: Yeni hapisten… Hep öyle. Mesela unutuldu. Fikri takibi yok edersen o toplumun hafızasını ve medyasını yok edersin. Mesela bir yabancı grubu Laleli’de bir adam otobüste yaktıydı. Akli dengesi yerinde değil filan böyle; mahkûm şu bu filan. Bunu, bu sistemi kim kuruyor? Kim işletiyor? Kim işte “Şu mektubun şurası yayınlansın, burası yayınlanmasın” diyor? Onu diyen bunları niye önlemiyor? Bunu hangi irade yönetiyor? Bir anda Türkiye’nin gündemine sokabiliyor bir irade ve planlı programlı sokuyor. Başka nasıl olur yani? Ama bunlar, vatandaşın o anlattığın işte röportajdaki insanların hayatlarının içinde güneşler açtırmıyor. Yıldızları yakalayamıyoruz, fakirleşiyoruz ve bunu başaramayan birisinin başka bir işi başarıp başaramaması… Bir de bugün şimdi bunlarla oynarken biz tabii, yazık yani Türkiye’ye. Vallahi billahi insan buranın insanları olarak bu işlere… Şimdi Kathimerini gazetesinde bir haber var bu sabah, diyor ki: “Ulusal Güvenlik Stratejisi.” Kimin Ulusal Güvenlik Stratejisi? Amerika Birleşik Devletleri’nin. Şimdi onlar, Yunanlılar oturmuşlar gazetede bir yorum var; ‘‘Ya bu ulusal güvenlik stratejisi, bu Amerika Birleşik Devletleri dünyaya ayar veriyor filan, bu Yunanistan’ı nereye koydu?’’ diye tartışıyorlar. Oradan alınan iki pasajlık bir yorum bu: ‘‘Yunanistan’ı öncelikli AB’nin merkezine sıkı sıkıya bağlı bir ülke olarak değil…’’ Yani Avrupa Birliği üyesi bir ülke, Yunanistan batının bir üyesi şu bu; fakat Amerikalılar ulusal güvenlik stratejisinde Avrupa Birliği üyesi ve oradaki rolleri üstünden tartışmıyorlar. Nereden tartışıyorlar? “Ortadoğu ve Kuzey Afrika jeopolitik alanının, özellikle Doğu Akdeniz’in bir uzantısı olarak gördüğü şeklinde yorumlanıyor.” Yunanistan’a Amerika Birleşik Devletleri yeni bir rol veriyor. Diyor ki: ‘‘Sen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da benim takipçim ve Doğu Akdeniz’in uzantısı olarak…’’ Bu çerçevede bak. Böyle baktığın vakit bütün sistemin dışına doğru da kaydırılıyor. İçerideki övünmeyle olmuyor bu. ‘‘Bu çerçevede Atina’yı Washington’un bölgedeki kilit ortakları olan İsrail ve Suudi Arabistan’a daha da yakınlaştırmış durumda.’’ Yani artık İsrail ve Suudi Arabistan’la Yunanistan Amerika adına daha da yakın ilişkiler kuracak. ‘‘Ve Miçotakis 22 Aralık’ta İsrail’e giderek Başbakan Binyamin Netanyahu ile bir araya gelecek. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis’in de katılımıyla Güney Kıbrıs’ı içeren üçlü formatın yeniden canlandırılması görüşmelerini yapacak.’’ Bu ne demek? Şimdi sen bana soruyorsun, ne oldu, Meclis bilmem ne komisyon… 16 sayfa mı 4 sayfa mı sansür mü geldi? Orada hayata tutunmaya çalışan zavallı emekliler bilmem ne filan. Şimdi bu böyle… Ya sahici olmayınca olmuyor. Bu Türkiye’nin devletinde sahici olmak gibi bir dert yok, hep kontrol altında. O kontrolle hayatın şekillenmesine şekil veremezsin. Bunu da buranın anlamasına imkan yok. İşte o gazeteciler, sorduğun hepsi bu… Hukuk yalandır, iktisat yalandır; yani ekonomi şu bilmem ne. Bir tıbba biraz değmiyorlar çünkü kendilerinin de can derdi var. Böyle olmuyor işte. Niye siz sahici olmaya yönelmiyorsunuz? Niye iktisadı, hukuku uygulamıyorsunuz? Bu bence günün en önemli haberi. Türkiye’nin bölgedeki rolünün yavaş yavaş yavaş altından çekilmesi, ki ne kadar da yakın duruyor…

Ruşen Çakır: Bermuda Şeytan Üçgeni gibi bir şey olmuş.

Mehmet Altan: Vallahi kötü olmuş.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler.

Mehmet Altan: Ben teşekkür ediyorum.

Ruşen Çakır: Yine kurtaramadık Türkiye’yi. Evet, ‘‘Türkiye’nin Gidişatı’’nın Aralık programında Profesör Mehmet Altan’la birlikteydik. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.