Senenin son günlerini geçirdiğimiz şu günlerde artık yavaş yavaş Oscar yarışının da hızlanmaya başladığını görebiliyoruz. Brezilya’dan İran’a, Kuzey Amerika’dan Japonya’ya, kıtaları birbirine bağlayan ve sinema sanatının hiç olmadığı kadar güçlü ve yaratıcı olabileceğini ortaya koyan yapımlara tanıklık ettik bu yıl. Medyascope için kaleme aldığım yazılarda ve Youtube kanalımda yaptığım yayınlarda Sundance, Cannes ve Venedik Film Festivallerini incelemeye ve öne çıkan yapımlara yer vermeye çalıştım. Basında, endüstri hakkında yazılan ve biz film çalışanlarını umutsuzluğa sürükleyen birçok gelişmenin aksine (sinema salonlarındaki seyirci sayısındaki düşüş, yapay zekâ, platformların film stüdyolarını yutması vb.) izlediğim filmlerin kalitesi ve festivallerde deneyimlediğim heyecan, ilgi ve yoğunluk, güçlü bir sinema yılı geçirdiğimizi hissettirdi bana.
Benzer şekilde belgesel sinemanın da en az kurmaca sinema kadar ilgi çektiğini, kamuoyunda sağlıklı diyaloglar kurulmasına yardımcı olabildiğini görüyoruz. Bu hafta da Oscar Ödüllerinin habercisi niteliğindeki aday listesi Akademi tarafından yayınlandı. Bu listede henüz en iyi film, senaryo, yönetmen ve oyuncu gibi en çok merak edilen ve takip edilen dallar yok. O liste için 22 Ocak’ı beklememiz gerekiyor. Toplam 12 kategorideki aday adaylarının açıklandığı bu listede bana göre en önemli iki dal belgesel ve uluslararası filmler.
Bu sene DC Environmental Film Festivali, DC/DOX, Cannes, Sundance ve İstanbul Film Festivallerinde, belgeselleri olabildiğince takip etmeye çalıştım. İzlediklerim ve merak ettiklerim üzerinden, bu hafta Akademi’nin belgesel aday listesine bir bakış atmak istiyorum.

15 belgesel filmin oluşturduğu aday adayları listesi
Geçtiğimiz yıl Akademi Ödül Töreninde, belgesel sinema dalında 5 film yarışmış ve heykelciğin sahibi de İsrail – Filistin savaşına ve özellikle İsrailli yerleşimcilerin Batı Şeria’da Filistinlilere ait toprakları nasıl sistematik bir şekilde işgal ettiğine odaklanan No Other Land filmi olmuştu. O yıl, aday olan belgesel filmleri üzerine kaleme aldığım Medyascope yazıma buradan göz atabilirsiniz. Bu hafta yayımlanan kısa listede ise 15 film var. Elemeler olacak; dolayısıyla bu listeyi bir aday adayı listesi olarak düşünebiliriz.
Amerika’nın derin ırk sorunları ve yapısal çıkmazları
Listeye hızlıca göz gezdirdiğimizde, Amerika hikayelerinin, özellikle de ırkçılık, sosyal eşitsizlik ve adaletsizlik gibi konuların öne çıkan temalardan biri olduğunu söylemek mümkün. Örneğin listenin belki de en çarpıcı filmlerinden The Alabama Solution, Amerika’nın Derin Güney’inde, Alabama eyaletinin bir hapishanesinde geçiyor. Sinemacılar, mahkumların kendi çektikleri cep telefonları görüntüleri ile onların maruz kaldığı sistematik ayrımcılığı ve şiddeti gözler önüne seriyor. Bitmek bilmeyen ırkçılık ile yoğrulmuş bir Amerika hikayesi izliyoruz. Kolay bir film kesinlikle değil ama Amerika’yı tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor.
Amerika’nın ırkçılık konusunda genelde sınıfta kalmasını birçok eyalette tartışmalara neden olan ‘stand your ground’ kanunu ile sorgulayan bir başka film de The Perfect Neighbor belgeseli. Sinemacılar tıpkı The Alabama Solution filminde olduğu gibi bu filmde de hikayelerini anlatmak için kendi çektikleri dışında başka görüntülerden yararlanıyorlar. Olay yerine gelen polislerin bedenlerine bağlı kamera görüntüleri ile oluşturulmuş bu film, tıpkı Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi bir anlatı kurmayı başarıyor. Hikâyenin nasıl sonuçlanacağını hepimiz biliyoruz ama nasıl önleyebileceğimiz konusunda bir fikrimiz yok.
Bu başlık altında değerlendirebileceğim ve merak ettiğim filmlerden bir tanesi de Seeds. Siyah bir aileyi izlediğimiz yine Derin Güney’deyiz bu hikâyede. Jenerasyonlar boyunca aynı bölgede yaşayan ve çiftçilikle uğraşan bu ailenin yıllar içerisinde o bölgede artık tutunamayışlarını ve düşüşlerini konu alıyor film.

Ukrayna – Rusya Savaşı devam ediyor
Listede öne çıkan bir başka tema da Oscar Ödülleri verilirken — eğer hala devam ediyorsa — dördüncü yılını geride bırakmış olacak olan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali. Mr Nobody Against Putin filminde yönetmen David Bronstein, Rusya’da bir öğretmen olan Pavel Talankin’in çalıştığı okulda çektiği görüntülerden yararlanıyor. Talankin, savaşın tüm hızıyla devam ettiği aylarda, Putin yönetiminin kamuoyunu nasıl yönlendirmeye çalıştığını ve sınıf sıralarında öğrencilerin nasıl bir propagandaya maruz kaldıklarını çektiği görüntülerle ortaya koyuyor. Belgeselin çekimleri esnasında polis tarafından evinin gizlice dinlendiğini anlayan Talankin filmin yönetmeni ve yapımcıların desteği ile Rusya’dan kaçmayı başarmış. Listede en çok merak ettiğim filmlerden biri.
20 Days in Mariupol ile 2024 yılında en iyi Belgesel film Oscar ödülünün sahibi Ukraynalı savaş fotoğrafçısı ve yönetmen Mstyslav Chernov, yeni filmi 2000 Meters to Andriivka ile savaşın ikinci yılına odaklanıyor. Filmde Ukraynalı askerlerin Andriivka isimli köyü geri almaya çalışırlarken verdikleri mücadeleyi izliyoruz. Julia Loktev imzalı My Undesirable Friends: Part 1 – Last Air in Moscow filminde ise, Rusya’nın Ukrayna’yı kuşatmaya başladığı aylarda, Moskova hükümeti baskısı altında işini yapmaya çalışan ve yabancı ajan olarak damgalanma riski ile karşı karşıya kalan bağımsız gazetecileri takip ediyoruz.
Filistin – İsrail savaşı: Barış mümkün mü?
Filistin ile İsrail arasında gerçek anlamda bir barış olabilir mi? İki ülkenin insanları, aynı topraklarda, birbirlerine karşı düşmanlık beslemeden ve kin duymadan yaşayabilirler mi? Yetmiş yılı aşkın bitmeyen çatışmaların ve haksızlıkların merkezi haline gelmiş bu topraklarda iki halkın birbirine nefret duymayacağı bir gelecek inşası mümkün mü?
Son iki yılda Gazze’de yaşananlar sebebiyle bu sorulara olumlu cevap vermek her ne kadar imkansızlaşmış olsa da belgesel listesinde öne çıkan iki film, beraber, insanca ve eşit haklara sahip bir şekilde yaşamayı savunan bir yerden yaklaşıyorlar İsrail-Filistin sorununa. Holding Liat filminde, 7 Ekim saldırısı sırasında kaçırılan ve ilk serbest bırakılan esirlerden biri olan Liat’ın ve ailesinin verdiği mücadeleyi izliyoruz. Başlarına gelen bu kötülük onların düşmanlaşmasına ve savaşın daha da büyümesine neden olan intikam alma duygusuna sevk etmiyor onları. Aile, özellikle de baba, iki tarafın kendini güvende hissedebileceği bir gelecek inşası için uğraşıyor. Hemen hemen herkesin radikalleştiği bir ortamda, ortak payda arayan fikirlerini dile getirmek hiç de kolay olmuyor.
Coexistence, My Ass! filminde ise, tüm hayatını barışa ve iki halkın birlikteliğine adamış İran asıllı İsrailli aktivist ve komedyen Noam Shuster Eliassi’nin ilham verici mücadelesine tanıklık ediyoruz. Eliassi oldukça komik, zeki ve bir o kadar da sivri performansları ile iki tarafı da yermeyi başarabiliyor. Yaşadığımız bu sosyal medya çılgınlığı içerisinde o da kendi payına düşeni alıyor ama yine de bildiğini okumaktan geri kalmıyor.
Bu iki film, İsrail ve Filistin içerisinde yaşananları, nüansların kaybedildiği gündelik haber kuşağının aksine, daha insani ve içten bir yerden görebilmek açısından çok değerli.

İran ve kadın mücadelesi
İçinde doğduğu toplumun, örf ve adetlerinin aksine, babası onu bir kız çocuğu gibi büyütmemiştir. Motora binmeyi, motoru tamir etmeyi, kendi işini kendi becermeyi ve ayakları üzerinde durmayı babası sayesinde öğrenmiştir. Erkek kardeşleri tarafından mağdur edilen kız kardeşlerinin haklarını da o savunur, kardeşleri arasında sözü geçen bir erkek gibidir. Babasının kızı olan Sara Shahverdi, İran’da yaşadığı o küçük kasabada, meclis üyesi olarak seçilen ilk kadın olmayı başarır ve bu başarısını köydeki kızların haklarını savunmak, onların eğitim görmesine yardımcı olmak ve erken evliliklerin önüne geçmek için kullanır. Kız çocuklarına ileride kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir ortam sunmaya çalışır. Ama betonlaşmış bu düzen, onun önündeki en büyük engeldir.
Cutting Through Rocks bu sene izlediğim filmler arasında en çok etkilendiğim işlerden biri oldu. Belgeseli kurmaca ile harmanlayan, karakterini çizerken onun gerçek bir insan olduğunu, geçmişini, zaaflarını ve korkularını olabildiğince içten bir dil ile ortaya çıkartan ve çağdaş İran’ı ve kadınların yaşamış olduğu bu sıkışmışlığı beyaz perdeye taşıyan, mütevazi görünen büyük bir film. Belgesel seçki listesinde ilk 5’e kalması dileğiyle.

Kapatırken
İzlediklerim ve merak ettiklerim üzerinden listede gözüme çarpan filmleri bu hafta not etmek istedim. Listenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz. Eğer sinema, belgesel ve gazetecilik özellikle ilgi alanınıza giriyorsa bu filmlere bir bakmanızı öneririm.













