“Sürgündeki siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?” serisinin yeni bölümünde eski HDP Milletvekili Ziya Pir; sürgün hayatını, Türkiye’ye dönüş ihtimalini, çözüm sürecinin gidişatını ve Abdullah Öcalan-Devlet Bahçeli denklemindeki barış tartışmalarını anlatı.
Ruşen Çakır’a konuk olan eski HDP Milletvekili Ziya Pir, çözüm sürecine dair konuştu. Almanya ve İngiltere’de geçen sürgün hayatının ardından süreci yakından takip ettiğini söyleyen Pir, Türkiye’ye dönme meselesinin kişisel bir tercih değil, siyasal koşullarla doğrudan ilgili olduğunu vurguladı:
“Türkiye’ye gelmek ya da gelmemek değil mesele. Acı olan Türkiye’ye gidememektir. Birileri size diyor ki, ‘Benimle aynı fikirde değilsen cezaevine gireceksin ya da bu ülkeye gelmeyeceksin. Bu insanın canını acıtıyor. Yoksa Türkiye’ye gelmek gelmemek değil. Bizim Türkiye’de ezilenlere, Kürt halkına dair bir sözümüz var. O da bu özgürlük mücadelesinde, bu hak arayışında yan yana durmak.”
Öcalan ve Bahçeli paralelliği
Ziya Pir, sürecin aktörleri – özellikle Abdullah Öcalan ve Devlet Bahçeli – arasındaki paralelliğe dikkat çekti. Bu durumun ilk bakışta şaşırtıcı görünse de siyasal gerçeklik açısından anlaşılır olduğunu belirten Pir, “Barışı dostlarınızla değil, düşmanlarınızla yaparsınız. Çatıştığınız insanlarla yaparsınız. Bir tarafta devlet var, bir tarafta örgüt var. Örgütün lideri Abdullah Öcalan’dır. Diğer tarafta devlet adına bu işi üstlenen kişi Devlet Bahçeli oldu. Bu doğru bir tercihtir. Çünkü Bahçeli Türk milliyetçiliğini temsil ediyor ve toplumsal rızayı inşa edebilmek için de Erdoğan’dan daha uygun bir isimdir” diye konuştu.
Ziya Pir, sürecin en zayıf halkasının toplumsallaşma olduğunu söyledi. Kürt tarafında sürece dair güçlü bir ilgi ve beklenti olduğunu fakat Türk toplumunda aynı karşılığın oluşmadığını belirten Pir, “Bu işin asıl muhatabı Kürtlerdir. Çünkü acıyı onlar çekti. Ölümü, yıkımı onlar yaşadı. Dolayısıyla yapılan açıklamalar Kürtler tarafından daha dikkatle izleniyor” dedi.
Silahlı mücadelenin sona ermesi yeterli mi?
Ziya Pir, silahlı mücadelenin sona ermesinin tek başına yeterli olmadığını, Kürt sorununun üç temel başlık altında açık ve net biçimde ele alınması gerektiğini vurguladı:
“Birincisi, Kürtler Türkiye’de kendi kimlikleriyle var olmak istiyor. Kürtçe sadece dört duvar arasında konuşulan bir dil olmasın, kamusal alanda da var olsun istiyorlar. İkincisi, egemenliğe ortak olmak istiyorlar; yani devletin aldığı kararlarda paydaş olmak. Üçüncüsü ise geçmişle yüzleşme: Köy boşaltmalar, faili meçhuller, yaşanan hak ihlalleri ve bunların onarılması.”
Deşifre: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Sürgündeki siyasetçilerle çözüm sürecini konuşmaya devam ediyoruz. Şimdiki konuğumuz iki dönem HDP’de milletvekilliği yapmış olan Ziya Pir. Ziya Bey, merhaba.
Ziya Pir: Merhabalar Ruşen Bey.
Ruşen Çakır: Sizi karavanda yakaladık. Avrupa’da dolanıyorsunuz. Siz zaten Almanya’da büyümüş birisisiniz diye biliyorum, değil mi?
Ziya Pir: Şöyle; ben Almanya’ya gittiğimde 9 yaşındaydım. Hayatımın geri kalanını, yani bütün okul ve üniversiteyi Almanya’da geçirdim. Sonra Türkiye’ye 2015’te gelmeden önce bir 4 yıl İngiltere var. Yani Almanya, İngiltere ama ağırlıklı olarak İngiltere. Bir 3 yıl Türkiye’ye dönüş oldu. Gemileri yakıp gittik ama sonra Erdoğan’ın gazabına uğrayıp apar topar geri dönmek zorunda kaldık. Böyle yani.
Ruşen Çakır: Kaç yılından beri Avrupa’dasınız?
Ziya Pir: 79’dan beri diyebiliriz ama şöyle, bir Alman arkadaşımla konuşurken şey demişti bana: “Hayır, sen 79’da Türkiye’den çıkmışsın ama Almanya’ya hiç varamamışsın,” demişti. Çok doğru bu. Sonra Türkiye’ye dönüş oldu. Dönüş de tam olmadı, olamadı. Şimdi tekrar Almanya’ya dönüş oldu. Ama böyle bir iyi tarafı da var bunun. Şöyle; yani hep sorarlar “Nereye aitsin?” falan. Yani hiçbir yere ama dünyanın her yerine ait olmayı da öğrendik. Dolayısıyla biz şu anda siz dediniz, karavandayız. Yani biraz çalışıp para biriktirip sonra yollara düşüyorum. Yani dünyanın her yerini biz geziyoruz. Her yer benim vatanım da sayılabilir; çünkü dünya vatandaşıyım.
Ruşen Çakır: Peki şunu da sorayım o zaman, baştan sorayım. Gitme, dönme, gemi yakma meselesinde biliyorsunuz Abdullah Öcalan Almanya’da bir toplantıya bir mesaj yolladı ve sürgündekilere “Geri dönün” dedi. Ben bunu yayın yaptığım herkese de soruyorum. Bunu siz kendi şahsınızda ciddiye alıyor musunuz ve bavullarınızı hazırlıyor musunuz, yoksa artık oraya iyice yerleştiniz mi?
Ziya Pir: Ya şöyle bir şey var; hem benim siyasetle hiç alakası olmayan insanlar Türkiye’de hem de daha birkaç gün önce Lizbon’daydım, Portekiz’de; orada sokak ortasında tesadüfen iki insanla tanıştık. Böyle Türkçe konuştular, dikkatimizi çekti. Herkes şunu söylüyor: “Biz Türkiye’de artık bir gelecek görmüyoruz. Çocuklarımızı Türkiye’de yetiştirmek istemiyoruz. Bir şekilde ya Avrupa’ya ya Amerika’ya gitmemiz gerekiyor.” Şimdi bu tabii ki hoş bir durum değil Türkiye açısından. Ben üzülüyorum, gerçekten buna üzülüyorum. Herkes Türkiye’den gitmek istiyor. Siz bana soruyorsunuz: “Türkiye’ye dönmek istiyor musunuz?” Şöyle; Türkiye’ye gitmek ya da gitmemek değil mesele. Acı olan Türkiye’ye gidememektir. Yani birisi diyor ki: “Sen benimle aynı fikirde değilsin. Dolayısıyla Türkiye’de sana tanıdığımız hak cezaevine girmektir ya da Türkiye’ye gelmeyeceksin.” Bu insana acı veren; yoksa Türkiye’ye gelmek, gelmemek değil. Siyasi olarak bakınca da benim ya da benim gibi arkadaşların Kürt halkına, Türkiye’de ezilenlere genel olarak bir sözü vardır. O da, ‘‘Bu mücadelede, özgürlük mücadelesinde belli bir yerlere gelme, hak mücadelesinde sizinle yan yana olacağız.’’ Evet, şu an Avrupa’da, Amerika’da, Avustralya’da çalışmalar yapıyorum. Ben de yani böyle saydığım kıtaların hepsine gidiyorum. Gitmişliğim var, hâlâ da gidiyorum. Ama asıl olan elbette o halkla omuz omuza meydanlarda mücadele vermektir. Bu açıdan bakınca ben Türkiye’ye dönüşün kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Elbette partinin bana ihtiyacı varsa parti içinde, yani ilçelerde olabilir ama partinin ihtiyacı yoksa da halkın ihtiyacı vardır; onlarla alanlarda bir arada olmak elbette isterim.
Ruşen Çakır: Şimdi sizi bilmeyenler için söyleyelim. Kürt değilsiniz, Gümüşhanelisiniz aslen ama bu hareketin hep bir şekilde içinde, kenarında oldunuz ve amcanız da bu hareketin Abdullah Öcalan’la beraber ilk kurucularından ve cezaevindeydi değil mi, yanılmıyorsam? Cezaevinde hayatını kaybetti.
Ziya Pir: Amcam Kemal Pir, Gümüşhaneli, Ordulu olan Haki Karer ve Urfalı Abdullah Öcalan, üçü birlikte kurdu. Yani iki Karadenizli bir Kürt bu hareketi kurdular. Tabii ki onlar şehit düştüler, 70’lerin sonlarında Haki Karer. Amcam hem Ankara, Ordu, daha sonra Urfa cezaevlerinden firar ederek en son Diyarbakır cezaevinde… Orada da şöyle bir şey söyledi. Biraz sonra belki geleceğiz, bu çatışmalı çözüm aramaları, yani silahla çözüm aramaları hâlâ gerekli miydi yoksa değil miydi? Amcam şöyle bir şey demişti cezaevinde: “Kürtlerin uyanması için benim ölmem lazım.” Ve ölüm orucunda ilk ölen kişi oldu Diyarbakır cezaevinde. Onu sordunuz; yani cezaevinde. Cezaevinden sonra tabii ki şehit düştükten sonra alındı, şu an köydedir. Bizim köyde mezarlıktadır.
Ruşen Çakır: Şimdi buradaki mesele biliyorsunuz sadece Kürtlerin meselesi değil. Aynı zamanda Türklerin meselesi; yani bir çatışmanın sonlandırılması meselesi var ve zaten iki tane aktör dikkat çekiyor. İki uçta gözüken isim: Abdullah Öcalan ve Devlet Bahçeli. Böyle ilginç bir durum var. Şimdi Devlet Bahçeli ile Abdullah Öcalan’ın şu ana kadar bir yılı aşkın sürede, neredeyse hep birbirlerini kollamaları gibi bir şey görüyorum ben. Gerek Öcalan’ın görüşme notları, sızan bazı notlarda da gördük onu. Mesela ‘‘Atatürk’ten sonra en büyük devlet adamı Devlet Bahçeli’’ dedi. Devlet Bahçeli de sürekli olarak ondan ‘‘kurucu önder’’ diye bahsedip ondan hep olumlu olarak bahsediyor. Bu, bütün bu yılları yaşamış bizler için biraz gerçeküstü film sahneleri gibi geliyor. Siz nasıl yaşıyorsunuz?
Ziya Pir: Bence olması gereken buydu. Yani ben yıllardır, yani 2015’te ilk defa seçildiğimde de demiştim. Yani artık silahla değil, Ankara’da siyasetle Kürt meselesinin çözülmesi gerektiğini ve siz barışı dostlarınızla değil, düşmanlarınızla yapabilirsiniz; yani çatıştığınız insanlarla. Şimdi bir tarafta tabii ki çatışanlar, bir tarafta devlet var, bir tarafta örgüt var. Örgütün lideri bellidir, Abdullah Öcalan’dır. Her ne kadar 99’dan beri böyle içeride, İmralı’da içeride bulunsa da lideridir. Bunu örgütün üst düzey yöneticileri de zaten teyit ettiler. Bir diğer tarafta devlet vardır. Yani ben bunu tabii AKP’den, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan daha çok beklerdim ama herhalde bu görevi, bu işi, silahlı çatışmayı sonlandırma görevini sanırım Devlet Bahçeli’ye verdiler ya da o üstlendi. Bence doğru bir karardı. Çünkü Devlet Bahçeli aynı zamanda Türk milliyetçiliğini temsil ediyor. Dolayısıyla toplumsal rızayı elde edebilmek için, toplumsal rızayı inşa edebilmek için Devlet Bahçeli belki de Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan daha doğru bir isimdir. Ve diğer tarafta tabii ki örgüt üzerinde hâlâ %100 hâkimiyeti bulunan Abdullah Öcalan vardır. Bunların ikisi üzerinden yürünmesi bu sürecin, evet bizim için yani geliş şekli, yani birden böyle hiçbir şey yokken ortada, yani bizler görmüyorduk en azından, bu şekilde gelmesi bir sürpriz oldu ama nihayetinde bence doğru bir karardı.
Ruşen Çakır: Peki, toplumsal rızadan bahsettiniz Bahçeli’den söz ederken. Burada genellikle ‘‘sürecin toplumsallaşması’’ diye bir kavram kullanıyoruz. Ve şu ana kadar ben şahsen başından beri yakından izlemeye çalışan birisi olarak tarafların, ki buna Kürt hareketi de dahil, bu konuda çok da fazla bir gayretlerini görmedim açıkçası. Bilmiyorum katılır mısınız? Yani bir Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar dışında şu anlamda söylüyorum; Devlet Bahçeli’nin açıklamaları hem Türklere hem Kürtlere yönelik açıklamalar. Yani Kürtler de çok yakından takip ediyor, Türkler de çok yakından takip ediyor. Ama mesela Kürt hareketinden yapılan herhangi bir açıklamanın Kürt olmayan kesimlerden bir ilgi gördüğüne ben çok tanık olmadım. Ben mi çok müşkülpesentim?
Ziya Pir: Yok doğru. Yani ben de aynı düşüncedeyim. Fakat bunun cevabı da çok basit aslında. Şimdi şöyle de sorabiliriz: Devlet Bahçeli’nin yapmış olduğu açıklamalar, evet Kürt tarafında dikkatle dinleniyor, belki heyecan yaratıyor ama aynı Devlet Bahçeli’nin aynı açıklamaları Türk tarafında neden bir heyecan yaratmıyor? Bunu da yani sorabiliriz. Onun cevabı da çok basit aslında. Burada acı görenler, bu işin muhatabı olanlar ve çözülmesini asıl isteyenler Kürtlerdir. Çünkü acıyı onlar çekiyor. Yıllardır onlar çekiyor, ölümü onlar… Evet bizim askerlerimiz de şehit düşüyordur fakat asıl bu işin muhatabı, çözülmesi gerektiğini düşünenler Kürtlerdir. Dolayısıyla onlarda daha fazla dikkat çekiyor açıklamalar; gerek devlet tarafından yapılan açıklamalar gerek hükümet ve DEM Parti tarafından yapılan açıklamalar. Toplumsal rıza, ya şöyle bir iritasyon var doğrusu. Başından beri biz, yani ben partime bir eleştiri olarak değil de belki bir uyarı olarak bunu hep söylemişimdir. Avrupa’da görüştüğümüz arkadaşlar Türkiye’den gelip, burada onlara da söylemişimdir. Yani ne yapılıyor şu anda? Yani insanların soru işaretleri var kafalarında, bir iritasyon var. Çünkü burada devlet tarafı çok bana göre daha net. Diyor ki: “Terörsüz Türkiye, yani silahlı çatışmanın sona erdirilmesi bizim için önemli,” diyor. Diğer taraftan DEM Parti’yi alırsak, DEM Parti evet bunu destekliyor. Biz hepimiz destekliyoruz tabii ki. Yani silahlarla artık bir yere varılmayacağını hep birlikte görüyoruz. Kaldı ki silahlarla çatışmanın kararını elinde silah bulunanlar verir. Onlar “Ben silahı bırakacağım,” diyorsa bizim buna saygı duymamız ve bunu desteklememiz gerekiyor. Şimdi hem DEM Parti bu süreci destekliyor, fakat Kürtler için bu yeterli değil. Çünkü örgütün varoluşu Kürt sorununun ortaya çıkarttığı bir sonuçtur. Siz bu sonucu ortadan kaldırırsanız Kürt sorununu çözmüş olmuyorsunuz. Ama insanlar Kürt sorununun çözümü ile ilgili de bir şey bekliyor. Evet örgütün silah bırakmasını, kendini feshetmesini, bir transformasyon yaşayarak silahsız bir şekilde, silahsız düşünceyle siyasete katılmasını falan %100 herkes buna katılıyor ve destekliyor. Fakat Kürt sorununun çözümü için ne yapacaksınız? Şimdi ben komisyon raporlarını da böyle imkan olduğu kadar kısıtlı imkanlarımla biraz takip etmeye çalıştım. Özellikle DEM Parti’ninkini okumaya çalıştım; uzun bir şey ama böyle gözden geçirdim. Kürt sorununun çözümüyle ilgili, evet yani bu herhalde 100 sayfa civarında bir rapora serpiştirilmiş, içinde bir yerlerde var bu. Ama biraz mahcubiyet ben görüyorum DEM Parti’de. Böyle bir tutkuyla “Evet, ben silahların bırakılmasını destekliyorum %100 ve bunun için şu şu kanunların çıkarılması lazım; fakat aynı zamanda ben Kürt sorununun da çözülmesi ve bu Kürt sorununun çözülmesi için şunu şunu şunu öneriyorum,” demesi lazım. Bunlar biraz eksik kalıyor. Bundan dolayı insanlar biraz rahatsız demiyorum ama bir irite olmuş vaziyette. Nedir Kürt sorununun çözümü? Yani tamam, PKK’nin feshi okey. Onu bir kenara koyalım ama Kürt sorunu ortada duruyor. Nedir Kürtlerin istediği? Ben bunu hep yıllardır yurt dışında da yani yabancı muhataplarımıza şöyle anlatıyorum: Bir; Kürtler kendi öz benlikleriyle Kürt olmak istiyor Türkiye’de. Yani mesela Kürtçenin dört duvar arasında konuşulan bir dil değil, kamusal alanda da kullanılan bir dil olmasını istiyor. Kendisi Kürt olarak kabul görmek istiyor, var olmak istiyor Türkiye’de. Bu bir. İkincisi, kısa kısa geçiyorum bunları; egemenliğe — egemenlik kavramını bizim parti de örgüt de biraz farklı kullanıyor, biraz karşılar ama ben klasikçi birisiyim — ortak olmak istiyor Kürtler. Yani devletin alacağı, aldığı kararlarda paydaş olmak istiyor, o kararlara ortak olmak istiyor. Kürt olarak bunu yapmak istiyor. Ve üçüncüsü; geçmişle yüzleşilmesini istiyor. Yani köy boşaltmaları, işte faili meçhuller, Kürtlerin farklı farklı alanlarda haklarının ihlal edilmeleri ve mümkünse bu hakların, yani bu ihlalin onarılmasını istiyor. Yani bu üç meseledir. Bu üç mesele ile ilgili siz çok bir şey göremiyorsanız, bu çok tartışılmıyorsa; tamam DEM Parti bunu zaman zaman söylüyor, aralara serpiştiriyor ama böyle net bir şekilde bir konsept olarak bir tarafta “Evet silah bırakma, bunu destekliyoruz, ne gerekiyorsa bunun için yapılmasını istiyoruz ama öte yandan da Kürt sorununun çözümü için de adımların atılması gerektiğini,” bu hep ikinci, üçüncü, beşinci aşamaya böyle herhalde erteleniyor. Bu da insanları biraz etkiliyor. İnsanlar sabırsız artık. Yani 50 yıldır, yani tamam 100 yıldır Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt sorunu vardır ama 50 yıldır böyle çatışmalı bir süreç geçiriyoruz. İnsanlar yorulmuş artık. Gerçekten refah içinde, rahat bir şekilde Türkiye’de o topraklarda yaşamak istiyor. Akşam belki Diyarbakır’dan çıkıp ertesi sabah Rize’de ya da Trabzon’da kuymak yemek istiyor rahat rahat. Ya artık bunların çözülmesi gerekiyor. Ve ben şunu anlamıyorum. Ben belki biraz tez canlıyım. Kemal Pir de öyleymiş. Yani öyleydi, ben hatırlıyorum onu, tez canlıyım. Şimdi bakın, savaş yapmak için direnirsiniz; burada bir sürü engeller vardır, onları ortadan kaldırırsınız, algıları yerleştirirsiniz insanların kafasına, bu savaştır. Yani bunun bir hazırlık süreci vardır. Ama bizim burada yapmak istediğimiz barıştır. Barış için ne hazırlık yapmak istersiniz? Neden ayak diretirsiniz? Yani hangi engeller vardır? Ya barıştır. Ben bunu anlamıyorum. Barış çok hızlı bir zamanda yapılabilir. Ben hatırlıyorum 2015, muhtemelen 2016’nın başındaydı; kapalı grup toplantısında bizim Osman Baydemir, işte o çatışmalı dönem biliyorsunuz, şehirlerde biz de bir sürü uğraştık. Ben de işte bazı ‘‘dış güçler’’ işte dışişleri bakanlarıyla görüşmeler oldu. “Ne yapabiliriz, nasıl durdururuz?” Osman Baydemir çıktı dedi ki: “Ya Allah aşkına bu işi bize bırakın, biz 6 ayda bunu çözeriz,” dedi. “6 ayda çözeriz,” dedi. Ve ne yazık ki o zaman onun gibi düşünenler, işte “Bu çatışmalar olmasın, barış olsun, bu işi çözelim,” diyenlerin hepsi ya cezaevine girdi ya yurt dışına çıktı. Şimdi dışarıda olanlar bunu desteklemedi anlamında öyle bir genelleme yapmak istemiyorum. Tabii ki dışarıda olanlar, şu an Meclis’te olanlar bir sürü arkadaşımız onlar da uğraşıyor ama yani böyle barış için gözyaşı dökenler, o dönemde işte Gültan Kışanak yani ben şahit oldum, “Ne olur, bunu bitirelim, farklı şekilde çözelim,” diyen arkadaşımız gitti yıllarca cezaevinde yattı çıktı. Onu demek istiyorum; bir barış çok hızlı yapılabilir. Barış için engel yoktur, savaş için engel vardır. Savaş için hazırlıklar yapılmalıdır ama bir barış için değil ki. O yüzden yani 14 ay oldu şimdi bu süreç başlayalı. İlk aylar böyle gitgeller. 27 Şubat’ta işte Abdullah Öcalan’ın açıklamaları oldu. Ondan sonra örgüt “Tamam,” dedi, “biz kendimizi feshedeceğiz.” Hatta silahları bırakma oldu. Orada devleti herhalde biraz da zor durumda bıraktılar. Süleymaniye kırsalına inip de silahları yaktıklarında olması gereken neydi? Onların ovaya, şehirlere, Türkiye’ye gelmesi gerekiyordu. Ama sizin hukuki altyapınız hazır olmadığı için ne yazık ki o insanlar tekrar dağa çıktı. Bu şizofren bir durum ama bu bence Kürtlerin değil; Kürtler çok cesur adımlar atıyor, çok ileri adımlar atıyor. Ama bunun karşılığında devlet tarafından ve TBMM tarafından atılması gereken adımlar henüz atılmıyor maalesef.
Ruşen Çakır: Peki bunlar konusunda beklentiniz nedir? Çünkü herkes farklı farklı şeyler söylüyorlar. Mesela İdris Baluken’le biz dört kere yanılmıyorsam yayın yaptık. O “İhtiyatlı iyimserlik” demişti, “temkinli iyimserlik” demişti. Geçen yaptık, yine aynı noktada olduğunu söyledi. O özellikle Meclis komisyonunu çok başarısız bulduğunu söylüyor. Siz de Meclis tecrübesi olan birisi olarak değindiniz aslında buna. Siz şu aşamada iyimser misiniz? Tabii ki zor bir süreç, bunu hepimiz biliyoruz. Bugünden yarına olacak bir şey değil ama şu haliyle yakından takip ettiğinizi biliyorum. Doğrudan hareketten kişilerle de görüşüyorsunuz, tartışıyorsunuz, açık kaynaklardan da bakıyorsunuz ve olayı biliyorsunuz esas olarak. Yani çatışmanın ne olduğunu bilen birisi olarak “Çok zor değil,” diyorsunuz ama geldiğimiz nokta nasıl bir nokta sizce?
Ziya Pir: Ben bir kere PKK’nin kendini feshetme, ben buna şey diyorum, transformasyon yani değişim yaşamasını çok olumlu buluyorum ve çok da mutluyum doğrusu. Neden öyleyim? Şimdi PKK diyor ki: “Ben,” diyor, “silah…” Benim başım belaya girecek belki ama şöyle; benim kendi sözlerim değil bunlar, bilim insanları, bu işlerle uğraşan insanlar diyor ki: “Zulüm gören halklar eğer kendini savunma ya da sesini duyurma imkanları yoksa silahlara sarılabilirler. Belli bir silahlı mücadele yaptıktan sonra kendini dünyaya ya da Türkiye’den yola çıkarsak işte Türkiye’nin batısına kendisini duyurma, kendisini izah etme yoluna bu şekilde gidebilirler.” Fakat bunu yaptıktan sonra artık silahlarla devam etmenin bir anlamı yok. Çünkü o zaman siz zaten kendinizi tanıtmışsınız bütün dünyaya ve diplomasiyle, siyasetle haklarınızı, gasbedilmiş olan haklarınızı tekrar elde edebilirsiniz. Bundan dolayı yani benim yıllardır söylediğim, artık silahlı mücadele miadını doldurdu. Ben sadece kendi kendime bunu söylemiyorum; başka bu işin muhataplarına da bunu defalarca söylemişimdir. Ama bir şekilde olmadı. Öyle ya da böyle, ondan kaynaklı ya da bundan kaynaklı, neden olursa olsun olmadı bu iş. Ama şimdi geldiğimiz noktada öyle bir karar aldı ve ben çok mutluyum bundan dolayı. Ama PKK’liler, yani oradaki insanlar yok mu olacak? Zihinsel bir değişim olacak. Bu iş silahla gitmiyor. Bizim bunu silahla değil de artık siyasetle yapmamız, kalemle yapmamız ve sözle yapmamız gerekiyor. Şimdi orada binlerce insan var. Feshetmek demek, yani bunları siz yok edemezsiniz. Onların silahlı mücadelesini bırakmasını savunabilirsiniz, onlar da bırakır ama o insanlar yok olmuyor. O birikimler, o bilgi, o tecrübeler yok olmuyor. Bunların bu dönüşümü yaşayarak farklı alanlarda, yani siyaset alanında karşımıza çıkması gerekiyor bence. Yani şu anda yapılan da sanırım daha çok buna yöneliktir. Hani geçiş yasaları, işte entegrasyon yasası, bazıları barış yasası diyor, öbürü de “Evet,” diyor, “ben de altına imza atıyorum,” falan. Bunlar daha çok bu konularla ilgili. Ve o konuda ben evet iyimserim. Kürt sorununun çözümüyle, yani asıl meselenin çözümüyle ilgili iyimser miyim? Sanırım evet. Çünkü ben dün AK Parti’nin komisyon raporunu da kendisini görmedim, okumadım ama böyle gazetelerde ya da sosyal medyada çıkan başlıklarına baktım. Orada da Kürt sorununun çözümü ile ilgili birkaç cümle bulabildim. Yani sanırım şöyle; bu silahlı mücadele bittikten sonra silahlar feshedilip bunda tespit edildikten sonra bazı adımların geleceği konusunda sanki orada ipuçları var gibi. Ve bundan dolayı da ben iyimserim Ruşen Bey. Yani evet, ben 2015’i de yaşadım. 28 Şubat Mutabakatı okunduğunda ben oradan birkaç yüz metre yukarıdaydım, yani yerinde izliyordum. O zaman da çok mutlu olmuştuk hep birlikte. Evet bir şeyler oluyor ama sonra benim milletvekili olmam… Ben illa milletvekili olmak için değil, böyle 8 saatlik bir sohbetin ardından bana söylenen bir cümle vardı, ondan dolayı ben aday olmak istedim. O da şuydu: “Bu işin başında Kemal Pir vardı ve biz şimdi kalıcı ve onurlu bir barış yapmak istiyoruz. Sembolik olsa da yine biz o aileden birisinin bu işin içinde olmasını istiyoruz,” demişti. Tabii ki böyle bir cümle karşısında kimse hayır diyemez; çünkü orada barıştan bahsediliyor, kalıcı barıştan, silahların susmasından falan. Bunun için ben aday oldum. Sonra işte Diyarbakır’dan da milletvekili seçildim. Ama ne oldu? Kendimi savaşın ortasında buldum. Yani barış için gelen insanlar, o zamanki adayların çoğu daha çok böyle diplomasi, siyasi çalışmalar yapabilecek insanlar olarak geldik. Kendimizi maalesef savaşın ortasında bulduk. Orada da gene de halkın içinde, halkın yanında, iki tarafın çatışmalarının arasında onların yanında nasıl durabiliriz, onun hesabındaydık ve sanırım gene işimizi fena yapmadık.
Ruşen Çakır: Şunu sormak istiyorum. Şimdi Avrupa’da bu süreç başladığından beri bu sürece karşı çıkan çevreler var, eleştiren çevreler var. Bunların bir kısmını tanıyor olduğunuzu düşünüyorum. Hem sosyal medyada falan biz görüyoruz ama oralarda herhalde; çünkü bunların bir kısmı zaten geçmişte bu hareketin içerisinde yer almış, kopmuş kişiler, küçük gruplar. Belki YouTube hesapları var vesaire. Orada özellikle Öcalan’ın 27 Şubat deklarasyonuna yönelik bir ihanet tablosu çizmeye çalışıyorlar. Öyle değil mi? Yani ‘‘Kürtleri satışa getiriyor Öcalan.’’ Çok kabaca söylersek ‘‘İhanet ediyor’’ gibi propagandalar var. Bunu herkese soruyorum. Çok etkili olmadığını söylüyorlar. Gerçekten öyle mi? Yani insanlar, diasporadaki Kürtler ya da Kürt hareketine yakın duran çevreler bu tür eleştirilere, yaklaşımlara çok itibar etmiyorlar mı?
Ziya Pir: Şöyle; ben başta da dedim, insanların kafasında soru işaretleri olabilir, eleştirenler var. Burada ben bizim eksikliğimizi daha çok görüyorum çünkü bu süreci demek ki yeterince izah edemedik, yeterince anlatamadık insanlara. Ne demiştim? Kemal Pir ölmeden önce, yani ölüm orucuna yattığında: “Kürtlerin uyanması için benim ölmem lazım,” demişti. PKK’nin gayesi de bana göre buydu. Yani insanları aydınlatmak, insanları uyarmak; insanlar, Kürtler uyandı. Şimdi Kürtler silahların dışında farklı karakteristik yapıya yani bu Kürt sorununu çözmek için farklı yollara başvurabilirler artık. Belki o zaman imkanları kısıtlıydı ama şu anda bakarsanız, yani toplumun içindeki Kürtlere bakarsanız; Kürtler uyanmış, işte köyü yakılmış avukat olmuş, annesi hastanede ilgi görmemiş doktor olmuş, devletin içine girmişler. İş insanları, spor alanlarında her yerde var artık Kürtler. Ve Kürt sorununun çözümü konusunda hak arayışını artık silahsız olarak yapabilmeleri gerekiyor ve yapabiliyorlar da bence. Şimdi birileri çıkıp: “Neden silahlar bırakılıyor?” diyorsa bunun iki nedeni olabilir: Bir; kendine özgüveni yoktur bu kişilerin ve bu onların problemi, bu benim problemim değil. İkincisi; “Biz silahlı mücadeleyle bir ulus devlet, Kürdistan kurmak istiyoruz,” diyenler vardır. O da benim problemim değil. Bu PKK’nin de problemi değil, yani DEM Parti’nin de problemi değil. Çünkü bizim böyle bir hedefimiz yok. Biz diyoruz ki: “Türkiye bizim ortak vatanımız. Biz burada hep beraber eşit olarak nasıl yaşayabiliriz?” Bizim problemimiz bu. Şimdi marjinal bir grup hâlâ vardır; bizim bu taleplerimizi o da talep ediyordur ama “Ya acaba böyle silah bırakma karşılıksız mı oldu?” diyenler, onlara da bizim herhalde oturup bu süreci daha düzgün, daha onların anlayacağı şekilde izah edip onların özgüvenlerini biraz daha geliştirmemiz gerekiyor. Kemal Pir demiştir ya hani ‘‘Birisini ikna etmek için 1 saat gerekiyorsa 1, 100 saat gerekiyorsa 100 saat oturup onunla konuşmak lazım.’’ Öyledir yani. Evet, ciddiye alınması gerekiyor böyle akımlar varsa ama onlara da izah etmek lazım. Ama birileri “Ben Kürdistan kurulmasını istiyorum,” diyorsa buyursun o zaman. Yani ben hiçbir zaman hiç kimseye de tavsiye etmem, kendim de yapmıyorum bunu. Yani akşamları başını taşlara koyup da uyuyanlar, elinde silahla uyuyanlar ancak silahlı ya da silahsız mücadeleye karar verebilir. Benim gibi ya da onlar gibi Avrupa’da ya da Türkiye’de akşamları sıcak koltuklarımızda televizyon karşısında oturanlar buna asla karar veremez. Bize düşen, “Ben silahsız mücadeleye devam edeceğim,” diyenleri ancak desteklemek olabilir. Gerisi benim için çok önemli değildir. Ama dediğim gibi bu meseleyi de ciddiye alıp onlara olayı daha böyle iyi bir şekilde izah etmek gerekiyor.
Ruşen Çakır: Peki Ziya Bey, nasıl bitirelim? Ne demek istersiniz sonuç olarak?
Ziya Pir: Hani biraz önce dediniz ya, İdris Bey bu komisyon çalışmalarını herhalde biraz… Ben dinlemedim ama herhalde yavaş ya da eksik. Bence de. Şöyle; çok uzun sürdü şeyleri dinlemek. Oraya gelen bütün kişileri, kurumları, şahısları dinlemek çok önemliydi. Sonra komisyon raporları çıkınca anlıyoruz ki bu partiler, oraya katılan partiler, gruplar işte milletvekilleri herhalde birbirinden tamamen bağımsız bir şekilde dinlemişler ama herkesin de kafasında başka şeyler varmış. Sonuç olarak raporlara bakınca herkes yine kendi kafasında olanları yazmış. Daha çok onların uzlaşması gerekiyordu bazı noktalarda. Şimdi ortak rapor yazılırken ne kadar uzlaşabilecekler onu göreceğiz. Bir bu. İkincisi; toplumsal rızadan bahsettik, toplumsallaşmadan falan. Bana göre, hani biraz Devlet Bahçeli gibi böyle uçtan gidelim, Devlet Bahçeli ile Tuncer Bakırhan el ele verip işte Hopa’dan, Artvin’den başlayıp Muğla’ya kadar gezmeleri gerekiyor. Bu işi izah etmeleri gerekiyor. Hadi onlar yapamıyorsa, onlar Genel Başkan, bir sürü işleri vardır ama bu işten daha önemli bir iş de şu an ben göremiyorum. Komisyon üyeleri bu toplumsal rızayı üretebilmek için kendileri Meclis’ten çıkıp alanlara, sokaklara, şehirlere, Türkiye’nin yedi bölgesine gidip farklı farklı toplantılar yapmalılar. O zaman, siz benden daha iyi bilirsiniz, Akil İnsanlar Heyetleri geziyordu. Yani onun benzeri bir şeyini yapmaları gerekiyor. Çünkü gerçekten de ben Kürtlerin her zaman barışa yakın olduklarını, barış deyince heyecanlandıklarını ve onlara çok izah etmeye, onları ikna etmeye gerek kalmadığını düşünüyorum. Ama Kürtler dışındaki kesimler, Türk kesimleri, özellikle bizim Karadeniz’de, İç Anadolu’da; buradaki insanların, buradaki kitlelerin ikna edilmesi konusunda DEM’e evet bir görev düşüyor ama daha çok Cumhur İttifakı’nın ortaklarına işte MHP’ye veya AKP’ye; CHP’ye belki… CHP’yi ben bu süreçte artık çok ciddiye alamıyorum maalesef ama onlara da iş düşüyordur. Toplum rızasını nasıl sağlayabiliriz? Bu şey herhalde eksik kaldı komisyon çalışmalarında.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ziya Bey yayınımıza katıldığınız için. Çok teşekkür ediyorum.
Ziya Pir: Ben çok teşekkür ederim. Size de iyi yayınlar diliyorum. Yani sizin yaptığınız bu yayın da mesela bu toplumsal rızayı kazanmanın bir parçasıdır. Yani böyle medya alanında, iş alanında, spor alanında, ne bileyim akademik alanda, her alanda birileri keşke sizin gibi böyle bir inisiyatif ele alabilse de aktif olabilse biz bu süreci çok daha hızlandırabilsek. Çok teşekkür ediyorum.
Ruşen Çakır: Sağ olun. Teşekkürler. Evet, sürgündeki siyasetçilerin sürece nasıl baktığını HDP eski milletvekili Ziya Pir’le konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.





