Hesap vermeyen bir hız rejimi
Dedikodu ışık hızından bile hızlı hareket ediyormuş gibi görünüyor. Anlık iletişimin yönettiği bir çağda, dedikodunun bir noktaya kadar kuantum mekaniğine gönderme yaptığı bile söylenebilir. Dünyanın bir köşesinde duyulan bir dedikodu daha ne olduğunu anlamadan, özellikle de içinde yaşadığımız teknolojik çağda, aynı dedikodunun yankısı başka bir kıtada dolaşıma girmiş oluyor. İletişimin anlık, sınırların geçirgen olduğu bu çağda dedikodu neredeyse hiçbir sürtünmeyle karşılaşmadan hareket ediyor. Serbestçe, zahmetsizce ve gecikmeden dünyayı bir uçtan diğer uca kat ediyor. Ne açık bir başlangıç noktası var, ne sabit bir güzergâhı ne de belirli bir varış yeri.
Bu hız yalnızca teknik bir olgu değil. Aynı zamanda politik ve etik bir meseleye de temas eder. Dedikodunun bir merkezi bulunmaz ve sorumlulukla ilişkisi yoktur. Tam da bu nedenle hızının ötesinde, dedikoduyu tanımlayan şey derin bir “yokluk”. Bu yokluk ona tuhaf bir güç kazandırır. Bir aktöre ya da özneye yaslanmadan var olur. İzin istemeden dolaşıma girer. Kendini tanıtmadan gelir. Bu anlamda dedikodu yalnızca ışıktan değil, sorumluluktan da hızlı.
Failin yokluğu
Bu bakımdan dedikodu, kanaatten farklı. Bir görüş, kanaat yanlış ya da hatalı olsa bile, bir faili varsayar. “Ben böyle düşünüyorum” diyen ya da en azından sıkıştırıldığında söylediğinin arkasında durabilecek biri vardır. Görüş, örtük ya da açık biçimde, bir sorumluluk duygusu taşır. Birileri onu sahiplenir. Birileri onu dile getirirken risk alır.
Dedikoduda ise temel bir şey eksik. Bir faili yoktur; içeriğinin ya da sonuçlarının sorumluluğunu üstlenen kimse bulunmaz. Bu yokluk tesadüfi değil. Kurucu bir nitelik taşır. Dedikodu, yol boyunca bir şeylerin kaybolduğunu gösterir. Sorumluluk, sözler dolaştıkça buharlaşır. Geriye, herhangi bir yüze, sese ya da hesap verilebilir konuma bağlı olmayan, havada asılı bir anlatı kalır. Yüzü olmayan bir söylem…
Tam da bu nedenle dedikoduyla yüzleşmek son derece zor. Onunla doğrudan tartışılamaz, çünkü tartışılacak bir muhatap söz konusu değildir. Klasik anlamda çürütülemez, çünkü hakikati talep eden bir iddia olarak ortaya çıkmaz. Sadece dolaşır, birikir ve mutasyona uğrar.
Yalanın mimarisi: Dedikodu ve komplo
Zaman zaman dedikodu, komplo teorilerine oldukça yakın bir yerde kendine yer bulur. Hatta bir ölçüde komplo teorilerinin, dedikodunun ya da söylentinin yoğunlaşmış bir biçimi olduğu söylenebilir. Bir bakıma aralarında belirli bir kesişim alanı bulunur. Her ikisi de şüpheyle, ima ile ve gizli bilgi vaadiyle işler. Her ikisi de belirsizlikten ve kaygıdan beslenir.
Ancak aralarında önemli bir fark var. Komplo teorilerinin, ne kadar irrasyonel ya da tehlikeli olurlarsa olsun, genellikle arkalarında bir tür fail bulunur. Dolaşımlarını belirli kaynaklara, ağlara ya da ideolojik projelere kadar izlemek mümkün. Belirli grupları hedef alırlar: Yahudiler, eşcinseller, göçmenler ve benzerleri. Çoğu zaman totaliter liderler ya da totaliter ideolojiler tarafından seferber edilir.
Komplo teorileri, olgusal hakikatin kırıntılarını bilinçli yalanlarla birleştirerek kurgusal bir gerçeklik üretir. Bu kurgusal gerçeklik masum değil elbette. Bireyleri harekete geçirmek, onları bir güruha dönüştürmek ve belirli politik hedeflere yönlendirmek için inşa edilir. Bu anlamda komplo teorileri birer iktidar aracı. Örgütlenme, strateji ve liderlik gerektirir.
Dedikodu ise böylesi bir tutarlılık gerektirmez. Sarmal bir biçimde dolaşır. Katı bir yapıdan ziyade gevşek bir ağ oluşturur. Zamanla yön değiştirir. Bugün bir bireyi hedef alır, yarın başka bir gruba yönelir. Bağlantılar zayıf, geçici ve istikrarsızdır. Ve tam da bu nedenle bir merkezi yoktur. Dedikodunun karargâhı, manifestosu ya da net bir komuta zincirinden söz etmek çoğunlukla mümkün olmaz. En nihayetinde dedikodu (gıybet) yokluğun adıdır.

Hedef alan fısıltı
Bu, dedikodunun masum olduğu anlamına gelmez. Aksine, dedikodu kendine özgü biçimde oldukça tehlikeli. İnsanları hedef alır. İtibarları zedeler. Ortada hiçbir şey yokken bile şüphe üretir – “ateş olmayan yerden duman çıkmaz”. Dayanaktan yoksun olsa bile etkiler yaratır. İtibarlar sarsılır, güven aşınır, toplumsal bağlar zehirlenir.
Dedikodu, belirli grupları ya da politik ve toplumsal bir oyunun belirli unsurlarını zayıflatmak için seferber edilebilir. İttifakları bozabilir, rakipleri güçsüzleştirebilir ve daha büyük saldırılar için zemini hazırlayabilir. Buna rağmen dikkat çekici olan, bunu yaparken arkasındaki faili açık etmemesidir. Burada bir nevi geride durma, geriye çekilme söz konusu. Dedikoduyu başlatanlar öne çıkmaz. Kendi adlarına konuşmazlar. Başkalarının onlar adına konuşmasına izin verirler. Savaş ilanı sorumluluğunu almadan birilerine/birbirlerine saldırırlar.
Lakin bu geri çekilme bir güç göstergesi değil. Tam tersine, bir güç eksikliğine işaret eder. Dedikoduya yaslananlar sorumluluk almaya yetecek kadar güçlü değildir. Yüz yüze bir karşılaşmayı göze alamazlar. Oyuna açıkça girecek kadar kendilerine güvenmezler. Çatışmadan kaçar, fısıltıların arkasına saklanırlar.
Bu anlamda dedikodu korkuyu, güvensizliği açığa vurur. Doğrudan eyleme geçme kapasitesinin eksikliğini ortaya koyar.
Siyasi mücadelenin dolaylı dili
Bütün bunlar dikkate alındığında, bugün bir dedikodu ekonomisi içinde yaşadığımızı görmezden gelmek zorlaşıyor. Bu durum özellikle şu yaşadığımız günlerde kendini daha çok hissettiriyor. Kimlerin uyuşturucu kullandığı, kimlerin hangi skandala karıştığı, kimin kime perde arkasından saldırdığına dair haberler durmaksızın dolaşıma giriyor. Bu hikâyeler hayal gücümüzü meşgul ediyor. Sohbetlerin temel konusuna dönüşüyor. Algıları biçimlendiriyor.
Ne var ki bu hikâyeler nadiren açık isimler, açık kaynaklar ya da açık sorumluluklarla birlikte gelir: Birileri bunu söyledi, birileri şuna işaret etti, bunun olduğuna inanılıyor, şunun olmak üzere olduğu söyleniyor. Dedikodu döner, saldırır ve sürekli yön değiştirir. Bazen onu başlatanların bile denetiminden çıkar.
Tanık olduğumuz şey, bir bakıma, başkalarının da işaret ettiği gibi iktidarın kendi içindeki yadsınamaz bir mücadele. İktidarın içindeki belirli klikler birbirlerine saldırmakta, ancak bunu açıkça yapmaya pek de hazırmış gibi görünmüyorlar. Sorumluluktan olabildiğince kaçıyorlar. Sözlerinin arkasında durmuyorlar. Bunun yerine ima, sızıntı ve söylentileri dolaşıma sokuyorlar. Ve belli bir noktada bu dedikodu dönüp onları da vurma potansiyeli taşıyor. Ördükleri ağ, ağı örenleri de zaman zaman yakalamaya başlıyor.
Konuşamayan iktidar, konuşturan dedikodu
Bu dedikodu ekonomisi temel bir şeyi açığa vurur: İktidar için mücadele eden klikler sorumluluk almamakta. Bu durum, belirli bir dönemin sona erdiğini hatırlatıyor. Artık tutarlı bir anlatı kurabilen, onu açıkça sahiplenen ve arkasında durabilen güçlü bir iktidar yok. Bunun yerine saklanan bir iktidar var. Dolaylı konuşuyor. Kendini fısıltılar içinde hissettiriyor.
Belli dönemlerde iktidar, açık beyanlar, kararlar ve görünür eylemler aracılığıyla kendini dayatırdı. Sadakat ve itaat talep eder, ama aynı zamanda yargılanma ve direniş riskini de üstlenirdi. Özellikle zaman zaman başvurulan “dış güçler” anlatısı gibi. Bugün ise iktidar, iktidar olarak görünmekten kaçınır gibi. Belirsizliği, inkâr edilebilirliği ya da tam anlamıyla dedikoduyu tercih ediyor.
Dolayısıyla dedikodu, bir nevi, politik bir semptom. Yönetenlerin zayıflığını ima eder. Aktörlerin artık kendi söz ve eylemleri için sorumluluk almaya istekli ya da muktedir olmadığını gösterir. Görüşlerinin arkasında durmazlar. Anlatıların onları sahiplenmeden dolaşmasına izin verirler.

Erdoğan iktidarının sonrası
Bu bağlamda, en azından belirli bir anlamda, halihazırda post-Erdoğan bir dönemde yaşayıp yaşamadığımız sorusu kaçınılmaz hâle geliyor. Bu, Erdoğan’ın formel anlamda artık iktidarda olmadığı anlamına gelmez. Daha ziyade, belirli bir iktidar biçimini ayakta tutan koşulların çözülmeye başlamış olabileceğini ima eder.
Dedikodu ekonomisi bu geçişin bir işareti olarak okunabilir. İktidar kliği içinde Erdoğan’a ve onun gelecek planına meşru, açık ve doğrudan biçimde meydan okuyan belirgin bir politik aktör yok. Bunun yerine meydan okumalar dolaylı olarak; söylentiler, sızıntılar ve imalar üzerinden ortaya çıkıyor. Bu durum, Erdoğan’ın da iktidar içi mücadeleyi giderek daha dolaylı araçlarla — dedikodu gibi — yürüttüğünü düşündürüyor. İktidar mücadelesi hissedilir olmakla birlikte, bir bakıma yerinden edilmiştir. Sahne yerine gölgelerde cereyan eder.
Erdoğan’dan sonra kimin geleceği elbette şimdiden öngörülemez. Bu, ekonomik koşullara, toplumsal hareketlere, uluslararası dinamiklere ve yeni aktörlerin ortaya çıkma kapasitesine bağlı. Yine de tüm bu işaretler, bir dönemin fiilen sona ermiş olabileceğine işaret ediyor. Sorumluluğun yokluğu, dedikodunun hâkimiyeti ve iktidar mücadelesinin bu dolaylı biçimi, bu yönde güçlü ipuçları sunuyor.

Geçişin dili olarak dedikodu
Dedikodu bir geçiş dilidir. Belirsizliği, korkuyu ve gerileyen otoriteyi ima eder. Güçlü anlatıların çöktüğü ve henüz yeni bir anlatının onların yerini almadığı boşluğu doldurur.
Dedikodu ekonomisinde yaşamak, iktidarın artık kendi sesiyle konuşmaya cesaret edemediği bir zamanda yaşamak demektir. Sorumluluğun ertelendiği, aktörlerin saklandığı ve anlamın zeminsiz biçimde dolaştığı bir zaman bu. Bu anın daha demokratik, daha hesap verebilir ya da daha adil bir şeye evrilip evrilmeyeceği elbette ucu açık bir soru.
Fakat şimdilik açık olan şudur: Dedikodu, bize bir şeylerin eksik olduğunu gösteriyor. Eksik olan bilgi değil, sorumluluktur. Dedikodu ne kadar hızlı dolaşırsa, bu yokluk o kadar görünür hâle geliyor. Ve belki de tam bu yoklukta, bir dönemin sona erdiği daha derinden hissediliyor.














