Aslında haksızlık etmeyelim: 1973 ile 2014 arasında, yedi yılı Cenevre’de uluslararası memur olarak geçen dönem dahil tam 41 yıl süren meslek hayatımda ve sonrasında ülkemizin hiçbir iç veya dış sorununu çözdüğünü göremedim.
1973 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdiğimde İspanya ve Portekiz’de nerede ise yarım yüz yıldır devam eden tek parti ve tek adam diktatörlükleri, Yunanistan’da Albaylar cuntası, Doğu Avrupa’da Sovyet egemenliği mevcuttu. Bugün her biri NATO ve AB üyesi olan Baltık ülkeleri ile Slovenya ve Hırvatistan haritada bile yoklardı. Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Londra’da gittiğim okula yakın bir sokakta bir binadan hiç tanımadığım, siyah-beyaz-lacivert bayrak sallanırdı. Sonra öğrendim ki Estonya ve diğer iki Baltık ülkesi 1940’ta ilk önce Sovyet, sonra Alman, sonra tekrar Sovyet işgaline uğradıktan sonra Birleşik Krallık hükümeti Türkiye dahil diğer NATO ülkeleri gibi bu işgalleri tanımamış ve sürgündeki hükümetlerinin Londra’daki elçiliklerini açık tutmalarına izin vermişti. Günün birinde bu ülkelerin tekrar bağımsızlıklarına kavuşacaklarına kim inanırdı? Oysa hepsi demokratik dönüşümünü tamamlamış, bugün ekonomik istikrarı elde etmiştir. Burun büktüğümüz Bulgaristan birkaç gün sonra kendi para birimini terk ederek euro bölgesine katılacak. Estonya’nın eski Başbakanı Kallas, bugün AB Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi.
1973’te ise Türkiye 12 Mart döneminden yeni çıkmış, 12 Eylül 1980 darbesine kadar devam edecek siyasi ve ekonomik istikrarsızlık dönemi başlamıştı. Sık sık değişen hükümetler hem iç hem de dış politikada herhangi bir kalıcı karar alınmasını engelliyordu. Ekonomi bir bunalımdan diğerine sürükleniyor, benzin kuyrukları, döviz ve akla gelen her malın karaborsası ve terör o dönemden aklımda kalan en önemli hatıralar.
Göreve başladığımda Kıbrıs’ta Albayların tetiklediği darbe ve arkadan gelen harekat daha olmamış, Ege sorunları da daha keşfedilmemişti. Türkiye bugünkü gibi içine kapanmış, dış ilişkilerde edilgen bir konumda yaşıyordu. O zamanki adıyla AET ile yapılan anlaşmalar kağıt üzerinde kalmış, o dönemdeki CHP ve Necmettin Erbakan’ın partisi MSP yönetimindeki hükümetler ideolojik yaklaşımları nedeniyle kapalı ekonomi ile durumu idare etmeye çalışıyorlardı.
Kıbrıs’taki darbe hükümeti, hatta silahlı kuvvetleri tamamen hazırlıksız yakalamıştı. Darbeden sonra 20 Temmuz barış harekatı yapılmış, darbeciler kovulmuş, ancak BM ateşkes ilan etmeden önce ele geçirilen topraklar o kadar azdı ki askeri bakımdan yetersiz sayılmıştı. Birinci harekat yapıldığında dünya alkışlamıştı çünkü darbeciler Türkiye’nin de garantörü olduğu 1960 düzenini bozmuştu. Ancak Cenevre görüşmelerinde hükümetin istediği sonuç çıkmayınca 9 Ağustos’ta ikinci harekat yapılmış ve bugünkü ateşkes hattı belirlenmişti. Ancak ikinci harekatın gerekçesi darbeciler kovulduktan sonra Garanti Anlaşması olamazdı ve o yüzden dünya buna karşı çıkmıştı. Sonuçsuz kalan Cenevre görüşmelerinden ayrılırken İngiliz Dışişleri Bakanı Callaghan, “Bugün Kıbrıs Türk ordusunun esiridir, yarın Türk ordusu Kıbrıs’ın esiridir” deyivermişti. Çok da haksız sayılmaz. Ordumuz belki Kıbrıs’ın esiri değil, ama çözümlenmemiş Kıbrıs sorunu ülkemizin her alanda ayağına dolanmış bir hal aldı.
1974’ten bugüne kadar şimdiki iktidar dahil hiçbir hükümet zamanlı kararlar alarak Kıbrıs sorununu çözemedi. Oysa ikinci harekattan sonra 1960 Anayasasına dönülmüş olup, iki bölgeli federasyona geçilmiş olsaydı hem Türkiye Garanti Antlaşması’na uymuş olur, hem de soruna kalıcı bir çözüm bulunmuş olurdu. Hele 1975 nüfus mübadelesinden sonra adanın iki tarafının etnik bakımdan homojenleşmiş olmasından sonra 1974 öncesi görülen kıyımlar imkansız olacaktı.
Geciken kararlar işe yaramadı
Ancak özellikle sağ partilerden gelen şehit kanıyla alınan toprak masada verilmez teranesi gerekli toprak ayarlamalarını ve dolayısıyla çözümü imkansız hale getirmiştir. Konu tazeyken alınması nispeten kolay olan kararlar zamana bırakılınca sorunlar kemikleşiyor. Bunu dış politikamızda sık sık görür olduk. Elli yıl içinde bir çözüme yaklaşmış değiliz. Geçen ay yapılan seçimlerde Kıbrıs Türklerinin çok büyük bir çoğunlukla çözüm tarafı adayı seçmiş olmalarına rağmen çözümsüzlük taraftarlarının hakim olduğunu görüyoruz.
Geciken kararların işe yaramadığını Kıbrıs konusunda açık bir şekilde gördük. Ülkemizin 1999 yılında AB adaylığının kabul edilmesi ve Kıbrıs’ın AB üyelik müzakerelerinin aynı zamanda yürümesi inanılmaz bir fırsat sağlamıştı. BM Genel Sekreteri Annan’ın önderliğinde hazırlanan ve onun adını taşıyan plan iki bölgeli bir federasyon kuracaktı. Plan kabul edilseydi Kıbrıs’ın AB’ye Katılma Antlaşması’na dahil edilecek ve bu şekilde Rumlar tarafından reddedilmesi mümkün olmayacaktı, zira planı reddetmek Katılma Antlaşması’nı da reddetmek demek olacaktı.
Oysa o sırada hâlâ başbakan olan Bülent Ecevit ile KKTC Cumhurbaşkanı olan Denktaş plana karşı çıkıyorlardı. Onlar sahneden çekilip de plan Nisan 2004’te referanduma sunulduğunda iş işten geçmiş, Katılma Antlaşması plan olmaksızın imzalanmış ve onaylanmış, Rumlar birkaç gün sonra gerçekleşecek tam üyeliği Kıbrıs’ın tek meşru temsilcileri olarak garantiledikleri için plana ihtiyaçları kalmamıştı. Bugün masaya geri dönülecek olursa, Kıbrıs’ın Kuzey dahil artık AB üyesi olduğu da hesaba katılması gerekecektir. Önümüzdeki günlerde Kıbrıslı Rumlar altı aylığına AB dönem başkanlığını devralacaklar, birçok alanlarda AB’yi yönetecekler, ülkemizin davetli olup katılmayacağı sayısız toplantıya ev sahipliği yapacaklar. O sırada yeşil hattın kuzeyinde kumarhaneler diyarı ve mafyanın cirit attığı kimsenin tanımadığı KKTC halkı izolasyonların etkisi altında, reddettikleri ancak kendilerine gittikçe daha güçlü bir şekilde dayatılan onlara yabancı yeni bir hayat tarzına ayak uydurmaya çalışacaklar.
Biz süratli kara alamaz, elimize geçen fırsatları kullanamazken başkaları aynı durumda değildi. Kıbrıs harekatı sayesinde Yunanistan Albaylar Cuntasından kurtulmuş, demokrasiye kavuşmuş, birkaç yıl sonra da AB üyesi olmuştu. Türkiye bu sürece seyirci kalmış AB’ye adaylık talebinde bulunduğu için Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen, CHP ile MSP’nin birlikte hareket etmesiyle gensoruyla devrilmişti. Aradan birkaç gün geçtikten sonra 12 Eylül 1980 darbesi olmuş, Yunanistan tam üyelikte ilk adımlarını atarken Türkiye AB tarafından aforoz edilmişti.
Ancak sorun çözememek özelliğimiz sadece Kıbrıs’la sınırlı değildi. Harekatla eş zamanlı olarak toplanan BM Deniz Hukuku Konferansı kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge vs gibi kavramları ya geliştirmiş ya da baştan tanımlamıştı. Türkiye meskun adalara kıtalarla aynı deniz alanı hakkı tanıyan sözleşmeye taraf olmamış, halka gerçekleşmesi mümkün olmayan beklentiler aşılayarak Ege meselelerinin buzdolabına kalkmasına alet olmuştur. Bu durum da yine Yunanistan’ın lehine çalışmakta, zira çözüm istemeyen ve arada saldırganca sesler çıkaran tarafın Türkiye olduğunu iddia ederek puan kazanmaktadır.
Yeni sorunlar da ekleniyor
Türkiye’nin son elli yılda mevcut sorunlara çözüm bulamadığı gibi yenilerini eklediği ve onları da çözemediği maalesef bir gerçektir. Hatta seneler geçtikçe bunların artış hızı da yükselmektedir. 1995 yılına kadar Ege’de aidiyeti belli olmayan ada diye bir kavram yoktu. Böyle bir kavramın mevcudiyetinden Lozan Antlaşması’nın mimarları Atatürk ile İnönü’nün haberi anlaşılan yoktu ki bu kavram Lozan’dan tam 72 yıl sonra ortaya atıldı, Yunanistan’ın meskun adalarında gözümüz olduğu anlamı çıktı ve bu soruna da çözüm aramaktansa zaman zaman hamasi konuşmalar atarak yetiniliyor, Yunanistan’a da ülkemizi saldırganlıkla suçlama fırsatı veriliyor. Oysa madem Lozan’da bir müphemlik olduğu keşfedilmişti, aradan geçen 30 yılda bir uluslararası mahkemeden ilgili maddelerin yorumlanması neden istenmedi?
Başka bir konuya geçelim: 12 Eylül dönemi hariç ülkemiz Avrupa Konseyi’nin saygın bir üyesiydi. Hatta Mevlüt Çavuşoğlu Konseyin Parlamenter Asamblesine iki yıl başkanlık da etmişti. Bugün ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının bir bölümünü hiçe saydığı için ülkemiz devamlı kapı önüne konma tehlikesiyle yaşamaktadır.
AB ile katılma müzakereleri nerede ise on yıldır durmuş olup, Komisyon, Konsey ve Parlamento’nun aldıkları sayısız kararlarda yer alan bu müzakerelerin tekrar başlaması için gereken hukuk ve demokrasi adımları ısrarla atılmamaktadır. Tabii bu arada civar ülkeleri boş durmamaktadır. Son haftalarda AB Mısır, Ürdün, Batı Balkanlar ve Kazakistan’la zirveler, Ermenistan ve Lübnan’la ortaklık konseyi toplantıları düzenlemiş, bütün bu ülkelerle kapsamlı çalışma programları kabul etmiştir. Bizim yıllardır talep ettiğimiz Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ve modernleşmesi müzakereleri ise söz verdiğimiz halde bunu Kıbrıs’a uygulamamakta ısrar ettiğimiz için başlatılamamaktadır. Gerçi bunlar başlasa bile sonuçlanması on yıllar veya daha fazla alabilecektir. 25 yıl süren müzakereler sonrasında Güney Amerika ülkeleriyle yapılan yeni Serbest Ticaret Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi AB tarafından gelen engellemeler nedeniyle bir türlü gerçekleşememektedir. Ancak iktidar Gümrük Birliği müzakerelerini başlatmak için adım atmamaktadır. Aynı şekilde Schengen vizelerinin kalkması veya en azından alınmalarının kolaylaştırılması için 10 yıl önce tarafımızdan verilen söz uyarınca Terörle Mücadele Kanunun üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi standartlarıyla uyumlaştırılması için de en ufak bir şey yapılmamıştır.
Avrupa’nın güvenliği ve savunmasının bizsiz olamayacağı iddiasının karşılığı bu yıl da gelmemiştir. SAFE projesine katılmanın önemli şartlarından biri AB ile dış politika ve güvenlik hedefleriyle uyumlu olmaktır. Oysa AB Komisyonunun Kasım ayında yayınlanan yıllık Türkiye raporunda ortak tutumlara uyum oranının %4’e indiği ifade edilmektedir. Oysa üyelik adaylığımızın kabul edildiği 1999’dan sonra bu oranın %90’ları bulduğunu hatırlarım. İki hafta önce Aşkabat zirvesinde Putin’le çekilen ve Rus makamları tarafından dünyaya servis edilen samimi pozlu fotoğraflar, Rusya’yı Avrupa için başlıca hasım olarak gören Avrupalıları iktidarın güvenirliği hakkındaki endişe ve şüphelerini iyice arttırmıştır. Askeri alandaki iş birliği en iyi ihtimalle, şirketler bazında münferit çapta olabilecek sanırım.
ABD ve Rusya ile ilişkiler nasıl?
ABD ile sorunların da çözüldüğünü söylenemez. Bütün yıl boyunca F35 sorunsalının çözülmesinin an meselesi olduğu iddia edilmesine rağmen yıl sonuna geldiğimizde burada da bir adım atılamadığını gördük. İktidar çözüm anahtarlarından birini teşkil eden S400 Rus füzelerinden kurtulmak için can atmakta, ancak başaramamaktadır. Kaldı ki iktidar S400’lerden bir şekilde kurtulsa bile Yunanistan ve İsrail F35’lerin ülkemize verilmemesi için ciddi bir mücadele vereceklerdir.
Son olarak eskiden olmayan ancak iktidarın eklediği sorunların birisi de İsrail’le ilişkilerdir. Meslek hayatım boyunca İsrail’le medeni ilişkiler sürdürmeye çalıştık. Hatta 1990’lı yıllarda bir İsrail meslektaşımın Türkiye hava sahasında eğitim uçuşu yapmamış İsrail pilotu bulunmadığını söylemişti.
7 Ekim 2023 saldırısından sonra Netanyahu hükümetinin Hamas’a karşı aldığı karşı tedbirler sonucunda meydana gelen ve 70.000 Filistinlinin ölümüne yol açan katliamları haklı göstermek tabiatıyla mümkün değil. En sert tepkinin gösterilmesi de doğru olmuştur. Ancak Netanyahu kadar savaş suçlusu olan ve onun gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından bir tevkif müzekkeresine muhatap olan Putin’e gülücükler dağıtmak, İsrail’in haritadan silinmesini şiar edinmiş Hamas’a kucak açmak gibi eylemler tabii ülkemizin benimsediği kararlı yaklaşıma gölge düşürüyor. Tüm dünyanın terörist olarak gördüğü ve İsrail tarafından öldürülen Hamas liderlerinden İsmail Haniye için Brüksel’de NATO karargâhındaki bayrağımızın yarıya indirilmesi Avrupa’da gereksiz bir şok etkisi yaratmış, Türk dış politikasının temelinde ideolojik önceliklerin bulunduğu algısını güçlendirmiştir. Zaman zaman yabancı kaynaklarda bu talihsiz olaya rastlamak mümkün.
Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’le ilişkiler gerginleştikçe onların birlikte hareket etmeleri sağlanmıştır. Oysa geçmişte dış politikamızın önceliklerinden biri de bunu önlemek, İsrail’in onlarla sorunlarımıza taraf olmasını engellemekti. Artık aralarındaki iş birliği askeri alanı da kapsamış, Türkiye seyirci kalmıştır. İsrail’le ilişkilerin durumu ülkemizin uzun vadede Gazze’de rol almasını da engelleyecek türdendir, zira iktidarın destek verdiği BM Güvenlik Konseyi kararı kurulması hedeflenen istikrar gücüne katılacak ülkelerin İsrail ile iş birliği içinde hareket etmelerini öngörüyor. Gerçi sahadaki durum gün ve gün bozulduğu için bu istikrar gücünün kurulması kısa zamanda pek mümkün görülmüyor. İsrail de zaten Türkiye’nin bunda yer almasına karşı şiddetle muhalefet ediyor. Bu muhalefet aşılmadığı sürece de ülkemizin Gazze’de rol alması olası değil.
Bu arada Arap ülkelerinin iktidarın İsrail’e karşı gösterdiği hassasiyeti paylaşmadıklarını yılın son günlerinde gördük. Mısır 35 milyar dolar değerinde bir doğalgaz alım anlaşmasını, Birleşik Arap Emirlikleri de 2,5 milyar dolarlık bir yatırım anlaşmasını yılın son günlerinde Netanyahu hükümeti ile arka arkaya imzaladılar. Bu bile bence iktidarı düşündürecek bir konu olmalıdır.
Suriye sorunu da eskiden olmayıp sonradan ortaya çıkanlardan biridir. O konuda da yıl içinde herhangi bir ilerleme meydana geldiği söylenemez.
Neticede, 2025 yılında hiçbir sorunun çözülemediğini, yenilerin eklendiğini gördük. Bu başlangıçta belirttiğim gibi mevcut iktidara mahsus bir konu değil. Dış politikayla ilgilenmeye başladığım 52 yıl önce de bu böyleydi, bugün de böyle. Bütün dünya bizim gibi iç ve dış sorunlarını çözemez durumda olsaydı belki önemi olmazdı. Ama ne yazık ki Yunanistan, Kıbrıs ve diğer Avrupa ülkeleri ilerlerken biz en iyi ihtimalle yerimizde sayıyoruz, hatta dana kötüsü geriye gidiyoruz. Eskiden bu ataletin gerekçesi olarak zayıf koalisyon hükümetlerini gerekçe olarak gösterirdik. Şimdi artık o da yok.














