Asıl engel rampasız merdiven değil, merdiven başında bekleyen bakış açısıdır!
Barış sürecini yakından takip eden ve meseleye iyimser taraftan bakmaya özen gösterenlerden biriyim. Meclis komisyon üyelerinin “İmralı’ya gidildi mi, gidilmedi mi?” tartışmaları arasında, bir anda görüşme tutanağının özetinin okunduğu güne geldik.

Tutanağı incelerken bir cümle özellikle dikkatimi çekti:
“24 Kasım 2025 Pazartesi günü, Adalet Bakanlığı’nın alınan izin çerçevesinde İmralı Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumuna Abdullah Öcalan’ın beyanları alınmak amacıyla gidilmiştir… Teşekkürlerini beyan etmiştir.”[1]
İmralı’ya gidiş aşaması her ne kadar meşakkatli olsa da, sonrasında tutanağın tamamının kamuoyuyla paylaşılmaması, durumun vahametinden uzak bir tutum olmuştur. Onurlu bir barış için masanın diğer tarafında oturan Abdullah Öcalan’ın sunduğu perspektife ve barış çabalarına karşılık kullanılan “beyanı alındı” ifadesi, devlet dilinin bugüne kadar kullandığı kalıplardan milim sapmadığını gösteriyor. Unutulmamalıdır ki; İmralı’ya bir yargılama için değil, onurlu bir barışın inşası için gidilmiştir. Türkiye’de yaşayan her yurttaşın huzuru için bir müzakere masası kurulmuşken, bu “sanık-yargıç” ilişkisini çağrıştıran bürokratik dil, sürecin ruhuyla bağdaşmamaktadır.
Dikkatlerden kaçmasın, onurlu bir barışın inşası için İmralı’ya gidildi, bir yargılama için gidilmedi…
Sürecin “aforoz edilen” özneleri: Engelliler
Sürecin bu sorunlu dilinin ötesinde, siyaseten adeta aforoz edilen bir kesimi yeniden hatırlatmak isterim: Engelli yurttaşlar. Daha önce İlke TV’de, engellilerin TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda dinlenmemesine dair bir eleştiri kaleme almıştım.[2] O dönemde aldığım geri dönüşlerde, engellilerin dinlenmemesinin komisyon sekretaryasının “teknik süzgecine” takıldığı söylenmişti.
“Eyvallah” deyip bekledim…
Ancak bugün komisyona katılan partilerin raporlarına baktığımda, ne yazık ki hiçbir partinin engellilerin sürece katkısına dair tek bir kelime etmediğini, hatta “engelli” kelimesini dahi telaffuz etmediğini görüyorum. Bazı raporlar siyaseten tartışmaya bile değer değil; ancak her iki cümlesinden biri “demokrasi” olan DEM Parti ve CHP’nin bu konudaki dilsizliği tam anlamıyla bir ayıptır. Engelli haklarının parti tüzüklerinde “göstermelik” birer madde olarak kalması, ne yazık ki üstenci bir dilin tezahürüdür. Karar vericiler muhtemelen, “Onlar zaten mağdur, biz onların yerine karar veririz” kolaycılığına kaçıyorlar.
Görünmez mağduriyetten aktif barış inşasına
Sürecin “negatif barıştan” “pozitif barışa” evrildiği bu aşamada, engellilerin nasıl birer çözüm öznesi olabileceğini dünya örnekleriyle hatırlatmakta fayda var:
Kolombiya örneği: FARC ve hükümet arasındaki görüşmelerde erişilebilirlik aktivistleri, masadaki generallere ve gerilla liderlerine şu tarihi mesajı verdi: “Siz barış imzalayıp gidebilirsiniz ama biz bu savaşın izlerini vücudumuzda ömür boyu taşıyacağız. Bu yüzden barış, bizim ihtiyaçlarımıza göre şekillenmeli.” Sonuçta “evrensel tasarım” ilkeleri barış anlaşmasına dâhil edildi.
Kolombiya’daki 50 yıllık iç savaş, arkasında milyonlarca kara mayını mağduru, tekerlekli sandalye kullanan eski savaşçılar ve uzuv kaybı yaşamış siviller bıraktı. Havana’daki görüşmelerde dezavantajlıların rolü üç ana aşamada şekillendi:
Görüşmeler sırasında Havana’ya gönderilen mağdur heyetleri içinde engelli bireyler de yer aldı. Bu bireyler, masadaki generallere ve gerilla liderlerine şu mesajı verdiler: “Siz barış imzalayıp gidebilirsiniz, ama biz bu savaşın izlerini vücudumuzda ömür boyu taşıyacağız. Bu yüzden barış, bizim ihtiyaçlarımıza göre şekillenmeli.”
Barış sonrası kurulacak siyasi mekanizmalarda dezavantajlı gruplara kota veya özel temsil imkanları tartışıldı.
Kolombiya deneyiminin en özgün yanı, engelli kadınların yaşadığı katmerli ayrımcılığın masaya yatırılmasıydı. Hem kadın hem engelli olmanın getirdiği güvenlik riskleri ve ekonomik zorluklar, barış anlaşmasının “Cinsiyet Yaklaşımı” bölümüne entegre edildi.
Nepal ve Filipinler: Nepal’de anayasada yüzde 5 engelli kotası kazanılırken; Filipinler’de (Mindanao) kurulan özerk bölgede engellilerin yönetime katılımı için özel yasalar çıkarıldı.
Güney Afrika: Apartheid sonrası kurulan “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları”nda engelli bireyler, uğradıkları işkenceleri anlatarak toplumsal hafızanın en güçlü tanıkları oldular.
Türkiye için bir yol haritası
Türkiye, dünyadaki benzer süreçlerden farklı olarak, kendine özgü toplumsal yapısı ve sivil toplum dinamikleriyle benzersiz bir süreç yürütme potansiyeline sahip. Bu dinamikler doğru değerlendirildiğinde, engelli bireylerin barış inşasında nasıl birer “kilit aktör” haline gelebileceğine dair somut bir yol haritası ortaya çıkarmak hiç de güç değil. Bu noktada barışın, yalnızca “silahların susması” değil; toplumun her kesimi için erişilebilir bir adalet ve eşitlik tesisi olduğunu unutmamak gerekir.
Türkiye’de siyasi kutuplaşma derin olsa da engellilik hali; siyasi görüş, etnik köken veya inanç farkı gözetmeksizin her kesimi etkileyen evrensel bir durum. Bu ortak paydadan hareketle şu adımlar atılabilir:
Erişilebilirlik meclisleri: Farklı siyasi aidiyetlere sahip aktivistlerin bir araya geldiği bu meclisler, kutuplaşmayı aşan bir diyalog zemini sunabilir. Siyasetin tıkandığı noktada; istihdam, eğitim ve sağlık gibi ortak sorunlar üzerinden kurulacak bir iletişim, toplumdaki “biz” duygusunu yeniden inşa edebilir.
Kentsel mekânlarda uzlaşma: Kolombiya örneğinde görülen “evrensel tasarım” ilkesi Türkiye’deki belediyecilik anlayışına entegre edilmelebilir. Çatışma veya gerilim yaşanan bölgelerdeki sosyal alanların (parklar, tiyatrolar, kütüphaneler) engellilerle tam uyumlu inşa edilmesi, sadece bir hizmet değil; bir “iyileşme ve uzlaşma alanı” olarak sunulmalı. Herkesin eşit şekilde girebildiği bir fiziksel mekân, toplumsal eşitlik algısını güçlendirir.
Pasif nesneden aktif özneye: “Engelli Kadınların Barış ve Güvenlikteki Rolü” gibi projelerle, dezavantajlı grupların karar alma mekanizmalarına katılımı teşvik edilebilir. Bu yaklaşım, engelli bireyi “yardım bekleyen pasif bir nesne” konumundan çıkarıp, “çözüm üreten aktif bir özne” konumuna taşır.
Erişilebilir barış dili: Barış ve uzlaşı mesajlarının; işaret dili, sesli betimleme ve zihinsel engelliler için “kolay okunur” formatlarda sunulması şart. Bilginin toplumun en uçtaki bireyine kadar ulaşması, barış sürecinin halkın tamamı tarafından sahiplenilmesini sağlar.
Hak temelli bir dönüşüm: Meclis komisyon raporları bugüne kadar genellikle teknik metinlerin ötesine geçemedi. Oysa engellilerin katılımı sağlansaydı, bu metinler gerçek birer “insan hakları belgesine” dönüşebilirdi. Engelli bireyler; gözlemci olarak ayrımcılığı denetleyebilir, danışman olarak rehabilitasyon hizmetlerini planlayabilir ve savunucu olarak iş gücüne katılımı garanti altına alabilirler.
Uluslararası dayanak: BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin (CRPD) 11. maddesi, insani acil durumlarda engellilerin korunmasını vurgular. Bu madde, barış masasında engellilerin yasal bir dayanakla yer almasını sağlar.
Velhasıl kelam,
Engelli hakları aktivistleri, müzakere salonlarının kapısında tekerlekli sandalyeleriyle belirdiğinde, masada konuşulan dil otomatik olarak “merhamet “ten “hak” temelli bir dile evrilir.
Siyasi dilin “biz ve onlar” ikilemine sıkıştığı yerlerde engellilik, bu duvarları aşan insani bir gerçekliktir. Farklı görüşlerden iki insanın, yaşadıkları erişim engelini konuşurken kurdukları bağ, en rasyonel barış argümanından daha ikna edicidir.
Barış; sadece silah bırakanlar için değil, yolların, okulların ve demokrasinin herkes için “erişilebilir” olmasıyla mümkün olacaktır.
[1] https://www.tbmm.gov.tr/Tutanaklar/TutanakGoster/5324
[2] https://ilketv.com.tr/erhan-urkut-yazdi-meclis-komisyonunun-unuttugu-yurttaslar/












