“Gomorra”nın yazarı Roberto Saviano köşe yazısında, bugün Venezuela’nın uyuşturucu devletçiliğinin ileri biçimlerini sergileyen bir merkez devlet olduğunu söylüyor. Le Monde’da yayımlanan yazıyı Haldun Bayrı Türkçeye çevirdi.

“Batılı demokrasiler rejimin varlığını sürdürmesine ses çıkarmadılar; o da suça gömülerek kuvvetlendi. Bugün ülke, uyuşturucu devleti olmanın ileri biçimlerini arz eden bir merkez devlet” diye açıklıyor Le Monde gazetesine, Gomorra’nın yazarı Roberto Saviano ( Gomorra: Kan ve Suç İmparatorluğu, çev: Cemal Kaan Emek, Yurt Kitap Yayın, 2007).
Uyuşturucu kaçakçılığı çağdaş otoriter rejimlerin bir yan etkisi değil. Birçok vakada, o rejimlerin görünmez altyapısı hâline geldi. Sâdece suç faaliyetlerini finanse etmekle kalmıyor: Güvenlik aygıtlarını destekliyor, bağlılıkları satın alıyor, çökmüş ekonomilerin yerine geçiyor, başka türlü ne kaynağı ne meşrûluğu kalacak devletleri hayatta tutuyor. Siyâset artık meşrûluk üretemez hâle geldiği zaman, uyuşturucu nakit üretiyor. Nakit ise iktidar üretiyor.
Venezuela bu dönüşümün en başarılı örneği. Kokain üreticisi bir ülke değil, ama dünyadaki kaçakçılığın en önemli lojistik kavşaklarından biri. Askerî havaalanları, limanlar, resmî belgeler, silâhlı korumalar: Egemenliği temin etmesi gereken unsurlar uyuşturucu kaçakçılığına devlet hizmeti olarak kullanılıyor. İddialarda adı geçen Los Soles Karteli bildiğimiz anlamda bir kartel değil: Askerî-kurumsal bir yapı, Kolombiya’nın kaçakçılığına hiçbir engelle karşılaşmadan ülkeden geçiş sağlayan bir perdeleme sistemi.
Burada bir ayrımın yapılması zorunlu. Dar anlamıyla bir uyuşturucu devleti, uyuşturucu ekonomisi olmadan ayakta kalamayacak olan bir devlettir. Bu anlamda, Venezuela bir uyuşturucu devleti değildir: Chavezci iktidar petrol üzerine kurulu bir siyâsî-askerî rejimden doğmuştur. Fakat ülke, uyuşturucu devleti olmanın ileri biçimlerini arz etmektedir: Silâhlı kuvvetlerin bazı bölümleri uyuşturucu ve altın kaçakçılığını idâre ediyor, kurumlar cezâsızlığı sağlıyor, yasadışı ekonomi resmî ekonomiden daha kârlı hâle geliyor. Venezuela bir uyuşturucu devleti değil, ama iktidârını sürdürme aracı olarak uyuşturucuyu kullanan bir devlet. Bu fark belirleyici – o derecede de tehlikeli.

Bu sistemin bağrında, basit kaçakçılar değil gerçek iktidar arabulucuları olan çehreler beliriyor. Wilmer Varela, nâmıdiğer Vilmito buna bir örnek: Siyâsî-cinâî simsar; Honduras ve Karayipler’e giden yolların idâresi onda; karteller, askerî aygıt ve hapishâne sistemi arasındaki bağlantıyı sağlıyor. Devlete meydan okumuyor. Onu kullanıyor. Zîra Venezuela’da suçlar iktidâra sızmaz: Ona denk gelir.
Bu okuma ideolojik bir inşânın parçası değil; uzun sâha soruşturmalarına dayanıyor. Gazeteci Ioan Grillo, Nicolas Maduro’nun Venezuela’sını bir merkez devlet (Etat hub) olarak tasvir etti: Uyuşturucu üretmiyor; ama onu koruyor, transit geçiş yaptırıyor, vergiliyor ve jeopolitik kaldıraç olarak kullanıyor. Maduro’nun bir “uyuşturucu kaçakçısı” olup olmadığını bilme meselesi değil bu; devletin suç ortaklığı olmaksızın bu büyüklükte bir kaçakçılığın imkânsız olacağını kabul etme meselesi.
Yıllar boyunca, uluslararası aşırı solun bir kısmı, ideolojik bir anlatının ardına sığınarak bu iç içe geçmişliği inkâr etti: Her suçlama emperyalist propaganda diye nitelendi. Halbuki, tek bir dosya bile bütün mazeretleri geçersiz kılmaya yetiyor: Narcosobrinos dosyası.
“Devrim savunması”
2015’te, Venezuela’nın first lady’si Cilia Flores’in yeğenleri Efrain Antonio Campo Flores ve Franqui Francisco Flores de Freitas, ABD’ye giden 800 kiloluk bir kokain yükünü hazırladıkları sırada tutuklandılar. Onlar marjinal kaçakçılar gibi konuşmuyorlar. Devlet aygıtının ajanları gibi konuşuyorlar. Vaatleri arasında, askerî pistler, kurumsal koruma, siyâsî perdeleme var. Uyuşturucunun devleti finanse etmeye, “devrim savunması”na yaradığını açıklıyorlar. New York’taki duruşma sırasında, ortaya sâdece bir kaçakçılık değil, bir devlet yöntemi çıkıyor. 2017’de mahkûm edildikten sonra, 2022’de bir mahpus değişiminde serbest bırakıldılar. Geriye mahkûmiyet kalıyor. Cezâsızlık da.
Bu mekanizma Venezuela’ya mahsus müstesnâ bir şey değil. Sık karşılaşılan bir model. FARC [Kolombiya Devrimci SilâhlıGüçleri] gerilla savaşını onlarca yıl boyunca kokain sâyesinde finanse etti. Peru’daki üretim mıntıkalarında Aydınlık Yol (Sendero Luminoso) aynı şeyi yaptı. ELN [Kolombiya Ulusal Kurtuluş Ordusu] ideolojiyle kaçakçılığı birlikte yürüttü. Küba’da, 1989’da, iktidârın zirvesini korumaya yönelik kaçakçılıkların sorumluluğunu üstlendikten sonra General Arnaldo Ochoa îdam edildi. Kızıl Kmerler, soykırımdan sonra, afyon ve yasadışı kaynaklarla yapılarını ayakta tutabildiler. Haklı gösterme yolu hep aynı: Devrimin paraya ihtiyâcı var.
Ama devrim o parayı hiç görmez.
Aygıttakiler istifâde eder bundan.
Komutanlar. Âileler.
Mücâdele bittiğinde ise, âdil bir devlet yoktur artık; suçlara batmış bir yönetici sınıfı vardır.
Bundan sonra, bir soruyu sormak zorunlu hâle geliyor: Neden Venezuelalılar Maduro’yu kendi başlarına devirmeyi başaramadılar?
Bunun cevâbı ahlâkî değil yapısal. Venezuelalı eski siyâsetçi Moises Naim’in açıkladığı gibi, çağımız diktatörlükleri tek başına halkın isyânıyla düşmüyorlar artık. İktidar rızâya dayanmıyor, şebekelere dayanıyor: Silâhlı kuvvetlerin denetimine, yasadışı ekonomilere, uluslararası ittifaklara, muhâlefetin sistemli olarak parçalanmasına. Devlet, kazıp çıkarmacı/ekstraktif ve yandaş kayırmacı/kliyantelist hâle geldiği vakit –iktisatçı Daron Acemoğlu’nun gösterdiği gibi–, toplum, örgütlenmenin ve direnmenin maddî olanaklarını yitirir. Protesto bitmez. Kazanma kapasitesi ise yoktur.
Denetleme projesi
Eski Amerikan Başkanı Obama’nın ve Avrupa Birliği’nin hatâlarını bu çerçevede anlamak gerekir. Bunlar söylem hatâları değil, siyâsî strateji hatâları. Obama, rejim daha henüz kırılganken onu durdurmakla uğraşmadı; iktidârın merkezini hiç vurmadan, onu idâre etmeye, denetlemeye, kısmen tecrit etmeye uğraştı. Otokrasilerdeki intibak, suçlara bulaşma ve dayanma kapasitesini önemsemedi.
Avrupa Birliği ise kendi payına, bölünmüşlük arz etti, usûlle ilgili tartışmalara boğuldu, ağır davrandı: Kendi iç dengelerini daha çok dert ederek tutarlı bir haklar savunusu yürütemedi. Çok sayıda değer beyânında bulunuldu, çok az gerçek zorlama aracı kullanıldı. Netîce: Rejimi düşürebilecek baskı yapılmadı, onun ayakta kalmasını sağlayacak derecede muğlak olundu.
Donald Trump bu boşlukta müdâhale ediyor. Bir demokratikleşme projesiyle değil; bir denetleme projesiyle. Trump tutarlılık açısından değil, anlatıya hükmetme açısından akıl yürütüyor. Venezuela’daki uyuşturucuya karşı savaşı da zikredebiliyor, aynı anda, Aralık 2025’te ABD’ye tonlarca kokainin girişini kolaylaştırmasından ötürü 45 yıl hapis cezâsına mahkûm edilen Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernandez’i tamâmen affedebiliyor da. Bu bir çelişki değil: Trumpçı iktidârın bizâtihi işleyişi böyle.
Uyuşturucu kaçakçılığıyla mücâdele bir ilke değil. O bir kaldıraç. Vurmaya, pazarlık etmeye, müttefikler seçmeye yarıyor. Trump Venezuela’da demokrasiye geçiş arayışında değil. Bunun çıkar yolunu denetleme uğraşında. Yukarıdan yönetilen bir değişim, kimin fedâ edileceğine ve kimin kurtarılacağına karar verme imkânı sağlıyor. Uyuşturucu kaçakçılığı mükemmel bir araç: Maduro’yu gayrimeşrûlaştırıyor, baskıyı haklı gösteriyor, önceden saptanmış hedeflere yönelik tasfiyelere izin veriyor.
Yine de bu sürecin sistemi dağıtacağını gösteren hiçbir şey yok. Bâzı isimler ortadan kalkacak. Uyuşturucu devleti değil. Yüzler değişecek. Anlatı değişecek. Suç ekonomisi değil.
Belki Venezuela bugünkünden daha iyi yaşayacak.
Ama özgür olmayacak.
Ve bir kez daha, yurttaşlarının eline teslim edilmeden “kurtarılmış” olacak.
Roberto Saviano “Son Derece Saf: Kokain Ekonomisinde Yolculuk” (Extra pure: Voyage dans l’économie de la cocaïne, Gallimard, 2014) kitabının yazarıdır. Napoli Mafyası üzerine çalışmasıyla 2025 Constantinople Ödülü’nü almıştır.
Türkçe kitabı: Zero, Zero, Zero, çev: Banu Doğanay Pinter, Pegasus Yay., 2016.








