“Ben sana bir sırrımı söyleyeyim sen bana bir tane, ne dersin, oynayalım mı?” dediğimde annemin cevabını hiç unutmayacağım: “Bir ayna ha yere düşüp parçalanmış, ha sırrı dökülmüş, ne fark eder?” Taksim Gezi Parkı’nda çay içip lafladığımız o günlerden biriydi.
“Yine de anlatmayı çok istersen sırlarını korurum,” diye takıldı.
Bakışlarında bir kız çocuğu cevvalliği vardı. Ben omuz silkince konu değişti ve annem henüz ergenlik çağının başında evlenip gelin gittiği kalabalık evde eltileri, baldızları, kayınvalidesi tarafından epeyi bir hırpalandığını anlattı. Önceki yıllarda da o dönemden sıkça söz ederdi. “Bazen bahçeyi bekleyen köpeğe bile özenirdim,” diye özetlerdi gelinlik çağının ilk yıllarını. Özellikle evlendikten kısa bir süre sonra babamın askere gidişiyle şiddetlenen “eziyetten” dolayı tüberküloza yakalanıp yatağa düştüğünü hatırlayınca gözleri buğulanırdı. “Günde kırk iki tane hap alarak yattığım o ölüm döşeğinde nasıl bilendim, nasıl! Dedim ya insan gibi hatır-kıymet görürüm ya da bir daha yatarsam hanımlığımla ölürüm. Nihayet yeniden ayağa kalktıktan sonra o evde değer görebilmek için fırsat kollamaya başladığım o aralar yeğenim Hasan, Karasu’dan alabalık avlayıp, yolunun üzerindeyim diye üç tane de bana bıraktı,” diye anlattı annem.
Iğdır’da balık kültürü yok gibiydi o yıllarda. Nakliye şartlarının, yolların, araçların iptidai oluşundan dolayı taze balığın kasabaya nakli zordu. Haliyle nadir yenen bir şey olduğu için de kılçıkları ayıklama yordamlarıyla ilgili hatırı sayılır bir sıkıntı vardı. Yani etin içindeki kılçıklar çok rahatsız edici gelirdi kasaba halkına. Lezzetli olsa da yemesi zor olduğu için muteber bir sofrada yerini alamazdı alabalık pek.
Annemin sıra dışı bir yeteneği vardı. Alabalığın gövdesini yarmadan kılçığını bir bütün olarak çıkarabiliyordu. Kimse onun bu tuhaf işi nasıl başardığını bilmezdi.
“Enlemesine ikiye böldüğü balığın içinde et haricinde hiçbir şey olmazdı,” diye anlatmıştı ablam. İlkokul birinci ya da ikinci sınıftayken, teyzemlerin, dayımların, halamların özel günlerde annemden bu konuda yardım istediğini hayal meyal hatırlarım.
Annem hiçbir zaman onların evine gitmez, balığı bir kevgir yahut bir alüminyum tencerede getirirlerdi, annem mutfağın kapısını kapatır, ayıklama işini yapar ‘lop etleri’ geri gönderirdi.
“Nasıl bu kadar hızlı ve temiz iş yaptığını bırak, kimse onun çiğ balığın içinden o kılçıkları bütün halde nasıl çıkardığını anlayamazdı,” demişti ablam. Balığı ayıkladıktan sonra bir de istihzayla, “Bolca una bulamayı unutmayın kızartmadan evvel,” diye arkalarından seslenirmiş getiren kadınlara.
2004 bahar başında, Taksim Gezi Parkı’nda biraz dolaştıktan sonra bir çay bahçesine oturmuştuk annemle. Yeniden sır meselesini açarak ona alabalık temizleme hikayesini hatırlattım, neşeyle güldü ve şöyle dedi: “O işi yapamasam büyük ihtimalle kayınvalidemin evinden ölüm çıkardı.”
“Neden bu kadar önemliydi alabalık?” dedim.
“Babanların hısım akrabası çoktu, her hafta evde bir şölen sofrası kurulurdu. Kılçığı alınmış halde herkesin tabağına bir parça alabalık koyduğu zaman rahmetli kayınvalidemin yüzündeki ifadeyi görmen lazımdı. Sanırsın Prenses Süreyya! Sofradaki herkese tek tek, ‘Çocuğum yesene alabalığını, bak tek kılçık yok, rahat ol,” diye laf atardı.”
“Tamam ama kılçıksız alabalığın özelliği neydi, anlamadım hâlâ?”
“Zenginler bile misafirinin önüne alabalık koyamazdı çünkü kılçığını ayıklamak zor olduğu için elinle didiklemek zorunda kalırsın. Iğdır’da çatal bıçakla yemek geleneği mi vardı o senelerde zannediyorsun? Mecburen elinle mıncıra mırcıra balığın etini ayıklayıp çexmenin* üzerine koyacaktın, başka nasıl olacak ya? Özellikle kadınlar elleriyle yemeği eşeledikleri için utanacaklar, erkekler sigara sararken balık kokusunun kağıda sindiğinden ötürü söylenip duracaklardı. Benim kılçıksız balığımı tavuk döşü gibi çatalın yanıyla parçalayıp yiyebiliyorlardı. Kayınvalidem bir kere bile misafirlerine, ‘Bunu gelinim yapıyor,’ demedi ama herkes biliyordu şöhretimi,” diyerek gülmüştü annem.
“Bu kılçık ayıklama dümenin bayağı bir işlerine yaramış nenemlerin anlaşılan,” diyecek olduğumda bir kez daha kahkaha atarak, “Asıl benim işime yaradı!” diyecek ve o hüneri sayesinde bir anda “peyede**” hayvanların arasında eşelenip durmaktan kurtulup görümcelerinin ve eltisinin patronu haline gelişinin uzun hikâyesini anlatacaktı. Daha tüberküloz illetinden kurtulduğunun ilk haftalarında bile tezek işleri için ahırda çalışmaktayken yeğeni Hasan’ın getirdiği alabalıkları ayıklayarak ansızın mutfakta bir mucize yaratmış, bu da kayınvalidesini heyecanlandırmıştı.
“On gün sonra da Suzan Halan’a görücü geleceklerdi. Kaynanam geldi, ben pisliğin içinde peyede çalışırken, ‘Kızım sen niye burada eşeleniyorsun, gel birkaç tane alabalık ayıkla, bırak bu işleri baldızların yapsın,’ dedi. Halbuki baştan o pis işleri bana veren kendisiydi. Neyse böylece çavuşluktan albaylığa terfi ettim. Üstelik beni o gün hamama bile götürdü Kaynanam.”
“Peki bu işi nasıl beceriyordun sahi?” dedim.
“Biliyor musun, vaktiyle panayır zamanı Iğdır’a bir gözbağcı*** gelmişti, ben çocuktum o senelerde. Adam boş şapkadan canlı bir tavşan çıkarıyordu. İnsanlar onun karşısında yaka ilikler, bazıları Gözbağcının cinlerle iş tuttuğu için böyle acayip işler yapabildiğini düşünüp ondan korkarlardı. Lokantalara gidip yemek yediği zaman adamdan para istemeye hicap ederlerdi. Bir hazır giyimciye gidip karısına şal almış, dükkâncı, ‘Ne parası paşam, dükkânıma nurun saçıldı, daha ne isterim!’ diyerek onun parasını geri vermiş.
Üç gün boyunca kasabanın sefasını süren adam, bir gün arabanın üzerinden yine şapkasından tavşan çıkaracağı sırada geride duran bir kız çocuğu bağırdı: ‘Tavşanı masanın altına saklamış!’
Bunun üzerine üç kişi arabanın üzerine fırladığı gibi örtüyü kaldırdılar ki sahiden de tavşan bir torbanın içinde kıpır kıpır tepiniyordu. Torba da çengelle masanın kenarına tutturulmuştu. Üç kişi adamı evire çevire dövdü. Zavallı Gözbağcı iki jandarmanın refakatiyle Tuzluca’ya kadar gidip oradan bir arabaya binerek kaçabildi. Anladın mı?”
“Anladım, sırrını bu sebeple söylemedin ama ben senin oğlunum yahu, kılçık ayıklamayı öğretsen sana bakışımın değişeceğini mi düşünüyorsun. Aşk olsun ya!”
“Değişir oğlum, değişir. Sırrı dökülen hiçbir şeye saygısı kalmaz insanın. Sırrını koruyamayan kimse haysiyetini de koruyamaz.”
Annem kimseye sırrını söylemeden öldü.
—
Çexme (Azeri): Domatesli çektirme pilav.
Peye (az.): Ahır.
Gözbağcı (az.): İllüzyonist.














