Ruşen Çakır, Halep’teki çatışmaların ardından Türkiye’de yükselen “kripto Kürtçülük” suçlamalarının, Kürtlerin tümüyle yok sayılmasına yönelik bir siyasal refleksi yansıttığını söyledi.
Ruşen Çakır, “Sizi gidi ‘kripto Kürtçüler’ sizi!” başlıklı yorumunda, Halep’te yaşanan gelişmelerin Türkiye’de nasıl bir siyasal iklime yol açtığını değerlendirdi. Çakır, Suriye’de Kürtlerin tasfiye edilmesinin Türkiye açısından ağır sonuçlar doğuracağını söylediği sözlerin çarpıtıldığını belirterek, “Burada söylediğim şey çok açık: Çözüm isteyenler, yalnızca bir tarafı değil herkesin kaygılarını gözetmek zorundadır” dedi.

Yeni bir linç dalgası
Çakır, Halep’teki çatışmaların ardından, AKP ile geçmişte farklı düzeylerde ilişkisi olmuş üç ismin hedef haline getirildiğini hatırlattı. Eski milletvekilleri Mehmet Metiner ve Orhan Miroğlu ile eski bakan Hüseyin Çelik’in, Kürtlerin Suriye’de muhatap alınması gerektiğini savundukları için “kripto Kürtçü” suçlamasına maruz kaldığını söyledi.
Bu isimlerin birbirlerinden çok farklı siyasal geçmişlere sahip olduğunu vurgulayan Çakır, “Ama hepsi bir noktada Kürtlerin yok sayılmasının Türkiye için iyi olmayacağını söyledi. Bunun karşılığı linç oldu” ifadelerini kullandı.
Kürtleri yok sayan geniş mutabakat
Çakır’a göre, son dönemde iktidar–muhalefet ayrımı gözetmeksizin oluşan geniş bir mutabakat, Suriye’de Kürtleri tümüyle “terör” parantezine alırken Şam yönetimini tartışmasız meşru kabul ediyor. Bu tabloya rağmen söz konusu isimlerin risk alarak itiraz etmelerinin önemli olduğunu belirten Çakır, “Bu çıkışlar, Kürt meselesinde yapılan uygulamaların parti ayrımı gözetmeden Kürtleri birleştirebildiğini de gösteriyor” dedi.
Çakır, “Kürtçülük” suçlamasının başlı başına bir garabet olduğuna dikkat çekerek, bu dilin çözüm değil, daha derin sorunlar ürettiğini vurguladı.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Halep’teki çatışmalar nihayet bitti; öyle gözüküyor. Çok çok büyük kayıplar olmadı ama yine de her iki tarafın hatıralarında derin izler bırakacak bir çatışma oldu. Sonuçta oradaki SDG güçleri, yani Kürt güçler bölgeyi terk ettiler ve Halep’teki iki mahallenin denetimi Şam’ın eline geçti. Bu olay ama önümüzdeki süreçte hep konuşulacak ve büyük bir ihtimalle devamı da gelecek ve Suriye’nin, bu olayın Türkiye’yi de çok yakından ilgilendirdiğini baştan beri söylüyoruz. Bu konuda birkaç yayın yaptım. Bunlardan birisinde mealen şöyle bir şey söyledim: ‘‘Eğer Suriye’de SDG yok edilirse, ortadan tasfiye edilirse bunun Türkiye’ye çok ağır sonuçları olur; Türkiye’yi bir arada tutmak mümkün olmaz’’ dedim ve bunu birileri büyük bir suçmuş gibi benim aleyhime kullanmak istediler. Burada söylemek istediğim çok açık, ısrarla onu vurguluyorum. Suriye’de Kürtlerin başına gelen kötülükler nasıl birilerini çok memnun ediyorsa Türkiye’de, aynı şekilde birilerini de çok üzüyor. Sadece bir tarafı görerek bu iş olmaz. Yani siz kendiniz herhangi bir tarafta olabilirsiniz, böyle hissedebilirsiniz ama olayın çözümünü arzulayanlar için her iki tarafı anlamak, her iki tarafın kaygılarını gözetmek lazım. Ve aynı şekilde Türkiye’de bir şeyleri bu konuda yapmak istiyorsak da birilerinin beklentilerinin yanında diğerlerinin de kaygılarını gözetmek gerekir.
Şimdi şöyle bir yaklaşım var: ‘‘PKK zaten Kürtleri temsil etmiyor; SDG de zaten Kürtleri temsil etmiyor. Bu Kürtler içerisinde de zaten sınırlı kalır’’ gibi bir yaklaşım var. Bu gerçekçi değil. İşte bunun bir örneğini Halep olayları başladığı andan itibaren Türkiye’de yaşadık. AK Parti ile bir şekilde ilişkili üç ayrı isim; başkaları da vardır ama bunlar açık açık tavırlarını dile getirdikleri için üç ayrı isim çok ciddi bir şekilde hedef alındılar. Onlara başlıkta dediğim gibi ‘‘kripto Kürtçü’’ dendi. Kim bunlar? Birisi eski milletvekili Mehmet Metiner, birisi eski milletvekili Orhan Miroğlu, birisi de eski bakan Hüseyin Çelik. Bunların üçü de değişik dönemlerde AK Parti’de aktif olarak siyaset yapmış, önemli yerlere gelmiş isimler. Şu haliyle bakıldığı zaman hiçbirisi milletvekili değil fakat üçünün de öyküsü ayrı. Hüseyin Çelik, AK Parti’nin kuruluşunda Doğru Yol Partisi’nden gelmişti; akademik birisi, akademisyen, siyaset tarihçisi ve Vanlı Kürt. Hüseyin Çelik uzun süre AK Parti’de üst düzey yöneticilik de yaptı, milletvekilliği yaptı ve bakanlık da yaptı. Ama bir süredir AK Parti ile ilişkisi, organik bir ilişkisi bildiğim kadarıyla yok ama diğer partilere de geçmedi. Yani AK Parti’den ayrılıp kurulan partilerle adı anıldı ama bunlardan hiçbirisine geçmedi ve bir süredir özellikle son birkaç aydır sosyal medyayı kullanarak önemli konularda görüşlerini dile getiriyor ve bunlardan birisi de en son Halep’le ilgiliydi. Uzun uzun burada olabildiğince tüm tarafları gözetmek gerektiğini söyledi.
Mehmet Metiner, İslami hareketten gelen, zamanında gençlik yıllarında Girişim dergisini çıkartan ve İslami hareket içerisinde Kürt meselesini ilk dile getiren isimlerden birisi. Onun siyasi hayatında Refah Partisi de var ama bir dönem Kürt hareketinde de yer aldı. O partinin adını şimdi hatırlamıyorum; DEP olabilir. Bir müddet orada da yer aldı, ayrıldı. Sonra AK Parti’de görev aldı ve milletvekilliği de yaptı. Özellikle medyada çok gözüküyor ve ısrarlı bir şekilde kendisini Reisçi olarak tanımlıyor; yani Erdoğan taraftarı olarak tanımlıyor. O da Kürt ve bu konuda, Halep konusunda o da sadece SDG’yi hedef alma halini eleştiren tutumlar sergiledi. En son Orhan Miroğlu; Orhan Miroğlu yıllarca Kürt hareketi içerisinde yer alıp hapis yatıp, Diyarbakır’da o meşhur Diyarbakır Cezaevi’nde hapis yatıp, Kürt hareketinin partilerinde üst düzey görevler üstlenip sonra bir şekilde AK Parti’ye geçti. Oradan milletvekili oldu; yanlış bilmiyorsam Parti Meclisi’ne de girdi ve şimdi milletvekili değil, parti yönetiminde değil ama AK Parti ile ilişkisini koparmış değil. Onu da izlemişsinizdir; birkaç yayın da bu süreç boyunca yaptık. Orhan Miroğlu da sürece en aktif bir şekilde destek verenlerden ve o da Halep konusunda ana akımın dışında pozisyon alanlardan birisi oldu. O da daha dikkatli olunmasını istedi; daha Kürtleri de gözetmek gerektiğini söyledi. Bunun, bu aksi tutumun Türkiye için iyi olmayacağını söyledi ve hepsi birden birbirlerinden farklı olsalar da bir noktada Kürtlerin Suriye’de muhatap alınmasını Ankara’dan talep etme noktasında birleştiler ve kendilerine yönelik bir kampanya başladı. Nelere uğradıklarını az buçuk biliyorum ama bu tür şeyleri bizzat kendisi de yaşayan birisi olarak nasıl bu olaylarda hiç bir araya gelmeyen insanların bir araya gelip linçlere katıldığını da çok iyi bilirim ve biraz bunalttılar anladığım kadarıyla ama hiçbirisinin geri adım attığını görmedim.
Buradaki mesele şu: AK Parti içerisinde bir şekilde tam göbeğinde, kenarında, köşesinde yer alan bu isimler, AK Parti ile bir şekilde özdeşleşmiş bu isimler bu konuda açık bir tavır alabiliyorsa bu olayın en azından Kürtler nezdinde bir karşılığı var. Kürt olmayan bazı AK Partililer de böyle düşünüyor olabilir. Onların sesini çıkartması daha çarpıcı olurdu ama şu ana kadar böyle bir şey ben görmedim. Ama bu üç ismin — başkaları da vardır ama en öne çıkan bunlar — risk alarak bu pozisyonu savunmaları çok önemli. Bunu özellikle vurgulamak lazım. Ve bu aynı zamanda bize belli bir yerden sonra Kürtlere yönelik yapılan birtakım uygulamaların, yok saymaların şu bu, parti ayrımı gözetmeden, siyasi duruş gözetmeden bir anlamda Kürtleri birleştirebildiğini gösteriyor. Mesela Halep olayı başladığı andan itibaren Irak Kürt partileri, Kürt yöneticileri açık açık SDG’den yana tavır aldılar. Normalde onların SDG ile ciddi problemleri var ama orada bir Kürtlük dayanışması meselesi gündeme geliyor. Olayı sadece Kürtlük olarak görmemek lazım ama esas olarak kendileri de Kürt olan kesimlerin bunu daha fazla yaşadıklarını ve daha risk alarak dile getirdiklerini kabul etmek lazım. Bunun dışında da tabii Kürt olmayan kesimlerde de bu var ama son dönemde gördük ki muhalifiyle iktidar yanlısıyla müthiş bir koalisyon oluştu; Kürtleri Suriye’de terörist ilan edip Suriye ordusunu tamamen meşru bir ulusal ordu ve Şam yönetimini tartışmasız meşru bir yönetim olarak görme eğilimi. Dolayısıyla bu isimlerin bütün bu koalisyona rağmen kendilerini göstermesi, eleştiri dile getirmeleri ve bunu yaparken de AK Parti ile, Erdoğan’la, hatta Devlet Bahçeli ile olan ilişkilerini özellikle korumaya çalışmaları bence önemli. Sayıları az olabilir fakat bu çıkışları bir yere kaydetmek lazım. Tabii Kürtçü suçlamasının, bunun bir suçlama olarak kullanılıyor olmasının garabetini de ayrıca bir kenara koyalım.
Neyse, gelelim bugüne. Evet, bir başka kadın oyuncu, bu sefer Fransa’dan; ben daha çok Fransa’dan konuşuyorum biliyorsunuz, daha eskileri söylemiştim. Günümüzden birisi Juliette Binoche. Onu birçok filmden biliyoruz. Fransa’da tabii ki esas olarak oynadı, büyük yönetmenlerle oynadı ama Fransa dışında da çok filmde oynadı; mesela ‘‘İngiliz Hasta’’ filmiyle değişik festivallerden ödüller aldığını biliyoruz. Kendine has bir oyuncu. Şu anda Fransa’da çok var tabii ki oyuncu olarak ama bir önceki kuşakla şimdiki kuşak arasında geçişi sağlayan isimlerden bence önde gelenlerinden birisi. Onun Kieślowski’nin üçlemesinde; ‘‘Mavi’’deki rolü de apayrı bir rol olarak kayıtlara geçmişti. Bir diğer isim de, o kuşaklar arası birleştiren ilk aklıma gelenlerden birisi de Isabelle Huppert. Bunlar Fransa’da kadın oyuncu geleneğinin ne kadar güçlü olduğunu bize gösteren isimler olarak kayıtlara geçtiler. Evet, Juliette Binoche’a takdirlerimle bu sabahki yayını bitiriyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








