Bu hafta sonu Daktilo 1984’ün organize ettiği, Burak Bilgehan Özpek ve Enes Özkan’ın birlikte yönettiği Sağduyu Buluşmaları’nın üçüncüsüne katıldım. Bu toplantının konusu hem zamanlama olarak hem de içerik olarak oldukça ilgi çekiciydi. Toplantıda uluslararası sistemde yaşanan yapısal dönüşümlerin Türkiye’nin iç ve dış politikasına etkileri tartışıldı.

Trump ile birlikte artık iyice gün yüzüne çıkan kapsamlı dönüşüm son olarak Davos’ta iyice telaffuz edilmeye başlandı. Gerçekten de alt-üst edici bir tarihsel dönüşümün ortasında olduğumuzu düşünüyorum. Peki bu dönüşüm şu an kadar yaşadıklarımız ışığında Türkiye için ne anlama gelmektedir?
Türkiye için etkileri
Baktığım yerden gördüğüm değişimin Türkiye için olası etkilerini şöyle sıraladım:
- Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırıldığı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği, İsrail’in Yemen’den İran’a bir dizi ülkeye saldırdığı ve son olarak Suriye’deki ani gelişmeler uluslararası sistemin giderek daha “güvenlikleştirilmesi” anlamına gelmektedir. Türkiye de bu güvenlikleştirilmiş iklimde savunmasına ve caydırıcılığına yönelik daha teyakkuzda olacaktır. Türk savunma sanayii büyüyecek ve gelişecektir. Askeri harcamalarımız artacak, caydırıcılığımızı artırmak için – nükleer silah kapasitesi dahil – güvenlik endişelerimize merhem olabilecek çareler gündeme gelecektir.
- Tarif ettiğim güvenlikleştirilmiş uluslararası iklim birçok ülkede “güçlü tek adam” veya “hegemonik parti” modellerini avantajlı konuma getirecektir. Bizim açımızdan kayda değer olan husus 23 yıldır iktidarda olan Erdoğan’ın hem Batı hem de Doğu’daki güç merkezleri tarafından “iyi tanınan ve bilinen” bir aktör olmasıdır. Onunla nasıl iş yapılacağı, nasıl mesafe alınacağı artık iyi bilinmektedir. Bu iktidar için bir avantajdır.
- Doğal olarak güvenlikleştirilmiş uluslararası bir iklim demokrasi, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğü gibi temel değerleri ikinci plana itecektir. Bunun İmamoğlu ve Türkiye muhalefetinin geneli için ne anlama geldiğini sanırım burada ayrıntılamama gerek yok. Türkiye gibi uluslararası konjonktürün iç denge ve gelişmeleri doğrudan etkilediği bir ülkede bu ortam değişiminin Türkiye muhalefeti için oldukça dezavantajlı olduğu aşikardır.
- Suriye’de geçen hafta yaşanan önemli gelişmeler iktidarın kendine güvenini tazelemiş, ekonomideki sıkıntılardan kaynaklanan bunalımlı havadan bir nebze sıyrılmasına vesile olmuştur. Bununla birlikte iktidar saflarında Suriye “hal edildikten sonra” dış politikanın başka alanlarında daha maceracı ve agresif eğilimlerin telaffuz edildiği dikkat çekmektedir. Ege adalarından Kerkük’e uzanan veya ümmetçi heyecanlarla bundan sonraki hedefin İsrail olduğu yönünde irredantist hülyalar gündeme getirilmektedir. Bu gibi “fetihçi” işlerin Türkiye’nin başına ne denli önemli sıkıntılar açabileceğini kaydetmekte yarar var.
- Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi Avrupa’yı dönüştürmektedir ve bu dönüşümün devam etmesi beklenmektedir. Türkiye bu sebeple Avrupa’da şekillenme ihtimali yüksek olan yeni güvenlik mimarisinde kendine önemli bir yer bulabilir. Tam üyelikten ziyade güvenlik ve illegal göç alanında daha derinleştirilmiş ve Türkiye’nin ortak bir masada söz sahibi olduğu modellemeler söz konusu olabilir. Güvenlik söz konusu olduğunda Avrupalılar Türkiye’deki demokrasinin kalitesine ilişkin çok fazla ses çıkarmayacaktır. Onların bakış açısından Avrupa varoluşsal bir krizle karşı karşıyadır. Bu yüzden Türkiye’nin demokratikleşmesini ikili ilişkilerin merkezine koyma zamanı değildir.
- Yukarıda ifade edilenlerin ışığında Türkiye muhalefetinin, özellikle siyasal parti yapılanmalarının dış politikaya ilişkin kadro ve teşkilatlanma modellerini yenilemeleri elzem gözüküyor. Son Suriye olayları bir kez daha Erdoğan iktidarının dış politikayı nasıl iç politika hedefleri için araçsallaştırdığını göstermektedir. Siyasal partilerimiz dış politikayı zaman zaman gündeme gelen teknik bir konu olarak görmekten vazgeçmeli. Aksine ekonomi gibi sürekli kamusal söylemi meşgul eden ve seçmen davranışlarında da önemli bir etkisi olan bir konu olarak dış politika alanına öncelik vermeli. Muhalefet partilerinin genel merkezlerine birer tane emekli büyükelçi atayarak bu sorunu aşmaları mümkün değildir. Karşınızda dısişleri bakanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı, TİKA, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal bilgi ve kadro gücü yanında dış politika hedeflerini etkili bir şekilde seçmene iletebilen olağanüstü bir medya üstünlüğü var. Bu şartlarda muhalefetin düşünce kuruluşları ve benzeri aktörlerden destek alması ve parti genel merkezlerinde daha kurumsal yapılanmalara gitmesi öncelik arz eden bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda Avrupa ve ABD’de ilham alınabilecek olumlu örnekler mevcutur.
Trump yarın kalp krizi geçirip ölse bile macun tüpten çıkmış durumda. Batı ittifakı ve transatlantik ilişkiler asla eskiye dönmeyecek. Bizim de bu yeni sistemde kendi yer ve yönümüzü bulma konusunda ortak akla ve daha demokratik bir ülkeye ihtiyacımız var. İran’da gördüğümüz üzere bir ülkenin gerçek gücü içeride sağlam ve meşru bir düzeninin olması ile ilişkilidir.
Yeni uluslararası düzen Türkiye için belirli tehlikeler getirdiği gibi fırsatlar da sunmaktadır. Orta ölçekte bir güç olarak daha demokratik, çoğulcu ve hukukun üstün olduğu bir Türkiye yaklaşan çalkantılı dönüşümü daha güçlü bir şeklide atlatacaktır.













