Yönetmen ve yapımcı Ezel Akay ile sanatın toplum üzerindeki etkilerinden devlet-sanat ilişkisine, Kürt sorunu, milliyetçilik ve güncel siyasete uzanan geniş bir yelpazede konuştuk…

Söyleşi: Emir Berke Yaşar
Yönetmen ve yapımcı Ezel Akay, milliyetçilikten Kürt meselesine, sinemada iktidar–mizah ilişkilerinden Türkiye’de entelektüel alanın daralmasına kadar pek çok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.
İstisnai Filmler ve Reklamlar adlı reklam şirketiyle popüler kültürün alışılagelmiş üretimlerinin dışında işler yapan Ezel Akay, sanatı dünyayı değiştirme imkânı olarak gördüğünü belirtirken, hikâye anlatıcılığının insanları ve toplumu dönüştüren bir gücü olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor:
“Ben, dünyayı değiştirmek için sanat yapmaya çalışıyorum. Hikâye anlatıcıları anlattıkları hikâyelerle hayatın gidişatına yön verirler. Hepimiz bir hikâye dinledikten sonra, dinlemeden öncekinden başka bir hâle geliriz. Hikâyeler bizi değiştirir. Çünkü hikâyeler başkalarından ve bizden, bizim nasıl göründüğümüzden haber verir. Düşünmediğimiz şeyleri hatırlatır. Hikâye dinlediğimiz an, başka insanlarla yaşadığımızı bir kere daha, bambaşka bir şekilde anladığımız andır. Ben de bu imkânı, dünyayı değiştirmek için kullanan sanatçılardan biriyim.”
Ezel Akay, sanat ve popülerlik bağı için ise şu değerlendirmede bulunuyor:
“Popüler olmaya da elbette çalışıyorum. Çünkü sinemada popüler olmayan bir şeyin manası yok. Sinema, toplumdan çok yüksek bir kaynak çeken bir sanat dalı. Yüz bin dolar gibi büyük bir paraya bile film çekmek zor. Normal sinema filmleri için bu rakam 500 bin dolar ile 1,5 milyon dolar arasında değişiyor. Bu parayı geri ödemek lazım. Popülist kelimesiyle popüler kelimesini ayırmak istiyorum. Bir şeyin popüler olmasıyla popülist olması farklı şeyler. Devrim de popüler bir şey Bu nedenle kendi yaptığım filmleri, en büyük kitleye ulaşabilecek taktiklerle yapıyorum. Seyircinin arzu ettiği hikâyeyi onlara sunarak, içine kendi anlatmak istediğimi katıyorum. Böylece hayatlara etkisi olan bir takım sanat eserleri ortaya çıkabilir.”
İşte Ezel Akay ile olan söyleşimiz…
“Devlet, kendisiyle dalga geçilmesini iktidar zaafiyeti olarak görüyor”
“Karagöz ve Hacivat neden öldürüldü” filminde Karagöz ve Hacivat, devlet otoritesinini mizah ile aşmalarından sonra devletin zulmüne uğruyorlar. Devletler ve bireylerin özgürlüğü arasındaki gerilim sizce kaçınılmaz mı?
Bu filmdeki iki karakter apolitik karakterler. Karagöz, devletsiz, göçebe bir insan. Hacivat ise mümkün olduğu kadar az çalışıp mümkün olduğu kadar keyif almaya çalışan bir hedonist; hayatta kalmaya çalışan bir yaratık.
Fark etmişseniz filmde bu karakterlerin göbek deliği yok. Yani bu karakterler gerçek değil; toplumun içindeki duyguların temsilcileri. Bunlar çok eğlenceli tipler olduğu için halk bunlara gülüyor. Devletin insanları da insan oldukları için gülmeyi biliyorlar. Ta ki devletin kendisine gülünmeye başlanmasına kadar…
Devlet, kendisiyle dalga geçilmesini büyük bir iktidar zaafiyeti olarak görüyor. Bir şeye gülüyorsan, onu zayıf buluyorsun demektir. Ne zaman ki devletin temsilcileriyle, en üst kademeleriyle dalga geçmeye başlıyorlar; onların yolsuzluklarını, beceriksizliklerini dalga konusu yapıyorlar, o zaman yok edilmeye çalışılıyorlar.
Hacivat ve Karagöz bugün benzer zorlukları çekerler miydi?
Ben zaten bu hikâyeyi, mizah yaparken başlarına büyük belalar gelen arkadaşlarımdan ilhamla yaptım. Onların başlarına, sadece mizah yaptıkları için felaketler geldi.
Bu, tarihî bir atmosfere konmuş, bugüne ilişkin çağdaş bir film. Dolayısıyla, mizah yoluyla iktidarı eleştirenlerin başı her zaman beladadır.

“‘Sanat ne içindir’ tartışması hiçbir işe yaramaz”
Ezel Akay olarak bir çok işinizde toplumsal olaylardan, tarihten ve siyasetten besleniyorsunuz. Bazı politik yapımlarda da yer aldınız. Bir sanatçı olarak toplumsal, tarihi ve siyasi olaylardan nasıl besleniyorsunuz? Bu bağlamda sizce sanat, sanat için midir yoksa toplum için midir tartışmalarına girmek istiyorum…
Fizikçiler uzun süre görecelik kuramıyla uğraştılar; fakat birden fark ettiler ki görecelik kuramı çok gereksiz, eski moda bir kavram. Arkasından kuantum teknolojisi gibi bambaşka bir kavram doğdu. Meğer analiz edilmesi gereken bambaşka bir evren varmış altımızda.
Tıpkı bunun gibi, “sanat sanat için midir yoksa toplum için midir” tartışması da hiçbir işe yaramayan bir tartışma. Böyle ikiye ayırmak mümkün değil. Sanatçı, sanatı sevdiği için yapar. Sanatçılar bunu, üretebildikleri için yapıyor.
Bazı insanların el lezzeti çok iyidir; onlar “toplum için mi, yemek için mi” demeden her gün çok da güzel yemek yaparlar. Sanat da kendisi için yapılır. Ancak sanatın izleyicisi olmadığı zaman zaten manası yok.
Bir insan yalnızca kendi başına üreterek sanat yapamaz. Kendi başına dağda, evinde resim yapıyor olabilir; ancak onun sanat mı olduğunu bilmiyoruz biz, çünkü değerlendiremiyoruz. Bütün sanatçılar, yaptıklarının bir alıcısı olsun diye sanat yaparlar. Yani toplum için yapılır.
Ancak sırf bir seyircisi olsun diye yapılan sanatı da kimse düşleyemez bile.
“Biz, aydınıyla karanlığıyla mızırdanma toplumuyuz”
“Türk toplumu sanatı ödeyen bir toplum olmadığı için entelektüeller devlete bağlı ve bu yüzden Türkiye’de sahici hakiki bir entelektüel zümre yok’’ gibi demeçler okuyoruz. Bu bağlamda, bir aydın için finansal özgürlük ne kadar önemli? Aydınlık-finansal özgürlük ilişkisi nasıl?
Biz, aydınıyla karanlığıyla gerçek bir mızırdanma toplumuyuz. Bence bu demeçler çok klişe. Çağlar boyunca sanat ve fikrî eserler üreten insanlar, her zaman teşviklere bağlı yaşamışlar. Bir sanatçı, ticari bir ürün üretmiyorsa, yalnızca sanat eseri üretmek için yaşıyorsa mutlaka bir para kaynağına muhtaç. Ve bu para kaynağı, dünyanın her yerinde, devletten, iktidarlardan ve zenginlerden geliyor.
Kore, sanat ve kültür alanına muazzam devlet desteği yaptıktan sonra, biz bugün Kore sanatını ve Korelileri tanıyor hâle geldik. Türkiye’de en büyük eksiklerden biri sanata yatırım. Sadece gösteriş için çok az yatırım yapılıyor. Türkiye’nin kültürel yatırıma çok büyük ihtiyacı var.
Bu ihtiyaç, sadece sanatçılar ve üretenler için değil. Uluslararası alanda, bu ülkede yaşanmışlığın ve kültürün tanınması, anlaşılması, hoşlanılması, sempati duyulması, bu ülkede bir insanlık macerası olduğuna inanılması için ciddi bir yatırıma ihtiyaç var. Bu, ülkenin ekonomisini de ticaretini de sosyolojisini de dönüştürecek kadar ilginç bir şey.
Sanat üretenlerin tek ihtiyacı olan şey şu: Bir evde karınları tok şekilde, kaygı gütmeden yaşasınlar. “Ürettiğimden para kazanıyor muyum, kazanmıyor muyum” diye bakmadan, sanat üretmeye devam ederler.
Ezel Akay olarak yönetmen kimliğiniz ile yapımcı kimliğiniz arasında neler yaşadınız?
Yaklaşık 50 yıldır, film ekibinde yer alan herkes aslında aynı mesleği yapıyor. Yönetmen, yapımcı, kurgucu; o meslek de hikâye anlatıcılığı. Rahatlıkla da birbirlerine geçiş mümkün. Ha film yönetmişim, ha senaryo yazmışım; aşağı yukarı aynı dünyaya bakıyoruz, aynı zihniyetle bakıyoruz, aynı zihniyetle düşünüp aynı şeyden besleniyoruz.
Yapımcılık, para sahibi olmak demek değil; parayı yönetmeyi bilmek demek. Yapımcı da bir hikâye anlatıcısıdır. Doğru hikâyeyi seçer, doğru yönetmeni bulur; hangi filmin ne zaman yapılması gerektiğini sezer. Dolayısıyla o da hikâye anlatmış olur.
Parayı düşünmek gerektiği ve ekibe parayı düşünmeden çalışmayı sağlamak için başka teknik detaylar da bilmek gerekiyor; ancak en önemlisi, yapımcı yatırımcıyı ikna etmeyi bilmeli.
“Bu filmlerde hep güç sahiplerinin hikâyeleri anlatılıyor”
Alper Çağlar’ın Börü filmine bir eleştiri yaptınız. Sizce Milliyetçiliğin sanatta yeri var mı, yoksa milliyetçilik sanatın evrenselliğine aykırı mı?
Sanat, illa ki belirli bir ahlakın savunucusu olmak zorunda değil. Eminim ki Göktürkler filmi de sanatçılar tarafından yapılıyor. Art-direction’ı müthiş. Tabii ki hikâyeleri masum şeyler olarak görmeyelim; biz neysek, bizim içimizde ne varsa o kadar çeşitli hikâye var ve anlatılmaya değer bunlar.
Sadece bir yönetmenin tavrına bakmalıyız. Halk sevdiği için bir şeyler yapmakla, bir şeyi yapıp halka sevdirmek arasında fark var. O filmde benim tahmin ettiğim, fragmanda gördüğüm ve son zamanlarda çok hamasi film yapıldığı için onlara benzetmekten kendimi alamadığım bir dil var. Haklı çıkacağımdan eminim.
Geçmişi, hep bugünkü insanların acılarını dindirmek, kimlik problemini çözmek için değerlendirmek yüzünden, bu filmlerde hep güç sahiplerinin hikâyeleri anlatılıyor.
Hâlbuki Batı’daki tarihî filmler böyle değil. Sokaktan insanlar, o zamanın hukuku, baba–evlat, insan–doğa ilişkileri, iktidarla halkın ilişkisi gibi, bugünkü hayatımızda anlatılan kadar zengin içerikler üretiliyor. Bugünü anlatan içeriklere bakın, çok şey anlatılıyor. Tarih konularında da böyle zengin içerikler üretildiği zaman tarihi daha iyi anlarız.
O zaman göçebe kavimlerle şehirleşmiş kavimlerin farkını anlarız. Böyle şeyler üretmek yerine, “Bugün kendimizi övemiyoruz, bari tarihle övünelim” mentalitesinde hastalıklı bir kafa var tarihî film üretiminde. Bu, iyi ya da kötü değil; hastalıklı sonuçları olan bir şey.
“Dünyanın gittiği bir yön var, bir de milliyetçilik var”
Evrenin sınırlarıyla ilgili yeni düşüncelere kapılıyoruz; big bang yokmuş, iki tane uzay gemisi dünyanın dış sınırlarının ötesine geçtiler. Dünyanın gittiği bir yön var, bir de milliyetçilik var. Hiçbir işe yaramayan bir şey milliyetçilik.
Vatanseverlik ile milliyetçilik başka şeyler; dilini, kültürünü, topraklarını sevmek ile bir milliyetle övünmek arasında çok büyük fark var. Ben milliyetçilik zihniyetinin hiçbir yerde işe yaradığını görmedim. Bu Türkiye’de de böyle, Amerika’da da. Amerika şu an aptallar ordusu tarafından yönetiliyor. Milliyetçi hezeyanlarla Trump’a oy verdiler; fakat ne oldu? Amerika’ya karşı bir nefret doğdu, Amerika’nın ekonomisi de kötüye gidiyor.
“İktidar, tasavvufta büyük bir tehlike gördü”
Amerika’da Kızılderelilere yönelik soykırım, Almanya’da Holokost sanatta ve kültürel üretimde açıkça tartışılabiliyor. Türkiye’de ise 1915 ya da Kürt meselesi gibi konulara girildiğinde, hatta tarihsel figürler eleştirildiğinde, sanatçılar baskıyla karşılaşabiliyor. Sizce Türkiye’de sanatçılar üzerindeki bu baskının temel nedenleri neler?
Hem Asya hem de Yunan felsefesinden izler taşıyan, son derece büyük bir entelektüel hareket olan tasavvufun; Gazali ve benzerleri tarafından, iktidar desteğiyle ortadan kaldırılması bu sürecin başlangıç noktalarından biridir. İktidar, tasavvufta büyük bir tehlike gördü. O günden beri burnumuz boktan kurtulmadı.
Politik İslam’ın yarattığı en korkunç şey, entelektüel faaliyeti ortadan kaldırmasıdır. Entelektüel faaliyet, dinden bağımsız şekilde gelişebilmek zorundadır ve özgürlüğe ihtiyaç duyar.
Osmanlı’dan başlayarak, II. Mahmut’tan Kemalistlere, ardından İslamcılara uzanan çizgide, iktidar ile halk arasında sürekli büyük bir bariyer oluşmuştur. Ne zaman halkçı olduğunu iddia eden bir iktidar gelse, bu büyük rüşvet ülkesinde gücü eline geçirdiği anda rüşveti içselleştirmeye, rüşvet mekanizmaları yaratmaya ve bir rüşvet ekonomisi kurmaya başlamıştır.
Rüşvet içselleştikçe iktidar halktan kopar; çünkü kendi çıkarları ve suçları büyüdükçe, suç ortakları çoğaldıkça halktan uzaklaşır. Türkiye’de iktidar halktan kopuktur.
Peki, Türkiye’de de bir gün sanatçılar kırmızı nokta ilan edilen konularda da rahatça işler yapabilecek mi, Türkiye özgürlüğe doğru mu gidecek?
Kesinlikle Türkiye o noktaya gidecek. Korkunç şeyler yaşansa da bu ülkede melekler de var. Sinemada kötü bir karakter yoksa film ilgi çekici olmaz. Kötü haber yoksa okunmaz; haber merak uyandırmaz. Kötülük, şehvetli olduğu için daha görünürdür. Ama kötülüğün aslında azınlıkta olduğunu fark etmemiz gerekir.
Dünya görüşü olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Dünya görüşünü tek cümleyle tanımlamak yazık etmek olur. Çünkü dünya görüşü dediğimiz şey, biz fark etmesek bile sürekli devinim içinde olan bir şey. Bilgi geldikçe etkileniyoruz, dönüşüyoruz. Ben kendimi, en klişe tabirle, Demokratik Sosyalist olarak tarif ediyorum. Toplumcuyum. Bireylerin çıkarını, toplumun çıkarından daha az önemli görüyorum. Tamamen önemsiz değil; daha az önemli.
Hem bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesi, yaratıcılığını kullanabilmesi için yollar açılmalı, hem de toplumun ürettiği değerlerin toplum tarafından rahatça kullanılabilmesini istiyorum. Bu mümkün.
Geçmiş yüzyıllara göre çok daha zengin bir toplum var. Neden aç insan kalsın? Aç insan başa beladır; isyan eder, arıza çıkarır, maraz doğurur. Sağlıklı bir toplum için aç insan kalmaması gerekir. Bunu sağlayabilmek için anti-kapitalist olmak lazım. Çünkü kapitalizm yalnızca kârla ilgilenir. Finans kapitalin doğası gereği, kârdan başka hiçbir ahlaki üstünlüğü olamaz.
Kapitalist, tren yolu kâr etmezse tren yolu yapmaz. Halbuki tren yolu o bölgenin ekonomisine olağanüstü katkı sunar; toplum zenginleşir. Ama sadece tren yolu operasyonuna odaklanan bir proje kâr edemez. Eğitim ve sağlık gibi alanları da kapitalistlere bırakamayız. Çünkü yapmazlar; kâr edemezler.
Sosyalistlerin de kapitalistlerin de çok ilginç deneyimleri var. Bu deneyimlerden öğrendiğimiz şey şu: Demokratik Sosyalizm.
“Kürt hareketinin geldiği nokta, Türkiye’nin en demokratik içerikli hareketini doğurdu”
Ezel bey siz Kürt meselesine duyarlı bir isimsiniz. Sırrı Süreyya ve Selahattin Demirtaş ile uzun bir hukukunuz var. Yaşanmakta olan son çözüm sürecine nasıl bakıyorsunuz?
Kürt hareketinin geldiği nokta, Türkiye’nin en demokratik içerikli hareketini doğurdu. Türkiye’nin en sağlam kadın hareketini doğurdu. Bunlar Türkiye için faydalı gelişmeler. Ben tabii ki bu demokratik geleneği yaratmış olan Kürtlerin bizden kopmasını istemem. Bizimle birlikte burada demokrasi mücadelesine devam etmelerini isterim; ama insanların kendi kararları, kendi örgütlenme modelleri vardır.
Türk kelimesi de Kürt kelimesi de benim için eski moda kavramlar. Bu, geleceğe değil, geçmişe yönelik bir yaklaşım. Geleceği değil, geçmişi düşünüyoruz. Gelecekte neler olacağını düşünmüyoruz. Kim kimi kesmiş, kimin ataları daha rezalet gibi konularla ilgileniyoruz; ama gelecek diye bir şey var. Ben, o gelecekte bu iki kavramın yalnızca kültürel olarak yer aldığı bir dünya arzu ediyorum.
Ben, barış sürecinin sonunda başarıya ulaşacağından eminim. Adı konduğu gibi çözüm sürecinin çözüme ulaşmasını istiyorum ve gerekli buluyorum. Geçmişte rezalet şeyler oldu. Savaşta ölenlerin büyük çoğunluğu Kürt’tü; ancak geçmişin yükünü sırtımızdan atmamız şart. Bağrımıza taş basıp barış içinde yaşamak için her şeyi yapmamız lazım.
Eğer bu iş halka bırakılsa, iktidar Türk ve Kürt kelimelerini ağzına almaktan vazgeçse, halk barış içinde, süt liman yaşamaya başlar.
“Aslında derin devlet AKP’yi esir aldı ve dönüştürdü“
Sıkça sizinle ilgili Yetmez Ama Evet eleştirileri yapılıyor, YAE dediniz mi o dönem nasıl tavır aldınız?
Ben o seçimde oy bile kullanamadım. Ya tatildeydim. Yetmez Ama Evet meselesinde kast edilen şey şu: Biz yıllarca, ceberrut devletin araçlarından askerî vesayetin darbeleriyle yaşadık. Bir siyasi hareket çıkıp ilk defa buna karşı olacağını söyledi, demokratik kazanımları önemsedi, o dönemin azgın Kemalistlerinin yol açtığı toplumsal ikileme son vereceğini vadetti; insanlar da buna oy verdiler. “Bu insanlara oy verilmez” diyenler hem haklı hem haksız çıktılar. Bu iktidarın başa geldiği ilk dönemlerde ciddi bir demokratik açılım oldu. Ondan sonra rüşvet çarkına onlar da teslim oldu. Aslında derin devlet AKP’yi esir aldı ve dönüştürdü.
“Her şey HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı oylamayla başladı“
Peki, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her şey CHP’nin HDP’li vekillere yönelik dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullanmasıyla başladı. CHP tarihinin en utanç verici kararlarından biridir. CHP öyle yapmasaydı, bugün başka bir Türkiye olacaktı. Selahattin Demirtaş gibi hiçbir gizlisi saklısı, suçu olmayan, dürüst bir adamı içeriye attılar eş başkan ile birlikte İktidarın, siyasi rakiplerini ortadan kaldırarak ayakta kalma çabası orada başladı.
Ardından Osman Kavala ve Gezi’ye destek veren bir sürü masum insanı içeri attılar. Ondan sonra da Belediye başkanlarını içeri attılar. Belediye başkanlarını içeriye attıktan sonra seçimleri kaybettiler, bu gidişat aslında halk tarafından onaylanmadı. Gidişatlarının halk tarafından onaylanmadığını anlayamadılar.
İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde sıkı denetimler olduğu için oralarda rüşvet işlemlerinin olmadığını düşünüyorum. Ama yargıyı aldıkları için bu operasyonları yapıyorlar
İktidar, kendi geleceğini tehlikeye atıyor. Beş sene sonra böyle bir dünya yok, ya birbiriyle acayip şekilde şiddetle savaşan bir toplum olacağız ya da ılımlı bir yeni döneme gireceğiz. Ama bu yaşananların sonuçları Türkiye açısından çok kötü, toplum için çok büyük zaman kaybı.







