Türkiye siyasetinde sağ partilerin neden kalıcı bir hegemonya kurduğu, demokrasinin neden sandıkla sınırlandığı ve bu sürecin nasıl otoriterleşmeye evrildiği bu Rivayet Muhtelif’te ele alınıyor. Rivayet Muhtelif’te Hilmi Hacaloğlu ve Doç. Dr. İsmet Akça, çok partili hayattan bugüne uzanan siyasal kırılmaları, sağ iktidar–devlet ilişkisini ve liberal demokrasinin tıkanmasını tartışıyor.
Her ne kadar Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ve Serbest Fırka (1930) deneyimi olsa Türkiye’de demokratik yaşam 1946 yılında kapılan seçimlere tarihleniyor. Açık oy gizli sayım uygulanması nedeniyle “şaibeli seçim” gölgesini barındıran ilk çok partili seçimi bir kenara bırakırsak 80 yıllık bu tarihsel süreçte Türkiye’de “tek parti” iktidarları hep sağ eğilimli partiler tarafından kuruldu.
Önce Demokrat Parti (10 yıl) ardından Adalet Partisi (6 yıl), devamında Anavatan Partisi (8 yıl)en son da Adalet ve Kalkınma Partisi (23 yıl) seçmenin güçlü iktidar verdiği partiler oldu. Tabi burada AKP’nin son iki seçimde iktidarını ağırlıklı olarak MHP ile kurduğu seçim ittifaklarıyla bu iktidarını sağladığı da vakıa.
“Sol yükselişe geçtiğinde uluslararası hegemonik aktörler ve güvenlik aygıtları set çekiyor”
Hilmi Hacaloğlu, Rivayet Muhtelif’te Tarih Vakfı Yurt Yayınları’nın Cumhuriyet’in 100. Yılı serisi kapsamında yayınladığı “Türkiye Siyaseti – Dönemler, Aktörler, Meseleler” adlı kitabın editörü Doçent Dr. İsmet Akça ile ülke siyasetindeki sağ parti ağırlığının dinamikleri ile Trump dünyasında demokrasinin en temel göstergelerinden seçimlerin güvenilirliğini konuştu.
Doçent Akça, “Sağ siyaset Demokrat Parti’den itibaren bir tek parti rejimine karşı aslında demokrasiye geçişinde iddiasına. Kaynakların belli dağıtım mekanizmaları üzerinden çeşitli toplumsal kesimlere dağıtılmasını, bu kesimlerin de çok sınırlı bir siyasi siyasal katılımını öngörüyor. Bunun içine milliyetçilik ve din söylemlerini de dahil ediyor ve muhafazakar yaklaşımıyla Türkiye toplumunda seçmen desteği bulabiliyor. Solun yükselişe geçtiği sınırlı dönemlerde ise önü bir şekilde kesiliyor. Devletin güvenlik aygıtları ve uluslararası hegemonik aktörler buna set çekiyor. Bu set çekilince demokrasi talepleri de gelişmiyor, engelleniyor” dedi.

“Türkiye’de bu iktidarın da seçimden vazgeçeceğini düşünmüyorum”
Geçtiğimiz haftalarda Amerikan Başkanı Donald Trump, bu yıl 3 Kasım’da yapılacak seçimlere ihtiyaç olmadığını söyledi. Trump’a göre, “efsane bir yönetim varken seçime gitmek manasız”. Cumhuriyetçilerin hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğa sahip olduğu bir iki yıl yaşayan Amerikan Başkanı’nın görev onayı son kamuoyu araştırmalarında yüzde 38’ler seviyesinde. Peki Trump’ın seçimlere dönük bu sözleri demokrasinin halihazırda örselenmiş olduğu Türkiye gibi otoriter rekabetçi ülkelerde nasıl bir sonuç doğurabilir? Doçent Akça, Türkiye’de seçimsiz bir iktidarın varlığını sürdürmesini mümkün görmüyor:
“Bütün dünya Amerika da dahil otoriter otokratik bir rejim değişimi sürecinden geçiyor. Hatta adına yeni bir faşistleşme süreci diyebiliriz. Dünya sisteminin belli sabitleri yıkıldı. 20’ler 30’ların dünyasında gibiyiz. Kaotik bir dönemden geçiyoruz. Ama ben Türkiye’de bu iktidarın da ne olursa olsun seçimden o şekilde vazgeçeceğini düşünmüyorum. Seçimden gelen meşruiyeti korumaya çalışacak ama adil rekabete dayanmayan bir seçim olacak. Ta Demokrat Parti’den beri Türkiye’de sağ iktidarlar ‘mili iradenin tecellisi’ diyerek hep sandığı işaret ederler. Türkiye’de demokrasinin diğer ayakları sendikalar, demokratik kitle örgütleri, hukuk devleti, anayasal devlet ayakları hep tarihsel olarak zayıf ama sandık meselesi önemli. 4-5 senede bir oy atmanın Türkiye’de anlamı çok büyük. ‘Demokrasi eşittir, sandıktan çıkan sonuç, o da eşittir, milli irade. Aradaki dört senede de istediğimi yaparım’. Demokrasi bundan ibaret değil ama düşünce bundan ibaret.”

“Erdoğan bu muazzam devlet aygıtını yönetmek için ittifaklar kurmak zorunda bu da onun zaafı”
23 yıllık iktidarlarının ilk dönemlerinde liberal çevrelerle, sonra Fetullahçılarla yol yürüyen AKP, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da MHP ile ittifak halinde. Neredeyse çeyrek yüzyıllık bu uzun evrenin geldiği aşamada “devlet mi Erdoğanlaştı, Erdoğan mı devletleşti” sorusu yeniden tartışılıyor. İsmet Akça, bu soruya verdiği yanıtta bir iç içe geçme yaşandığını vurguluyor:
“Bir defa, devlet dediğimiz şey hiçbir zaman homojen de değildir sabit de değildir. Orada mücadeleler hep vardır. Ama 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren Türkiye’de normal siyaseti konuşmuyoruz. Asgari siyasal demokrasinin bile hani altının dinamitlendiği bir rejim içindeyiz. Bu rejim örneğin ulusal kimliği yeniden tarif ediyor. Ben bunu bir ‘Müslüman milliyetçiliği’ olarak tarif ediyorum. Çünkü AKP tam bir İslamcılık da yapmıyor. Daha korumacı, kapanmacı bir yere doğru gitmeye çalışıyorlar. Muhalefetin ses çıkaramadığı, ses çıkaranların kriminalize edildiği otoriter bir yapının içindeyiz. Devlet tabii ki yani Erdoğanlaşıyor onun gücü orada. Erdoğan’ın şahsında artık somutlanan bu iktidar da devleti daha kontrol eder hale geldi. Ama çelişkiler ve çatışmalar hep orada olacak. Çünkü Erdoğan hem toplumsal destek anlamında hem de devleti, bu muazzam aygıtı yönetmek için çeşitli ittifaklar kurmak zorunda. Orada bir sürü klikler var. Evet Erdoğan güçlü gibi gözüküyor ama aslında bu gücü ittifaklara bağlı. Bu da aslında bir zaaf çünkü orada çelişkiler var ve fay hatları sürekli çalışıyor.”








