31 Mart 2026 tarihinde Devlet Bahçeli; “Tüm bu cüretkâr ve hesapsız saldırılar sürerken Türkiye olarak; ayağımızı sapasağlam Anadolu’ya bastığımızı, gözümüzün kulağımızın ise Tebriz’de, Urumiye’de, Hemedan’da, Kerkük’te, Musul’da, Erbil’de olduğunu dost da düşman da bilmelidir. İran bizim için sadece bir komşu değil, din ve dil kardeşlerimizin ülkesidir. Tuğrul Bey’in Selçuklusu, Uzun Hasan’ın Akkoyunlusu, Nadir Şah’ın Afşarlısı, Şah İsmail’in Safevisidir. İran bizim için Halaç’tır, Türkmendir, Kaşkaydır. Türküyle, Farsıyla, Kürdüyle, Arabıyla kardeştir. Zaman, geçmişte yapılan yanlışları, komşuluk ve kardeşlik hukukuna uymayan davranışları, kendi içindeki hak mahrumiyetlerini bir kenara koyup bu ahlaksız saldırı karşısında haktan ve hukuktan yana olmak, Siyonist zalimliğe karşı İran halkının yanında durmak zamanıdır” dedi. Sağ olsun, var olsun.

Yunus’un dediği gibi “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası”. Hepten bitti, parçalanmadan gayri dikiş tutmaz denilen 100 yıllık Türk-Kürt çatışması 22 Ekim’de nasıl ki sona erdirildiyse; çoktan bitti, biri diğerinin ancak antagonisti olabilir denilen 500 yıllık Turan-İran ayrışması da 31 Mart’ta işte aynı şekilde sona erdirildi. En az 22 Ekim kadar önemlidir 31 Mart çıkışı! Zira ilki olmadan ikincisi olamaz, ikincisi olmadan ise ilki tamamına eremezdi. Ve her ikisi de bize dayatılan statükoları paramparça etti. Pekâlâ neden 31 Mart, 22 Ekim kadar ses getirmedi? Türklük Kürtlük kadar diri ve zinde değil de ondan. Milliyetçiyim diyenlerin çoğu milletten bihaber de ondan.
Üç büyük barış dedik; Türk-Kürt barışı bunların ilki ve en kolayı diye de ekledik. Sıra Türkün Türk ile barışında, Şah ile Sultan’ı barıştırmakta. Mezhepsel taassup ile hareket edip Türkü Türke kırdırmaya azmediyor birileri, varsın etsinler. Çok şükür devletin istikameti net. Bu hususta bir teşekkür de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a. Zira o da başından beri mezhepsel ayrıştırmalara müsaade etmedi. Lakin yetmez. Birilerinin Riyad bildirilerine imza atmasına veya ‘İran yalnızlaşır’ seviyesizliğine inmelerine müsaade ederek olmaz. Sünni-Şii ayrışması itikadi değil siyasi idi, o vakit birleşme de itikadi değil siyasi sahnede olacaktır. Böylesi bir günde İran’ın yanında olmak veya en azından karşısında durmamak hiç şüphesiz bu tarihi birleşmeye giden yolun en önemli kilometre taşlarından birisi olacaktır. Hem Türk hem de İslam aleminin birlik ve beraberliği için Türkiye’nin tavrı hayati önem arz etmektedir.

Gelelim statü meselesine. Abdullah Öcalan’ın statüsü konusunda bir belirsizlik yok, ürkeklik var sadece. Yoksa adamın statüsü belli; Öcalan, Erdoğan ve Bahçeli ile birlikte Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının kurucu babalarından biri. Bu vaziyet devlet tarafından alenen, millet tarafından ise zımnen kabul edildi. Öcalan da bunun hakkını verdi. Suriye’de Türkiye Cumhuriyeti devleti adına müzakereleri Öcalan yürüttü. Eğer Öcalan olmasaydı, Suriye Türkiye için Vietnam’a dönebilir, İran’dan önce Türkiye karışabilirdi; Kürtler ise İsrail’in maşası olarak sadece Rojava’da değil Rojhilat’ta da can verebilirlerdi. Ve bunların olması halinde, bütün bölgeyi kan ve karanlığa boğacak bir distopyanın gerçekleşmesi, yani Büyük Orta Doğu Projesi’nin hayata geçmesi ile karşı karşıya kalınabilirdi. Çok şükür Türkiye Bahçeli-Öcalan ikilisi sayesinde bu badireleri atlattı, Erdoğan da sağ olsun gölge etmedi.
Peki İmralı-Balgat hattında kırmızı hat var mı? Yok. Gerek de yok. Ama keşke olsa. Ve hatta madem Atatürk’e öykünüyor Erdoğan, keşke bu öykünmenin hakkını vererek o da Bahçeli-Öcalan denklemine dahil olabilecek cesareti gösterebilse. Ama yok. Başbakan Erdoğan’ın liderliği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’da yok. Erdoğan apolitik kalmaya devam ettikçe kendisini her geçen gün daha da yaklaştırıyor Çankaya’ya. Kendisi bilir. Türkiye, Irak ya da Suriye devletçikleri değil; Erdoğan’ın meşruiyet kaynağı da devlet değil. Erdoğan, içerde ve dışardaki statükocuların tazyikinden ancak ve ancak statüye yönelik hamlelerle kurtulabilir. Bırakın İmralı’ya konut dikmeyi veya birkaç gazeteciyi oraya göndermeyi, Öcalan’ın TRT’den ulusa seslenmesinin önü açılmalı. Mahcubiyetle yapılan siyaset sandıktan geri döner, kendinden emin siyaset ise sandığa istikamet çizer.

Türkiye’nin sistem sorunu yok, rejim sorunu var. 1925 rejimi devam ettiği sürece ister başkanlık ister parlamenter sistem olsun, Türkiye’den taşra devletinden başka bir şey olmaz ki bu da er ya da geç küçülme, parçalanma anlamına gelir. Yok devlet, 22 Ekim-27 Şubat siyaseti doğrultusunda Kemalist paradigmadan Öcalan’ın paradigmasına geçişi tamamlarsa, yani başlattığı işi bitirirse, o vakit de yine sistemden bağımsız Türkiye bir cihan devleti olur ki bunun da karşısında hiç kimse veya hiçbir kesim duramaz. Türkiye yol ayrımında; yolunu da haktan, hakikatten ve halktan yana seçmiş durumda. Eksik olan hareket. Halbuki harekette bereket vardır denmez miydi bizde?

Öcalan’ın paradigması devleti Türkleştiriyor. Devlet Türkleşmeden, Türkiye’nin Kürtlerin de devleti olması ve Kürtlerin Türkiyelileşmesi mümkün değil. Türk devlet felsefesinin teşekkülünde telif ve terkip vardır; Türk yutmaz, Türk dayatmaz. Türk devletinin çatısı geniş çatılır, otağı dar değildir. Türk devleti yurttaşına elbise biçmez, terzi değildir. Türk devletinin bir elinde çelik kılıç var ise, diğerinde de hiç şüphesiz tahta kılıç vardır. Ve tarih, tahta kılıçlardan daha büyük bir diplomasi hamlesini halen daha görememiştir. Bahçeli’nin 22 Ekim’deki mahareti de işte budur; mücadelesini tahta kılıçla vermiş, çeliğin 50 yılda başaramadığını ve başaramayacağını da işte böyle başarabilmiştir. Lakin statükocular bu hezimete boyun eğer mi? Asla. İçerde ve dışarda tüm imkanları ile direniyorlar, direnecekler.
Terörsüz Türkiye; örgüt ve devlet terörünü eş zamanlı olarak bitirerek Türkiye yüzyılına giden yolun önündeki en büyük engeli aşmak üzere. Kolay değil. Asırlık pratik değişiyor, değişecek. Basmakalıp fikirlerle hiçbir eşik, engel aşılamaz. Türkiye yüzyılı ülküsünün kuru bir fikir olarak kalmaması, duygu ve düşüncelerin kabuk bağlamaması ile mümkün. Niyetler dile geldi, müşterek oldukları ikrar edildi. Samimiyetimiz sınandı, birliğimiz teyit edildi. Artık icraat vakti. Artık kucaklaşma vakti. Mesele, İmamoğlu-Demirtaş-Kavala üçgeninden ve onların temsil ettiği elit kesimden ibaret değil. Mesele, Erdoğan’ın salt onlara veya onlardan birkaçına adalet bahşederek özgürlüğüne kavuşturması da değil. Mesele, milli bir mesele; mesele hukuk devleti.
Öcalan kırk kere norm devlet demesine rağmen, kırk yıldır ona önderlik diyen DEM Parti ipin ucunu yanlış yerden tutuyor. MHP ise Türklüğü temsil ettiği iddiasında ama Türkün anayasası olan “İl gider töre kalır” deyiminin anlam ve önemini halen daha idrak edemiyor. AK Parti ıslah CHP ise iflah olmaz. Ne yapsın bu millet? Kimi kime şikâyet edecek? Ama Yunus’un dediği gibi “Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar”. Bu millet bu badireleri de aşacak, atlatacak bir yol bulur elbet. Zira hep buldu. Erdoğan kendi statüsünün Atatürk gibi olmasını istiyorsa eğer, o vakit statükoculuk yapmamalı. Atatürk yapmadı. At da meydan da var; at binenin, kılıç kuşananın. Erdoğan’ın bahanesi kalmadı.

Varsın birileri kibirden, kompleksten kudursun. Düne kadar “Kürt bize kıyıyor” hamasetiyle savaş tamtamları çalıyorlardı, bugün kalkmışlar “Kürt bize kıymadı, kıyamadı” şovenizmiyle barışın karşısında duruyorlar. Yetmiyor İran’da bombalananlar arasında Türkler yokmuş gibi Batı’nın tellallığını yapıyorlar. Dertleri dün de millet değildi bugün de millet değil. Sen Türklüğünü yitirmişsen Kürdün suçu ne? Kimden yana olduklarının, kime hizmet ettiklerinin idrakinde bile değiller; ellerinde balta, deli danalar gibi dalıyorlar bostanlara. İslam milli varlığımızın, dolayısı ile milliyetçiliğimizin de bir unsuru iken; bunlar onu da yok sayarak sekter seküler konuşup duruyorlar. Kemalizm’in tekne kazıntıları! Milletten bihaber “milliyetçilik” yapıyorlar. Siyonizm’in statükosuna hizmet ediyorlar.
Yetmiş iki millete bir bakarım ben ama Türklüğümü de yedi cihana değişmem. Türkçe sesim, nefesimdir benim, ondan vazgeçmem. Kendim için istediğimi ise sadece kardeşime değil hiç kimseye çok görmem. Zira Türküm ben, hikayem bunun üzerine, özümü inkâr etmem. O yüzden ne dedik; Türkiye’de Kürtçe, Çin Seddi’nden Viyana kapılarına kadar Türkçe! Türkçe öğretim zorunlu olmakla birlikte Kürtçe anadilde eğitim Kürtlere analarının ak sütü kadar helal ve hak. Eğer istiyorsak ay yıldızlı al bayrağın DEM Parti mitinglerinde de canı gönülden dalgalanmasını, eğer istiyorsak Erbil’in de Kobani’nin Ankara’ya bakmasını, eğer istiyorsak Aras üzerindeki hasret köprülerinin vuslata varmasını ve Tahran’ın dimdik ayakta kalmasını; o vakit statükoculara inat gereğini yapmak ve hakkı hak sahiplerine teslim etmek gerek. Batı’nın devrimler ve bölgesel savaşlarla başlattığı ulus devlete dayalı iki yüz yılı aşan statükoyu, Türkiye evrimler ve bölgesel barışlarla demokratik ulusa dayanarak sona erdirebilir. Tabii statükoculara inat, statümüzü kendimiz belirleyebilirsek. Zaman daralıyor, Beştepe için karar vakti.














