Ruşen Çakır, Kemal Öztürk’ün medya sektöründeki kriz uyarısını değerlendirdi, ana akım medyanın finansal zorluklar yaşadığını söyledi. Çakır, geleneksel medyanın devlet desteğiyle ayakta kaldığını ancak ekonomik krizle birlikte bu desteklerin azaldığını vurguladı.
Ruşen Çakır, sosyal medya hesabından Türkiye medyasındaki kriz uyarılarını değerlendirdi. Kemal Öztürk’ün medya sektörü hakkındaki paylaşımlarına atıfta bulunan Çakır, ana akım medyanın ciddi finansal sorunlar yaşadığını belirtti. Kemal Öztürk, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eski basın danışmanı ve eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü olarak görev almıştı.
Son dönemde NTV için yorum yapan Öztürk, medyaya dair kapsamlı bir değerlendirme paylaştı. Çakır, Öztürk’ün bu değerlendirmesinin önemine dikkat çekti ve “Kemal alarm vermiş, bu durum siyasi değil, egemenlik meselesidir demiş” diye aktardı.

Çakır, Öztürk’ün verdiği rakamlara dikkat çekti ve durumu şöyle özetledi:
“Diyor ki, neye dayanarak diyor bilmiyorum ama bence de şaşırtıcı değil. Türkiye’deki reklamların yüzde 75’i yabancıların sahip olduğu sosyal medyaya gidiyor. Geri kalan yüzde 25 oranı ülkedeki tüm medya bölüşüyor diyor.”
Öztürk’ün bu nedenle ulusal ve yerel medya sektörünün çok ciddi bir kriz dönemine girdiğini söylediğini kaydetti.
Yerel medyanın yıllardır bu durumda olduğunu vurgulayan Çakır, Basın İlan Kurumu’nun yerel medyayı kurtarıcı hamlelerinin gelmediğini belirtti. Kurumun genellikle iktidar yanlısı bir medyayı gözettiğini ve korumaya çalıştığını ekledi. Buna rağmen yerel medyanın yok olmaya doğru uzun bir süredir gittiğini ifade etti.

“Satmayan gazeteler iktidarın desteğiyle çıkıyor”
Çakır, özel sektörden alınan reklamların da iktidarın telkiniyle geldiğini belirterek şunları söyledi:
“Şimdi bakıyoruz, Türkiye’nin anlı şanlı holdingleri hiç satmayan gazetelere ilan vermek zorunda hissediyorlar kendilerini iktidarın hışmına uğramamak için.”
Satmayan birtakım gazetelerin olduğunu ancak yine de çıktıklarını aktardı. Bunların özellikle devlet kurumları tarafından toplu halde satın alındığını belirtti.
Haber kanallarına bakıldığında özellikle haberden kaçtıkları için zaten çok fazla izlenmediklerini ve sürekli olarak bir destekle ayakta durmaya çalıştıklarını vurgulayan Çakır, ekonomik krizi işaret etti. Çakır, “Ama ülkede yaşanan ekonomik krizle birlikte belli ki bu sübvansiyonlar yani devlet kasasından dolaylı olarak gelen bu paralar azalmış ve bu çarkları döndüremez olmuş” dedi.

“Editoryal bağımsızlık talebi güldürüyor”
Öztürk’ün ulusal medyanın finansal ve editoryal bağımsızlığı için acil düzenleme çağrısını değerlendiren Çakır, bu sözü gülerek karşıladığını söyledi. “Editoryal bağımsızlık kimin hangi şeyin, NTV mi, Sabah grubu mu, Demirören grubu mu? Editoryal bağımsızlık gibi bir talepleri yok ki. Hiçbir zaman olmadı. Bundan sonra da olacağı yok” dedi.
Bu kuruluşların sadece zincirlerinin, halkalarının kopmamasını istediklerini belirten Çakır, Medyascope’u hayata geçirdiklerinden beri kendilerine sürekli bir şey söylendiğini aktardı. “Bize Medyascope’u hayata geçirdiğimizden beri hep şunu söylediler. Siz sonra bir haber kanalına mı dönüşeceksiniz? Ben de genellikle şu cevabı verdim. Hayır, onlar bizim gibi olacaklar dedim. Şimdi buna doğru bir gidiş var” diye konuştu.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Evet, büyük medyamız krizdeymiş. Şaşırtıcı değil. Zaten hep krizdeydi. Şimdi belli ki kriz alenileşiyor. Bunu nereden biliyoruz? Kemal Öztürk dün sosyal medyada kapsamlı bir paylaşım yaptı. Kemal Öztürk kim? Bir dönem başbakanken Recep Tayyip Erdoğan’ın basın danışmanı. Sonra Anadolu Ajansı Genel Müdürü ve bir süredir de medyada haber yapıyor, yorum yapıyor. En son NTV için yorum yapıyor. Son olarak Suriye’de Şam ordusunun, yani Suriye ordusunun Kürtleri püskürtmesi ya da Fırat’ın doğusuna sürmesi olayını NTV adına canlı olarak izledi. Benim de yıllardır tanıdığım meslektaşım, arkadaşım. Kemal alarm vermiş. ‘‘Bu durum siyasi değil egemenlik meselesidir.’’ demiş ve diyor ki ‘‘Artık acil düzenleme lazım.’’ Ulusal güvenliği tehdit edecek düzeye gelmiş. Ne gelmiş? Medyadaki reklam pastasının dağıtımı. Diyor ki, neye dayanarak diyor bilmiyorum ama bence de şaşırtıcı değil: ‘‘Türkiye’deki reklamların %75’i yabancıların sahip olduğu sosyal medyaya gidiyor. Geri kalan %25 oranını ülkedeki tüm medya bölüşüyor’’ diyor. Eyvallah. ‘‘Ve bu nedenle de ulusal ve yerel medya sektörü çok ciddi bir kriz dönemine girdi’’ diyor. Yerel medya zaten yıllardır bu durumda. Basın İlan Kurumu’nun yerel medyayı kurtarıcı hamleleri bir türlü gelmiyor ya da genellikle her zaman yaptıkları gibi daha çok iktidar yanlısı bir medyayı gözetiyorlar, korumaya çalışıyorlar. Ama bütün bunlara rağmen yerel medya zaten yok olmaya doğru uzun bir süredir gidiyor. Şimdi sıra büyük medyaya gelmiş. Diyor ki Kemal Öztürk: ‘‘Haber kanalları, ana akım medya televizyonları, gazeteler, haber siteleri, radyolar finansal kriz yüzünden kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.’’
Şimdi zaten bu medyanın kademe kademe iktidarın denetimine girdiğini gördük. Önce Sabah Grubu, sonra Demirören Grubu; neredeyse medyadaki büyük medya denen yapının beşte dördü, belki de onda dokuzu diyelim, iktidar denetiminde, iktidarın havuzunda. Bunlar nasıl varlığını sürdürdüler, sürdürüyorlar? Aslında gelir elde ederek sürdürmüyorlar. Yani çok satmak, çok izlenmekten ziyade devletin sübvansiyonuyla gidiyorlar. Bu nasıl oluyor? Bir, kamu şirketlerinden reklam alıyorlar; başta bankalar olmak üzere ya da kamunun çok ciddi kontrol ettiği birtakım büyük şirketlerden. Bir de ayrıca tabii ki onu da unutmamak lazım, iktidarın telkiniyle özel sektörden aldıkları reklamlarla. Bugün bakıyoruz Türkiye’nin anlı şanlı holdingleri hiç satmayan gazetelere ilan vermek zorunda hissediyorlar kendilerini; iktidarın hışmına uğramamak için. Bu yıllardır böyle sürüyor. Satmayan birtakım gazeteler var ama çıkıyorlar. Tabii bu arada bu gazeteleri özellikle devlet kurumları toplu halde satın alıyor vesaire. Buna rağmen satmıyorlar, satamıyorlar. Aslında satmak için de çok bir çaba yürütmüyorlar. Özellikle baktığımız zaman haber kanalları da haberden kaçtıkları için zaten çok fazla izlenmiyorlar ve sürekli olarak bir destekle ayakta durmaya çalışıyorlar. Ama ülkede yaşanan ekonomik krizle birlikte belli ki bu sübvansiyonlar, yani devlet kasasından dolaylı olarak gelen bu paralar azalmış ve bu çarkları döndüremez olmuş.
Bu hiç şaşırtıcı bir şey değil. Aslında tüm dünyada yaşanan bir olayın Türkiye versiyonunu çok amatör bir şekilde yaşıyoruz. Dünyada da geleneksel medya, yeni dijital medyaya karşı ayakta durabilmek için çeşitli yöntemler denedi. Bunlardan kimileri başarılı oldu, kimileri başarısız oldu. Örneğin bir New York Times ya da Guardian gibi, Le Monde kısmen, bunlar kendilerini dijital ortama bir şekilde adapte etme konusunda bayağı başarı gösterdiler. Şunu biliyoruz: Eğer siz gerçekten kamunun istediği, insanların istediği türde bir gazetecilik yapıyorsanız, yayıncılık yapıyorsanız insanlar size sahip çıkabiliyor. New York Times, Guardian, Le Monde, başka bir yığın örnek var, bunların örnekleri. Ama siz zaten insanların çok da fazla merak etmediği şeyleri anlatıyorsanız insanlar size pek de ilgi göstermiyor. Size destek vermiyor. Yani yeni dönemde özellikle medyada vatandaş katkılı gazetecilik, medya olayı çok ciddi bir şekilde öne çıkıyor. Biz Medyascope olarak bunu 10 yıldır deniyoruz. Bayağı mesafe katettik. Bunları hepiniz görüyorsunuz. Ve bize reklam gelmiyor. Bize neden reklam gelmiyor? Çünkü insanlar bizim gibi bağımsız yerlere reklam vermekten korkuyorlar. Ve şimdi bir bakıyoruz bizimle dalga geçen, bizi küçümseyen kurumlar, oradaki kurumların yöneticileri zor durumdaymış. Bakın daha önce de söyledim. O kadar gözetiliyor ki bu kurumlar; biz koca Sabah Grubu’ndan daha fazla vergi verdik Medyascope olarak. Çünkü onların bütün vergi borçları affedildi. Neden? İktidarın yörüngesinde oldukları için. Biz bu halimizde vergimizi cezalarıyla birlikte verdik ve ayakta kalabiliyoruz. Çünkü neden? Bağımsız, özgür gazetecilik yapıyoruz ve bunun belli bir karşılığı var. Şimdi bakıyoruz bir panik hali ve ne deniyor: ‘‘Tüm haber kanalları, gazeteler zarar ediyordu. Şimdi ana akım medya da zarar ediyor.’’
Hep zarar ediyorlardı. Daha da edecekler. Küçülüyorlar, kapanıyorlar. Çok sayıda kişi işten çıkarılıyor. Maaşlar alabildiğine az tutuluyor. Zaten bunların neredeyse hiçbirisinde sendika yok. Bizde sendika var, onlarda yok. Böyleler, buna rağmen yürütemiyorlar. Çünkü işin şeyini kaçırdılar baştan itibaren; sırtını devlete dayayarak bu işin olabileceği düşüncesiyle hareket ettiler. Şimdi devlet de onları kurtaramıyor, siyasi iktidar da onları kurtaramıyor. Dolayısıyla şimdi “ulusal medyanın finansal ve editoryal bağımsızlığı için acil düzenleme yapılması gerekiyor” sözünü gülerek karşılıyorum. Editoryal bağımsızlık kimin, hangi şeyin? NTV mi, Sabah Grubu mu, Demirören Grubu mu? Editoryal bağımsızlık gibi bir talepleri yok ki. Hiçbir zaman olmadı. Bundan sonra da olacağı yok. Ama sadece bu zincirin halkalarının kopmamasını istiyorlar. Bize Medyascope‘u hayata geçirdiğimizden beri hep şunu söylediler: “Siz sonra bir haber kanalına mı dönüşeceksiniz?” Ben de genellikle şu cevabı verdim: “Hayır, onlar bizim gibi olacaklar.” dedim. Şimdi buna doğru bir gidiş var. Mesela devlet Tele1‘e kayyum atadı. Oradan çok sayıda meslektaşımız ayrılıp Tele2‘yi sosyal medyada, YouTube üzerinden yapmaya başladılar. Birçok kişi, işsiz kalan gazeteci ya da çalışma ortamını beğenmeyen gazeteci, şansını YouTube üzerinden, sosyal medya üzerinden deniyor ve kimileri başarılı da oluyor. Bağımsız gazeteciliği orada sürdürüyor. Ve şimdi burada da hemen bir alarm veriliyor: “Sosyal medya manipülasyona çok açık. Aman bu olayı sosyal medyaya hapsetmeyelim.” Manipülasyonun Allah’ını o büyük medya denen yerler yapıyor. Dolayısıyla gelsin herkes, vatandaşa ne veriyorsanız onun karşılığını alıyorsunuz ve arkanızda çok büyük destekle bunu başaramadınız. Artık itiraf edin, kapatın dükkânı gidin ve herkes — artık sosyal medyada mı olur, başka şekilde mi olur — haber ihtiyacını, özgür yorum ihtiyacını gidersin. Size geçmiş olsun. Biz bildiğimiz yolda devam ediyoruz ve nasıl söyleyeyim, hadi söylemeyeyim. Neyse…
Bugünün ithafı… Edebiyatla ilk tanıştığımda en çok okuduğum birkaç yazardan birisi: Bekir Yıldız. Öyküleriyle başladık. Ortaokulda okuduk. Köy anlatıyordu genellikle, Güneydoğu’yu anlatıyordu, bir de Almanya’yı. Kendisi çünkü bir süre Almanya’da yaşamış. Almanya’ya çok gidip gelen birisi. Aslen Şanlıurfalı ve toplumsal gerçekçilik denen akımın Türkiye’deki — 70’li yıllardan bahsediyorum — en öne çıkan isimlerinden birisiydi Bekir Yıldız. Hâlâ okunuyor mu bilmiyorum inanın, ben de yıllardır okumuyorum çünkü neredeyse tüm kitaplarını zamanında okumuştuk. ‘‘Kaçakçı Şahan’’ mesela, ‘‘Halkalı Köle’’, ‘‘Kara Vagon’’, ‘‘Reşo Ağa’’. Üç tane de film var: ‘‘Halkalı Köle’’, ‘‘Kara Çarşaflı Gelin’’, ‘‘Bedrana’’. Bunlar da Bekir Yıldız’dan uyarlanmış. Başka da olabilir, ben bu üçünü saptadım. Çok sade bir dille çok doğrudan gerçekleri anlatan, sömürüyü anlatan, kırsal alandaki sömürüyü anlatan ya da Almanya’daki sömürüyü anlatan, yoksulları anlatan, yaşam mücadelesi veren insanları anlatan gerçekçi bir isimdi. Ondan çok şey öğrendik. Kafamızı açtı, dünyayı tanımamıza yardımcı oldu. Yıllar sonra benim için şöyle bir sürpriz oldu; Bekir Yıldız’la büyümüş birisi olarak daha sonra İslami hareket çalıştığımda en çok ilgilendiğim isimlerden birisi Said Nursi, bilenler bilir. Said Nursi’nin bir dönemi Kastamonu’da sürgünde geçer. Meğer Bekir Yıldız’ın babası polis ve o sıralarda Kastamonu’da görev yapmış ve yıllar sonra gördüm ki Bekir Yıldız’ın annesi — o sırada Bediüzzaman Said Nursi diye tabir ediyorlar — Said Nursi ile temasta olan birisiymiş. Çok şaşırmıştım. Kendisiyle yapılmış bir röportajı görmüştüm. Benim için gerçekten sürpriz olmuştu. Hayat gerçekten çok ilginç. Kendisini 1998 yılında kaybettik. Rahmetle ve minnetle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








