Gülener Kırnalı yazdı | Odadaki fil: Üç sıcak başlıkta konuşulmayan dev Rusya

Ukrayna’daki kırılgan barış, nükleer anlaşmanın sona ermesi ve derinleşen stagflasyon: Küresel türbülansın ortasında Rusya’nın gücü kadar kırılganlığı da büyüyor.

Rusya'nın konuşulmayanları

Dünya jeopolitiğinin ve küresel ekonominin köklü bir dönüşümden geçtiğini sabahtan akşama konuşur hâle geldik. ABD–Çin geriliminden küresel ticaret savaşlarına, Trump’ın yılbaşından bu yana Venezuela’dan Grönland’a uzanan sert, tuhaf ve kuralsız adımlarından her ağzını açtığında dünya gündeminin ortasına bıraktığı siyasi ve ekonomik bombalara, tüm bu kaosun içinde Avrupa’nın aynı anda birden fazla krizle boğuşmasına kadar uzanan bir akıl almaz gündemin içindeyiz.

Ancak tam da bu hengâmede, büyük küresel denklemin ortasında durmasına rağmen çoğu zaman ya fark edilmeyen ya da bilinçli olarak görmezden gelinen bir Rusya var. Bir süredir Ukrayna Savaşı çerçevesine indirgenen, bu bağlamda Avrupa ile olan çatışması ya da Trump yönetimiyle değişen ilişkisi üzerinden ele alınan Rusya, hâlâ 2026 yılında “gitmesek de görmesek de bizim olan o köyde” dünyanın en büyük güçlerinden biri olarak varlığını sürdürüyor. Üstelik küresel sistemdeki çatırdamalar, Moskova’ya bazı alanlarda yeni manevra imkânları da sunuyor.

Bugün Rusya’yı gerçekten anlamak için, en çok konuşulanlara değil, konuşulmayanlara bakmak gerekiyor. Gelin, sıcak gelişmelerin yaşandığı üç başlıktan hareketle, bu küresel türbülansın ortasında Rusya’nın bugünkü konumuna ve önümüzdeki dönemde onu nelerin beklediğine kısaca bakalım.

1. Ukrayna Savaşı ve ilerlemeyen kırılgan barış süreci

Ukrayna-Rusya Savaşı devam ediyor. Barış görüşmeleri aylardır sürse de sahada ve masada kalıcı bir ilerleme sağlanabilmiş değil. Süreci “iki ileri bir geri” olarak tarif etmek mümkün. Bu belirsizlikte yalnızca Moskova ve Kiev’in pozisyonları değil; ABD ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıkları ve stratejik öncelik çatışmaları da belirleyici rol oynuyor.

Son dönemde barış sürecine dair en somut gelişme, savaş esirlerinin karşılıklı iadesi konusunda varılan mutabakattı. Ukrayna, Rusya ve ABD heyetlerinin Abu Dabi’de gerçekleştirdiği görüşmelerde, iki tarafın karşılıklı olarak 157’şer (toplam 314) savaş tutsağını iade etmesi konusunda prensip anlaşmasına vardığı haberi hafta ortasında basına yansıdı. Bu adım, aylar sonra tarafların oturduğu bu kritik masada sembolik de olsa öneme sahip bir gelişmeydi.

Ancak tam da bu anlaşmanın kamuoyuna yansıdığı sırada, Rusya’da üst düzey bir askeri yetkilinin Moskova’da sokak ortasında suikasta uğraması, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Söz konusu isim, Rus Silahlı Kuvvetleri içinde operasyonel ve istihbari kapasitesiyle öne çıkan Vladimir Alexeyev, savaşın kritik safhalarında rol almış bir general. Güvenlik kameralarının bulunduğu, yoğun koruma altında olması beklenen bir bölgede hedef alınması, saldırının yalnızca sembolik değil, aynı zamanda son derece mesaj yüklü olduğunu gösteriyor.

Kremlin, saldırının sorumluluğunu hızlıca Ukrayna’ya yükledi. Olayın barış görüşmelerini doğrudan akamete uğratıp uğratmayacağı henüz net değil. Ancak zaten pamuk ipliğine bağlı olan bu süreci daha da zayıflattığını söylemek güç değil. Diplomatik temasların sürdüğü bir anda gelen böylesi bir saldırı, müzakere zemininin ne kadar kaygan, savunmasız ve girift olduğunu da apaçık ortaya koyuyor.

Suikastın bir başka önemli boyutu da Rusya adına içeride ve dışarıda yarattığı aciz görüntü. Rusya’nın üst düzey askeri ve istihbari kadrolarından bir ismin başkentte hedef alınabilmesi, Kremlin açısından ciddi bir zafiyet algısı yaratıyor. Putin’in iktidarını yıllardır ayakta tutan temel anlatılardan biri, devletin mutlak kontrol kapasitesi ve güvenlik aygıtının her şeyi kuşatan gücüydü. Bu tür olaylar, o anlatıyı sessiz ama etkili biçimde aşındırıyor.

Böyle durumlarda Kremlin’in refleksi genellikle daha temkinli olmak değil, daha sertleşmek oluyor. Dolayısıyla bu tür saldırıların, barış arayışından çok, savaşın dozunu ve söylemini daha da sertleştirme riski taşıdığını göz ardı etmemek gerekiyor.

2. Miadı dolan ABD–Rusya nükleer dengesi ve yeni müzakere alanı

Bu hafta itibarıyla, 2010 yılında imzalanan ve ABD ile Rusya’nın stratejik nükleer silahlarını sınırlayan New START Anlaşması’nın süresi doldu. Bu gelişme, hâlihazırda yüksek tansiyonlu bir uluslararası ortamda nükleer silahlanma riskini yeniden dünya gündeminin üst sıralarına taşıdı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in açıklamaları bu açıdan özellikle dikkat çekiciydi. Guterres, ABD ve Rusya’ya acilen yeni bir nükleer silah kontrol anlaşması imzalama çağrısında bulunarak, “yarım yüzyılı aşkın süredir ilk kez dünyanın nükleer silah stoklarının ezici çoğunluğunu elinde bulunduran iki ülkenin stratejik cephaneliklerini bağlayıcı biçimde sınırlayan hiçbir anlaşmanın olmadığı” bir döneme girildiğini vurguladı. Nitekim birçok uzman gibi Guterres de içinde bulunduğumuz durumu “küresel bir tehlike anı” olarak tarif etti.

ABD Başkanı Donald Trump ise New START’ın uzatılmasına sıcak bakmıyor. Aksine, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, Obama döneminde imzalanan bu anlaşmayı “berbat” olarak nitelendirdi ve yerine, Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma yapılmasını savundu. Kâğıt üzerinde kulağa makul gelen bu öneri, pratikte ciddi sorunlar barındırıyor.

Her şeyden önce Çin, nükleer cephanelik büyüklüğü ve doktrini açısından ABD ve Rusya’yla aynı kategoride yer almıyor ve bugüne kadar bu tür bağlayıcı, şeffaf silah kontrol anlaşmalarına mesafeli durdu. Dolayısıyla Çin’in masaya dahil edilmesi, müzakereleri hem uzatacak hem de çok daha karmaşık hâle getirecek bir unsur. Bu da kısa vadede yeni bir anlaşmanın hayata geçirilmesini zorlaştırabilir.

Uzmanların büyük bölümü, nihayetinde bir tür nükleer silah kontrol mekanizmasının yeniden kurulacağı görüşünde. Ancak bu “er ya da geç” ifadesinin içerdiği belirsizlik, küresel kırılganlık açısından son derece riskli. Özellikle Trump ve Putin gibi öngörülemez ve kişisel liderlik tarzını öne çıkaran aktörlerin elinde, nükleer dengeyi belirleyen bağlayıcı mekanizmaların ortadan kalkması, küresel güvenlik mimarisini ciddi biçimde zayıflatıyor.

Öte yandan, hem Ukrayna Savaşı bağlamında ortaya çıkan askeri ve siyasi kırılganlıklar hem de Rusya ekonomisinde giderek daha görünür hâle gelen yapısal zayıflıklar düşünüldüğünde, bu nükleer müzakere süreci Kremlin açısından önemli bir koz ve manevra alanı da yaratabilir. Moskova, artan kırılganlıklarını dengelemek ve küresel pazarlık gücünü korumak için nükleer dosyayı stratejik bir kaldıraç olarak kullanma eğiliminde olabilir. Ki bu son söylediklerimiz hiçbirimiz için hayra alamet olmayacaktır.

3. Savaşın gölgesinde stagflasyona giren Rus ekonomisi

Asıl kritik başlık ise çoğu zaman askeri ve diplomatik tartışmaların gölgesinde kalan ekonomi. Bir süredir birçok ekonomistin altını çizdiği stagflasyon riski, artık teorik bir ihtimal olmaktan çıkmış durumda. Yeni analizler, Rusya ekonomisinin nihayet ciddi bir stagflasyon evresine girdiğini ortaya koyuyor. Bu konuda son dönemde yayımlanan en kapsamlı çalışmalardan biri, The Guardian’da Alex J. Clark imzasıyla yayımlandı.

Analize göre; savaşın ilk yıllarında Rus ekonomisi beklenenden daha dirençli bir görüntü vermişti. Enerji ihracatından elde edilen yüksek gelirler, sıkı sermaye kontrolleri ve devletin doğrudan müdahaleleri sayesinde Kremlin ani bir ekonomik çöküşü engellemeyi başardı. Ancak bu “direnç”, yapısal sorunları çözmekten çok, onları zamana yaydı; sorunlar ortadan kalkmadı, yalnızca ertelendi.

2022’de yaptırımların yarattığı ilk şokun ardından, Rusya’da askeri harcamalar hızla arttı ve ekonomi kısa süreli bir büyüme ivmesi yakaladı. Hatta Rusya, bazılarının beklentisi olan ilk 20 klasmanında havlu atmak bir yana, 2025 itibarıyla dünyanın en büyük dokuzuncu ekonomisi konumuna yükseldi. Öyle ki Kanada ve Brezilya’yı geride bıraktı. Ancak birçok analize göre bu tablo, gerçek bir ekonomik güçlenmeden çok, savaş ekonomisinin yarattığı yapay bir büyüme oldu. Nitekim 2025 yılıyla birlikte bu ivmenin yerini belirgin bir durgunluk almaya başladı.

Bugün gelinen noktada Rusya, klasik bir stagflasyon (durgunluk + enflasyon) tablosuyla karşı karşıya: Ekonomik büyüme yavaşlıyor, hatta bazı göstergelerde durma noktasına geliyor; buna karşın enflasyon yüksek seviyelerde seyretmeye devam ediyor. Savunma harcamalarına dayalı büyüme modeli, sivil ekonomiyi giderek daha fazla boğuyor. Kaynaklar üretken ve yenilikçi sektörlere değil, doğrudan savaşın finansmanına akıyor.

Bu çerçevede Ukrayna açısından kilit soru şu: Rusya, askeri harcamalardaki bu yüksek seviyeyi ne kadar süre koruyabilir? Savaş boyunca Rusya’nın askeri harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı iki katına çıkarak yüzde 7’nin üzerine çıktı. Bu oran, ABD’nin GSYH’sinin yüzde 3,4’üne denk gelen savunma harcamasının iki katı; aynı zamanda NATO üyesi ülkelerin herhangi birinden daha yüksek. Ancak dikkat çekici bir nokta daha var: Savaşın ilk yıllarında hızla artan askeri harcamalar, artık eskisi kadar hızlı yükselmiyor. 2024 ile 2025 arasında bu orandaki artış yalnızca 0,1 puanla sınırlı kaldı. Uzmanlar bu nedenle, Rusya’nın kısa vadede savaşı finanse etmeye devam edebileceği sonucuna varıyor. Yani Kremlin’in; para basılması, vergilerin yükseltilmesi, devlet varlıklarının satışı ve özel şirketlerin kamulaştırılması gibi bilindik araçlarla bu durumu idare edebileceği ve Putin’in, en azından 2026’yı ve büyük olasılıkla 2027’yi de kapsayacak şekilde savaşı finanse edebilecek kaynağı yaratabileceği öngörülüyor.

Ancak tabloyu ağırlaştıran bir başka unsur işgücü piyasası. Yüz binlerce insan ya cephede ya da ülke dışında. Nitelikli işgücü eksikliği derinleşirken, üretkenlik düşüyor. Ücretler nominal olarak artsa bile, yüksek enflasyon alım gücünü hızla eritiyor. Bu da geniş toplum kesimlerinde memnuniyetsizliğin yavaş ama istikrarlı biçimde artmasına yol açıyor.

Tüm bu veriler bir arada değerlendirildiğinde, Rusya’nın şu anda “savaşla uyumlu” bir ekonomi değil, giderek “savaş tarafından tüketilen” bir ekonomi hâline geldiği ortaya çıkıyor. Bu durum kısa vadede Putin’in iktidarını sarsmayabilir; ancak orta ve uzun vadede Kremlin’in manevra alanını belirgin biçimde daraltıyor. Ekonomik durgunluk, sosyal harcamalar üzerindeki baskı ve elitler arasındaki kaynak paylaşımı gerilimlerinin, Kremlin açısından giderek daha karmaşık ve yönetilmesi zor bir tablo yaratması ihtimal dahilinde.

Küresel kaosun içinde güçlü, tehditkâr ama kırılgan “Rus Ayısı”

Tüm bu başlıkları birlikte düşündüğümüzde, Rusya’nın çok cepheden daralan, çelişkili ve girift bir pozisyonda olduğu ortada. Putin, Trump’ın Grönland’dan Venezuela’ya uzanan çıkışlarının dünya gündemini meşgul etmesinden, uluslararası hukukun aşınmasından ve Avrupa’nın çoklu krizlerle boğuşmasından son derece memnun olduğu bir dönemin içinde. Bu kaosun, Moskova’ya nefes alma alanı açtığı da bir gerçek.

Ancak madalyonun diğer yüzünde, ekonomik durgunluk, savaşın uzayan maliyeti ve küresel ekonomik dengelerin Rusya’nın aleyhine işlemesi var. Bu faktörler, Ukrayna savaşı açısından olduğu kadar Putin’in politikalarının sürdürülebilirliği açısından da orta ve uzun vadeli ciddi riskler barındırıyor.

Fakat unutmamak gerekir ki Rusya hâlâ büyük bir güç. Ama bu güç, eskisine kıyasla daha pahalı, daha kırılgan ve daha az sürdürülebilir hâle geliyor. Ve görünen o ki; önümüzdeki dönemde asıl soru, Kremlin’in bu tabloyu sertleşerek mi, uzlaşarak mı yöneteceği; bu ikilem içerisinde hangi araçları ve kozları tedavüle sokacağı ya da tedavülde tutacağı olacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.