Anlamak gerek, Nazım Hikmet’in dediği gibi:
Annelerin ninnilerinden
Spikerin okuduğu yalana kadar
Yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı
Anlamak sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık
Anlamak gideni ve gelmekte olanı…
Anlamak gerek; Öcalan’ın Türkiye’si, Türkiye’nin ta kendisi. Zira Türkiye üç temel vaat, üç temel ülkü üzerine kurula geldi. Bunlar tek devlet ve tek millet için olmazsa olmaz olan hudut, hukuk ve hak ile ilgiliydi. Cumhuriyet 1923’te ilan edildi, rejim ise 1925’te inşa edildi. Devlet kurucular 1912-22 arasının travmalarına dayalı olarak, zamanın şartlarını gözeterek ve kibir, korku, komplekse yenik düşerek, lakin anlaşılabilir sebeplerle içinde yaşadığımız rejimi inşa ettiler. Kemalist paradigma Batı’ya karşı aşağılık kompleksi içindeydi; bu sebeple “az olsun bizim olsun” mottosuyla hareket etti, ettiği için de küçük Türkiye’nin gereği olarak hareket etti. Lakin Türkiye Kemalistlerden ibaret değildi. Ve hatta toplum içerisinde Kemalistler, azınlık olacak kadar dahi nüfusa sahip değildi. Hal böyle olunca ve Kemalist paradigma da devleti taşıyamaz hale gelince, olması gereken oldu; devlet dümeni Öcalan’ın paradigmasına kırdı. Ne eksik ne fazla, 22 Ekim budur. 27 Şubat ise Öcalan’ın derdinin sadece Kürtler olmadığının, PKK’nın Kürtçülük veya ilkel bir milliyetçilik peşinde koşmadığının ikrarıdır. Aksi halde Kürtleri Türkiye’den koparmak için bulunmaz bir fırsat geçmişti Öcalan’ın eline. Ama o bunu kullanmadı. Bilakis Kürtlerin Türkiye’den kopmaması için elinden geleni yaptı. Öcalan hiçbir zaman Türkiye’den vazgeçmedi.

İçinden geçtiğimiz ve adına Terörsüz Türkiye dediğimiz süreç, Kürt meselesinin çözümüne değil, kabulüne yönelik bir hamledir. Ve bu anlamda neticelerinden bağımsız, başlı başına bir kurucu hamledir. Atatürk devrimleri ile başlayan Türkiye’nin kuruluş dönemi, Öcalan evrimleri ile tamamlanacak ve yükseliş dönemi başlayacaktır. Bunun içinse başta da ifade ettiğim üzere üç temel vaat, üç temel ülkü gereği ne yapılması lazımsa o yapılmalıdır ve hiç şüphesiz yapılacaktır. Peki neydi bu üç temel vaat, üç temel ülkü?
İlk olarak; “Müdafaa-i hukuk müdafaa-i vatandır” diye düştük yola 1919’da. O gün itibari ile hakkını koruduk vatanın. Ama sonrasında hukuka riayet edemedik, vatan huzur bulmadı; Kürt meselesi, başörtüsü meselesi, Alevi meselesi gibi birçok sorun ile bocalayıp durduk. Üstelik doğal da değildi, yapaydı hepsi. Devlet; keyfi olmaktan öteye geçip norm devlet olamadı. Devletin çeteleşmesi veya çetelere boyun eğmesi; terörize olması veya terörle mücadele etmesi hep bundan. Vatanın uzun vadede müdafaası, asker veya polis ya da yargıçlarla değil hukuk devleti ile mümkün. Hukuk devleti ise toplumsal sözleşme olmadan mümkün değil. Toplumsal sözleşmeler ise siyaseten hiçbir kesimin terörize edilmemesi ve masada her kesimin temsili ile mümkün.
İkinci olarak; “Misak-ı Milli sınırları içinde vatan bir bütündür bölünemez” diye devam ettik 1920’de. O gün itibari ile sınırlarını çizdik devletin. Ama sonrasında koruyamadık bütünü, vatan bölündü; başta El Cezire ve Musul olmak üzere birçok vatan toprağını kaybettik. Üstelik cephede değil masada. Lozan; daha azına razı olamayacağımız bir dip noktaydı bizim için. Arzu edilen değil, razı gelinendi. Ama derlenip toparlanmak ve yeniden yükselmek için de gerekliydi. Sonrasında gelen Hatay mücadelesi ve Kıbrıs müdahalesi bundan. Rojava ve Başur Türkiye için Misak-ı Milli meselesidir. Ve bugün Suriye özelinde, Türkiye’nin ahdine riayet edemese de en azından ondan hepten vazgeçmesine engel olan 22 Ekim-27 Şubat ittifakı olmuştur.
Üçüncü ve son olarak; “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” diye de bitirdik 1923’te. O gün itibari ile egemenliğini ilan ettik milletin. Ama sonrasında hep bir şart koştuk, hep bir şerh düştük millete, rıza göstermedik iradesine; askeri darbeler başta olmak üzere, siyasi partilerin kapatılması ve siyasetçilerin tutsak edilmesi hep bundan. Millet devlet için bir bilinmezdi, millet devlet için güvenilmezdi, millet devlet için aklı evveldi. Hal bu olunca da milli iradenin önüne ya barajlar çekildi ya tanklar dikildi. AK Parti iktidarı ve Erdoğan çetin mücadeleler verdiler bunun aksi için. Lakin dönüp dolaşıp gelinen yer, rejimi değiştirmekten ziyade, rejim tarafından devşirilmek oldu onlar için. 4 Kasım ve 19 Mart’ın başka bir anlamı yok. Lakin Erdoğan’a kızmanın da bir anlamı yok. Zira Erdoğan değiştirmeye çalıştığı düzene yenildi, ayakta ve hatta hayatta kalmak için de düzene ayak uydurdu, hepsi bu. Yani rejim değişmeden iktidar değişiminin bir ehemmiyeti yok.
Yarım kalan bu üç temel vaat, bu üç temel ülkünün hakkıyla gerçekleşebilmesi adına artık elimizde bir fırsat var; Terörsüz Türkiye! 1299 nasıl ki 1453’te yükselişe inkılap ettiyse, 1923 de yakın gelecekte öyle inkılap edecek yükselişe. Korkuyu, kibri, kompleksi artık bir kenara bırakmak gerek. Tarihimizin hakkını vermek gerek. Meselelere hakikat penceresinden bakmak gerek. Aksi hal yıkımdan başka bir şey getirmeyecek.
Türkiye kuruluş aşamasında; yarısı Boşnak, Çerkes, Arnavut, Gürcü ve Arap göçmenlerden, diğer yarısı ise yerleşik Türk ve Kürtlerden oluşan bir nüfusa sahipti. Göçmenlerin topluma adaptasyonu ve devlete entegrasyonu başarı ile tamamlandı. Lakin Türklerin varlığının kabulü neredeyse yüz yıl sürdü, Kürtlerin inkârı ise halen daha devam etmekte. Rejim Türkler yokmuş gibi davrandı, adı var kendi yoktu Türkün; Kürtler ise yok kabul edildi. Rejim Türkleri olduğu gibi kabul etmedi, Kürtleri ise hiçbir zaman benimseyemedi. Bu dönemin sonuna geliyoruz artık.
Mevcut halleri ile hem Türk hem de Kürt milliyetçilikleri ilkel. Türkçülerde Kürt düşmanlığı, Kürtçülerde Türk düşmanlığı var. MHP ve DEM Parti artık birlikte hareket etmek zorunda. Zira bu zehirli siyasetin panzehri artık bu iki partinin ittifakı ile mümkün. Tanzimat’tan bu yana süregelen ve Cumhuriyet’in de dramı olan “Batılılaşma” azim ve kararlığı terk edilmeli ve yerini Türkleşmeye bırakmalı artık. Türkleşme ise ancak ve ancak Kürtlüğe tutunarak mümkün. Zira o Kürtlük ki, Türke ve devlete musallat olan kökü dışarda ilkel milliyetçiliğin tüm yaldızlarını döktü, maskesini düşürdü. PKK hukuka saldırmadı, PKK hukuksuzluğa itiraz etti. Ona bir kızacaksak, rejime bin kızmak gerek. Aksi hal, çatışmaya hizmet etmek ve geleceği geçmişe ipotek etmek demek.
Millet olabilmek için etnisite kâfi değildir, çok daha fazlası gerekir; duygudaşlık ve dayanışma azmi, ortak bir mazi, bir arada yaşama arzusu ve ortak bir ati hayali gerekir. Madem bizim millet tanımımız soya veya dile değil kültüre dayalı, o vakit artık bunun hakkını vermek gerekir. İki halktan tek millet vücuda getirmekse eğer gayemiz; toplumun paylaştığı ortaklıkları artırmak, bunu yapabilmek için de paydaşlığı artırmak gerekir. Yüzlerce yıllık birlikteliği, yüz yıllık çatışmaya kurban vermemek için son yüz yıla değil son bin yıla bakmak gerekir. Milleti görmek istiyorsak eğer; Kobani’deki bir Kürdün, Semerkant’taki bir Türk’ten çok daha milli olduğunu görmek gerekir.
Milli devlet haksa ve Kürtler bu milletin bir parçası değilse eğer, Kürtlere kendi milli devletleri hak. Yok eğer milletimiz Kürtleri de kapsıyor ve devletimiz Kürtlerin de devleti ise, o vakit Kobani’yi savunmak görev, Kürtçe anadilde eğitim de hak. Kürtçe anadilde eğitim ile Çerkesçe veya Lazca anadilde eğitim aynı şey değil. Zira Kürtlerin hikayesi ve asabiyesi ile göçmen yurttaşlarınki bir değil. Lakin bu da demek değil ki biri diğerinden üstün ya da diğeri ötekinden daha az değerli. Her biri kendi içinde bu milletin müstakil bir değeri. Kıyaslamak da yarıştırmak da iyi niyetli değil, art niyetli.
1925’te devlet esasına halel geldi, hukuk katledildi. Helal devlet için hukuk gerek. Etnik milliyetçilik parçalamışken bizi, neden yaparız etnik milliyetçilik biz? Türk milliyetçiliği teoride ırka değil harsa, kültüre dayalıyken neden pratikte soya, dile dair dayatmalar yaparız biz? Bu halimizle yapalım derken yıktığımızı, bir arada tutalım derken böldüğümüzü ne zaman idrak edeceğiz biz? Bölücü değil birleştirici, menfi değil müspet, ilkel değil demokrat bir milliyetçiliğe muhtaç ve hasretiz biz. Mustafa Kemal; mevcut olanı zamanların icaplarına göre değiştirme cesareti ve cüreti idi. Atatürk adına ahkam kesenler, onun adının arkasına sığınarak söz söyleyenler ise küflenmiş, çürümüş olanı dillerinden düşürmezler. Zira onlar tanımak, anlamak istemezler Mustafa Kemal’i, bu yüzden de taparlar Atatürk’e.
Kürt meselesi yöresel değil bölgesel bir sorundur. Sebebi Kürdistan’ın ait olduğu tek bir devletin çatısı altından çıkarılması ve tecrübeye dayalı özgün idari yapısının bozulmasıdır. Bunun çözümü ise sadece ama sadece Misak-ı Milli ile mümkündür. El Cezire ve Musul Türkiye’ye bağlanmadan Kürt meselesi çözülemez. Bu ise Türkiye Kürtlerin de devleti olmadan mümkün olamaz. Nasıl ki Hatay ve Kıbrıs için doğru zaman geldiğinde, gereken hamle yapıldı; Musul ve El Cezire için de doğru zaman gelmişti ama gereken hamle yapılamadı. Neden? Çünkü Türkiye Kürt meselesini çözemedi, Türkiye Kürtlerin de devleti olamadı. Kürtçe bizi böler diye korkuyor hala birileri. Bilakis Kürtçe olacak birleştiren bizi; Kürtçe sayesinde olacak Türkçe bölgenin dili.
PKK ve DEM Parti ne Kürtçülük ne de Kürt milliyetçiliği yaptı; aksiyoner değil reaksiyoner hareketler, dayatma değil direnme odaklılar. Bunun kıymetini bilmek gerek. Yaşadığımız acıların faturasını ise onlardan önce rejime kesmek gerek. Zira devletin terörü olmasaydı, örgütün terörü yaşam alanı bulamazdı. Bu acı gerçeği artık idrak etmek gerek. Lakin Kürtlerin de onları yok sayan, onlara zulmedenlere bakarak onlardan olan, onların olan değerlere buğzetmemesi, sırt çevirmemesi gerek. Devlet de millet de bayrak da onların. Sizin olan ama sizden gasp edilen bir şey, onun size ait olduğu gerçeğini değiştirmez. Ayrı bir tarihimiz yok ki ayrı bir bayrağımız olsun bizim. Ay yıldızlı al bayrak hepimizin. Onu sizden uzak tutacak tuzaklara düşmeyin.
Çok acı çektik, çok kan döktük, çok zaman kaybettik. Artık kabul etmek gerek. Madalyonun iki yüzü var; biri Türk diğeri Kürt. Bir olmak, tabiatımıza aykırı ama birlik olup bütün olamamak da tarihimize aykırı. Batı’dan esen rüzgarlara meftun olmamak, onlardan medet ummamak, onlara bel bağlamamak gerek. Biz bize benzeriz, başkalarına bakmamak gerek. Devletler de insanlar gibidir; doğarlar, büyürler ve ölürler. Kuruluşu tamamlayamazsak eğer, er ya da geç çöküşümüz bizi bekler. Bugünden bakarak dünü anlayamayız, o güne bakmak gerek. Ama düne takılı kalırsak da yarını ıskalarız, bugüne bakmak gerek.
Görmek gerek, Hasan Hüseyin’in dediği gibi:
Ekmeği bol eyledik
Acıyı bal eyledik
Sıratı yol eyledik
Geldik bugüne
Ekilir ekin geliriz
Ezilir un geliriz
Bir giden bin geliriz
Beni vurmak kurtuluş mu
Kör olasın demiyorum
Kör olma da
Gör beni
Görmek gerek; Terörsüz Türkiye, Türkiye yüzyılının ta kendisi. Zira Türkiye yüzyılı için; kardeşin kardeşi vurmaması, acının bal eylenmemesi ve kan kusup kızılcık şerbeti içilmemesi gerek. Öcalan’ın Türkiye’si, terörsüz Türkiye ve Türkiye yüzyılı; zincirleme süreç. Limandan kalkacak geminin meçhule gitmemesi için artık bu hakikati görmek gerek.
Yüz yıldır aynı güne uyanmak. Bu bir türlü tam olarak olamamışlık, bu yarım kalmışlık, bu kekremsi tat; bir yanımız topal, diğer yanımız çolak. Emperyalizm değil tek başına buna sebep. Aynaya bakmak, yüzleşmek, helalleşmek, birbirimize sığınmak ve özümüze dönmek gerek.














