Gürkan Çakıroğlu yazdı: Son söz üzerine öz savunma ve Kürtlerle hasbihal

Ben bir gazeteci veya yazar ya da entelektüel değilim. Herhangi bir partiye üye değilim. Hiçbir cenahın sözcüsü değilim. Basit bir adamım, sıradan bir yurttaşım. Ekmeğimi avukatlık yaparak kazanmaya çalışıyorum. İnsanlardan bir insan olma gayreti içerisindeyim. Peki neden mi yazıyorum? Yazmak benim için mevcut şartlar altında siyaset yapabilmenin tek yolu da ondan. Zira siyasi partilerin alayı; ideolojik saplantıları, hamasi tavırları, şovenist dilleri, oportünist yapıları ve hapsoldukları biat kültürü ile milletin rızasını almaya dönük siyaseti mümkün kılmadı, kılmıyor. Dernek ve vakıflar ise ekseriyeti itibari ile yankı odalarından farksız, kişisel tatmine yönelik vitrin süsleri. Yani elde var yazı, elde kaldı yazı.

Yazmak; dertleri ile hemhal olduğum milletime, hukuka kavuşmasını arzuladığım devletime ve ona çok şey borçlu olduğum cumhuriyetime hizmet eden bir çeşit ülkücü, devrimci tavırdı benim için. Tüm bu sebeplerle, gündelik veya dönemsel siyasi tartışmalardan ziyade, genel ve yapısal siyasi meselelere yönelik yazmaya gayret ettim. Başarabildim mi? Umarım, bilmiyorum. Ama çokça gayret ettiğimi tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Rejim, devlet, hukuk, cumhuriyet, demokrasi, Kürt meselesi, Türk milliyetçiliği, Kemalizm, Alevi sorunu, İslamcılık, Müslümanlık gibi hususlara dair birçok yazı kaleme aldım son üç yıl içerisinde. Ve nihayetinde “Kürt meselesine dair son söz” başlığı ile yazıya bir süre ara vermek; yazdıklarım ve yazacaklarım üzerine kısa bir yolculuğa çıkmak istedim. İki temel içgüdü itti beni buna. Birincisi, tekrara düşmekten ve okurları yormaktan korktum; kendine aşık bir adam değilim ben, acziyetimin bilincindeyim. İkincisi, sürekli bir şeyler söylemek ama hiçbir şey yapamamak acı; fil dişi kulesinde yaşayacak bir adam değilim ben, zoruma gidiyor.

Mümtaz'er Türköne: "Devlet bir adım attığı zaman Kürtler on adım atmaya hazır"

Son söz üzerine öz savunmam

Velhasıl kelam durum bu idi. Yazıyı bıraktığıma ise bir tek annem sevindi. Lakin iki gün boyunca aldığım telefonlar ve mesajlar bu yazıyı gerekli kıldı. Öncelikle ifade etmek isterim ki şaşırdım. Farkında olmadığım bir vaziyet içerisindeymişim. Yazmak, kişisel bir başkaldırı olmaktan çıkmış meğerse benim için. Sorumluluk hissettim. Yazının içeriğinden dolayı değil belki ama yazıyı bırakmamdan dolayı umudumu kaybettiğim veya mücadeleden vazgeçtiğim ya da bu duygulara alan açtığım gibi bir hissiyat oluşmuş. Böyle bir şey söz konusu değil, olamaz da. Dar ağacında da olsak son sözümüz barış dedik! Yenildik mi? İlk olmayacak, döner döner bir daha dövüşürüz dedik. Barışın dili ile siyaset yapmaya azmettik. Buradan geri duracak değiliz. Son söz üzerine öz savunmam bunlardan ibaret. Yazı ile veya yazısız, mücadelemiz devam edecek.

Gelelim Kürtlerle hasbihale; “Kürt kardeşlerim” diyemeyeceğim artık size. Zira kim “kardeşim” diyorsa Kürtlere ya işlediği ya da işleyeceği kabahate kılıf bulmak isteyen bir suçlu gibi kullanıyor bu tabiri her seferinde; tıpkı ilk geçmiş olsuna gelen fail gibi, “kardeşim” kılıfı görünmez kılıyor zannediyorlar bu riyakâr hallerini. Evet sevgili Kürtler, öfkelenmekte haklısınız. Ama zaten bizim devlete karşı haksız olmak maharet ister. Hal bu iken; Türkiye’de “Türk” cumhuriyetinden kurtulup Türkiye olmanın mücadelesini verirken, Suriye’de “Kürt” cumhuriyeti peşinde koşmak ve bu olmadı diye de enseyi karartmak niye? 1930’lardan, 1990’lardan daha mı kötü durumumuz? İdeale olan uzaklığımız dünden daha iyi bir yerde olduğumuz gerçeğini göz ardı ettirmesin bize.

Biz bir Türkiye olalım, Türkiye Kürtlerin de devleti olsun önce; endişe etmeyin, gelecek sıra Irak ve Suriye’ye de. Merak etmeyin, dün baş örtüsüne uzanan elleri nasıl bir daha buna cüret edemeyecek hale getirdiysek, yarın da o örgülü saçlara uzanan elleri bekliyor aynı akıbet. Sekter seküler, ilkel müptezel üç beş kişinin lafına aldırış etmeyin. Evet, birileri direniyor hala Ankara’da. Ama kabul edecekler; Kürdü asimilasyonla Türk yapamazsın ama entegrasyonla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapabilirsin ki birlik ve beraberliğimiz için ihtiyacımız olan da bu zaten.

Şu dünya üzerinde hiçbir kuvvet beni Türklüğümden caydıramaz, Türk tarihinden koparamaz, Türklük benim fıtratım. Benimsediğimiz Müslümanlığımız bile Türklüğümüze göre şekillenmiş; Emeviler’in Arap ırkçılığına, dayatmacılığına geçit vermemiş. Bundan dolayı sevgili Kürtler; hiç şüpheniz olmasın ki Türkleşmiş Türkler hariç hiçbir Türk, bir Kürdün Kürtçeden ve Kürtlüğünden vazgeçmesini istemez, isteyemez. Zira bu, Türklüğün tabiatına aykırı. Ehli örfe veya ehli siyasete bakıp kızmayın; millete bakın, millete yönelin. 1950’lerde Demokrat Parti’nin, 1970’lerde CHP’nin, 1990’larda Refah Parti’sinin ve son olarak da 2000’lerde AK Parti’nin yaptığını bugün ancak ve ancak sizler yapabilirsiniz. Ama bu şekilde olmaz. Kürtlüğü elden bırakmadan ama Kürdü de aşıp Türk ile beraber olmadan olmaz.

Şam, Kobani’de haddi aşarsa eğer, Türkiye TSK ile müdahale eder

Kürdün özne olmak isteyenini terörist, nesne olmak isteyenini “kardeş” gören eskimiş zihniyetin köhnemiş aparatı birileri çıkmış “Kobani’ye 11 tır yardım konvoyu gönderdik” diyerek ayıbını örtmeye çalışıyor. Kime ne anlatıyor, kimi kandıracağınızı zannediyorsunuz. Utanmadan hala daha Kürde üstten bakmaya devam ediyorsunuz. Ama celallenmeyin hemen sevgili Kürtler; bardağın dolu tarafına bakın, Ankara’nın içten içe ayıbının farkında olduğunu görün. Onlar eski, eski bilmez ki nedir yeni, bilse hiç eskir mi? Ve her ne olursa olsun zerre şüphem yok; Şam, Kobani’de haddi aşarsa eğer, Türkiye TSK ile müdahale eder.

Sabır, sebat ve sakinlik gerek. Vakti gelecek. Çay demlenmeden içilir mi? Adı “Dem” olan parti bunu bilmez mi? Umut hakkını dillerden düşürmeyenler, sabah akşam önderlik diyenler ne diye hala umut hakkına halel getirecek, önderlerini zayıf düşürecek söylemleri ve eylemleri yapmaktan geri durmazlar? Ne diye onun önünü açacak siyasi refleksleri göstermekten bu kadar uzak kalırlar? Abdullah Öcalan bugün düne göre daha güçlü. Zira bugün de dün gibi haklı çıktı. Öcalan’ın paradigmasını devlet çoktan kabul etti. Devleti beğenmeyen DEM Parti bilsin ki bu konuda devlet kendilerinden ileri. Her doğum sancılı olur. Çürüyen her şey kırılıp, dökülür. Ve her düşüş yüksek sesle neticelenir.

Evet, son gelişmeler Kürtlerin duygu dünyalarındaki fay hatlarını harekete geçirip, çeşitli kırılmalara sebebiyet verdi; güven ve samimiyet bunalımı yarattı. Artçı sarsıntılar devam ettikçe de endişeler derinleşmekte. Ama Kürtler değil mi bunca senedir deprem kuşağının ortasında yaşayan? Kürtler değil mi en şiddetli depremlerde dahi sadece hayatta değil aynı zamanda da ayakta kalan? Kürtler değil mi bir ölüp bin dirilen? Duygu dünyanızda yaşanan bu depremler, düşünce dünyanızı enkaz altında bırakmasın. Artık görün; sadece Kürdün değil, evlerinde oturup sessizce sandığı bekleyen milyonlarca Türkün de size ihtiyacı var.

Türkiye önünde sonunda Kürtlerin de devleti olacak

Kobani’nin Şam tarafından kuşatılması ve Ankara’nın buna kayıtsız kalması Misak-ı Milli’ye aykırı. Milletine verdiği ahde uymayan Kürtler değil Ankara. Bunu millete göstermesi gereken siyaset; milletin rızasını arayan siyaset. Buna talip olması gereken ise Öcalan önderliğinde Kürtler, yani sizin hareket. Bu iş buradan dönmez diyenler var. Anlıyorum elbet ama kabul etmiyorum. Nerelerden döndüğümüzü ne çabuk unuttuk! Yeter ki biz dönmeyelim yolumuzdan. Hannibal’in dediği gibi “Ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız”. Hukuk, hukuk ve hukuk; hukuk devleti idealinden, hayalinden vazgeçmeyeceğiz. Türkleşmiş Türkler zırlasın dursun; Türkiye önünde sonunda Kürtlerin de devleti olacak ve Türkiye yüzyılı Kürtlerle yükselecek.

“Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak” diye iç geçirmiş ya Nazım; Kürtler için sanırım mücadeledir bu halin cevabı. O kadar uzun bir yolu, o kadar uzun bir zamandır kat ediyor ki Kürtler, imrenmemek mümkün değil. Ve devamında “Kayınların arasında bir pencere, sarı, sıcak” diyor ya Nazım; Kürtlerin Türklerde görmek istediği de budur sanırım. O kadar zulme rağmen, o kadar metanetli duruyor ki Kürtler, gıpta etmemek mümkün değil. Türkiye’ye ve Kürt meselesine dair son sözümüz, söyleyecek daha çok sözümüzün olduğudur. Mücadeleyi değil, yazıyı bırakıyorum. Ve mücadele gerektirirse eğer yazıyı, hiç şüpheniz olmasın yazmaya devam edeceğim. Yeni yazılarla, yakın gelecekte görüşmek üzere. Selam ve selametle.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.