Yener Orkunoğlu yazdı: Epstein vakası ve ahlaki-vicdani çöküş

Jeffrey Epstein dosyası, yalnızca bir suçlunun hikâyesi değil; siyaset, akademi, finans ve medya çevrelerine uzanan ilişkiler ağıyla Batı’daki güç ve dokunulmazlık düzenini tartışmaya açan küresel bir skandal haline geldi. Ortaya çıkan tablo, bireysel suçların ötesinde, denetlenmeyen gücün kurumları nasıl aşındırdığını gösteren derin bir ahlaki ve kurumsal krize işaret ediyor.

Epstein vakası
Epstein vakası ve ahlaki-vicdani çöküş

Berlin Duvarı yerle bir olduğunda Fukuyama, özgürlüğün ebedi zaferine inanarak Batı tipi liberal demokrasiyi “Tarihin Sonu” ilan etmişti. Ancak o görkemli zafer sarhoşluğu, zamanla yerini derin bir sessizliğe ve sert bir uyanışa bıraktı. ABD’nin damarlarına sızan siyasal çürümeye bizzat tanıklık etmek, bu sarsılmaz inancı büyük bir hayal kırıklığına dönüştürdü. Belki o günlerde bu ahlaki çöküşü fark edemedi, belki de parıltılı vaatlerin büyüsüne kapılıp görmezden gelmeyi seçti. Oysa bugün, Batı’nın o ışıltılı vitrininin ardında biriken ve ruhları kemiren yozlaşma, tüm çıplaklığıyla insanlığın vicdanını sızlatarak gün yüzüne çıkıyor.

ABD, elindeki iletişim araçları aracılığıyla, on yıllardır “fırsatlar ülkesi” ve “demokrasinin kalesi” olduğu anlatısıyla dünyayı etkiledi. Ancak Jeffrey Epstein dosyasının kapakları aralandığında, bu parıltılı vitrinin arkasında devasa büyük bir ahlaki çürümenin olduğu görüldü. Epstein, sadece bir suçlu değil; siyaset, akademi, finans sanat ve kültür dünyasının en üst noktalarını birbirine bağlayan çirkin bir düğüm noktasıydı. Bu dosya, bireysel sapkınlıklardan çok, bir sistemin kolektif iflasını ve kendi değerlerine ihanetini gözler önüne sermektedir.

1. Siyasetin karanlık odaları: Şantaj ve nüfuz ticareti

Epstein vakasının en ürkütücü boyutu siyasi çürümedir. Washington koridorlarından Avrupa’nın kraliyet saraylarına kadar uzanan bu ağ, demokrasinin “halk için halk tarafından” yönetilmediğini, aksine kapalı kapılar ardında kurulan kirli çıkar ilişkileri ile şekillendiğini kanıtladı.

Siyasi elitlerin Epstein ile olan ilişkisi sadece bir “arkadaşlık” hatası olarak geçiştirilemez. Burada karşımıza çıkan asıl canavar, “şantaj ekonomisi”dir. Epstein’ın özel adasında ve malikânelerinde kurduğu iddia edilen kamera düzenekleri, dünyanın en güçlü insanlarını potansiyel birer rehineye dönüştürmüş olabilir. Karar vericilerin, şahsi zaafları ve suçları nedeniyle bu tip figürlere bağımlı hale gelmesi, milli güvenliğin ve kamu çıkarının nasıl kişisel bekaya kurban edildiğini gösterir. Bu durum, siyasetin artık bir hizmet alanı değil, bir “karşılıklı suç ortaklığı” kulübü haline geldiğinin belgesidir.

2. Dokunulmazlar koalisyonu: İsimler ve ittifaklar

Bu suç ağının hiyerarşisi, sadece yerel bir çeteyi değil, küresel bir “nüfuz koalisyonunu” işaret etmektedir. Prens Andrew örneğinde görülen aristokratik dokunulmazlık kibri, eski başkan Bill Clinton gibi figürlerin Epstein ile olan şüpheli uçuş kayıtları ve teknoloji dünyasının devleri olan Bill Gates ile Elon Musk gibi isimlerin bu karmaşık ağın kıyılarında veya merkezinde zikredilmesi, sistemin her katmanının bu kirlilikten payını aldığını kanıtlar.

Özellikle Bill Gates’in “hayırseverlik” faaliyetleri adı altında kurduğu temasların da bu gölgeyle lekelenmesi, Epstein’ın parayı ve sosyal ilişkileri birer “aklama makinesi” olarak nasıl kullandığını gösterir. İsimler ve ideolojiler değişim gösterse de değişmeyen ve ürkütücü asıl gerçek şudur: Güç doruğundaki bu isimler sıradan insanların ulaşamayacağı kapalı bir dünyaya erişime sahiptir ve bu erişim çoğu zaman fiili bir dokunulmazlık algısı yaratmaktadır.

Alman TV kanalı olan NTV’nin internet sayfasında şu yazılıdır: “Jeffrey Epstein, yıllar boyunca güçlü ve zengin kişilerden oluşan geniş bir ağ kurdu. Pedofil cinsel suçlu, yüksek rütbeli karar vericileri kendi amaçları için kullanmayı başardı. Ancak yıllarca süren çabalarına rağmen birine ulaşamaz: Vladimir Putin“. Bu ifade, olayın uluslararası siyasi boyutunun nasıl tartışıldığını göstermesi açısından dikkat çekicidir.

3. Akademinin ve bilimin düşüşü: Satılık akıl

Davanın açtığı en derin yaralardan biri şüphesiz bilim dünyasıdır. Harvard ve MIT gibi kurumlar, insanlığın ortak bilgi mirasını üretmekle yükümlüdür. Ancak Epstein’ın bu kurumlara büyük bağışlar yaparak kendisine bir “entelektüel meşruiyet” satın alması, akademik dünyanın etik pusulasını nasıl kaybettiğini göstermiştir.

Profesörlerin ve Nobel ödüllü bilim insanlarının, Epstein gibi bir figürün akşam yemeklerinde “bilimsel deha” muamelesi görmesini sağlaması, bilginin finansal güç karşısında köle edildiğinin kanıtıdır. Akademi, bağımsızlığını yitirdiğinde toplumun gerçeği arama yetisi de ölür. Epstein vakası, paranın sadece siyaseti değil, gerçeğin kendisini de manipüle edebileceğini, en rasyonel beyinlerin bile konfor ve fon uğruna ahlaki körlüğe düşebileceğini kanıtlamıştır.

4. Kültürel erozyon

Kültürel düzeyde Epstein, Batı toplumunun içine düştüğü narsistik çürümenin bir sembolüdür. Başarının sadece maddi servet ve sosyal nüfuzla ölçüldüğü bir kültürde, bu servetin kaynağı ya da bu nüfuzun ahlaki bedeli sorgulanmaz hale gelmiştir. “Cool” görünmek, ünlülerin yanında bulunmak ve “özel jet” hayatının bir parçası olmak, temel insani erdemlerin üzerine çıkarılmıştır.

Kültür endüstrisi, Epstein’ın çevresindeki o ışıltılı hayatı yıllarca normalize etmiştir. Mağdur edilen genç kızların çığlıkları, elitlerin şampanya kadehleri ve kahkahaları arasında boğulmuştur. Bu, toplumun üst tabakasında yer alanların kendilerini tanrısal bir konuma yerleştirdikleri, sıradan insanların hayatlarını ise sadece birer “araç” olarak gördükleri bir tür modern feodalizmdir. Bu kültürel iklim, empatiyi öldürmüş ve yerine soğuk bir çıkar ilişkisini koymuştur.

5. Hukuki iflas: Çifte standartlı adalet

Nedenler boyutuna indiğimizde, karşımıza Amerikan hukuk sistemindeki yapısal bozukluk çıkmaktadır. 2008 yılında Epstein’a verilen “akıl almaz” hafif ceza, adaletin terazisinin altınla nasıl bozulabileceğini tüm dünyaya ilan etmiştir. Sıradan bir vatandaşın hayatını karartacak suçlar, “doğru bağlantılar” ve “padişahvari avukatlar” aracılığıyla birer çalışma kampı tatiline dönüştürülmüştür.

Ekonomik olarak ise Epstein, finans kapitalizminin yarattığı denetimsiz boşluklarda filizlenmiştir. Paranın izinin sürülemediği vergi cennetleri, gizli fonlar ve kara para aklama mekanizmaları, bu tip suç ağlarının can damarıdır. Finans sistemi, ahlaki bir filtreden geçmeksizin parayı kutsadığı sürece, bu tip figürlerin “hayırsever” maskesi altında yeni canavarlıklar yapması kaçınılmazdır.

6. Medyanın sessizlik suçu ve bilgi karartma

Medya, bir demokraside “dördüncü kuvvet” olarak denetleyici rol oynamalıdır. Ancak Epstein dosyasında gördüğümüz üzere, ana akım medya kuruluşları yıllarca bu kirli sırrı bilmelerine rağmen sessiz kalmışlardır. Büyük yayın gruplarının, reklam verenlerinin ya da siyasi bağlantılarının zarar görmemesi için bu haberi hasıraltı etmesi, medyanın bir denetim mekanizması olmaktan çıkıp statükonun koruyucusu haline geldiğini göstermiştir. İnternet ve bağımsız gazetecilik olmasaydı, belki de Epstein bugün hala malikânesinde “elit misafirlerini” ağırlamaya devam ediyor olacaktı.

Sonuç

Epstein vakası, denetlenmeyen gücün nasıl yozlaşabileceğini gösteren sert bir uyarıdır. Bu, dışarıdan gelen bir saldırı değil, sistemin içindeki çürümüşlüğün görünür hale gelmesidir.

Epstein dosyası, bir medeniyetin vicdanının hiçleşmesinin ve ahlaki çürümesinin belgesidir. Epstein’ın hücresindeki karanlık ölümü, bu hikâyeyi bitirmemiş, aksine birçok soru işareti yaratmıştır. Bugün Amerika’da ve dünyada yükselen sistem karşıtı öfkenin, komplolara duyulan eğilimin ve kurumsal güvensizliğin altında yatan temel nedenlerden biri bu davadır.

Epstein vakası bize şunu öğretmiştir: Eğer güç denetlenemez, para adaletin önüne geçer ve kurumlar etik omurgasını kaybederse; o toplum içten içe çürümeye mahkûmdur. Bu çürüme, dışarıdan gelen bir işgalle değil, içeriden, en tepeden başlayarak tüm bünyeyi sarar.

ABD örneğinde modern Batı dünyası, bu lekeyi temizlemek için sadece suçluları cezalandırmakla yetinemez. Asıl yapılması gereken, bu suçların işlenmesine ve örtbas edilmesine olanak sağlayan o “dokunulmazlık zırhını” parçalamaktır. Aksi takdirde, isimler değişse de bu karanlık çark dönmeye devam edecektir. Epstein, bir sapmanın değil, bir sonucun adıdır. Ve o sonuç, adaletin ve ahlakın olmadığı bir güç tutkusunun ve bu güç tutkusunu fitilleyen sermaye düzeninin kaçınılmaz sonudur.

Bugün vermemiz gereken asıl karar şudur: Bu sonucu kabullenmek mi, yoksa bu sonucu doğuran düzeni sorgulamak mı?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.