İsa Hafalır yazdı: Bu dünyadan bir Recai Güllapdan geçti

Aziz muhiblerim, muhterem kâarilerim…

Müessif bir haber işittim: Recai Güllapdan, sessiz sedasız, âhirete irtihal eylemiş. Allah rahmet eylesin. Böyle hazin bir haberi işitince insanın içine bir sükût çöküyor; sonra da sual edeyor: “E peki imdi ne edeceğiz?”. Ben işbu sualin ağırlığıyla epeydir donup kaldım. Sonra dedim ki, üstadın üslûbuna özenerek onun arkasından nâçizâne bir şeyler karalayayım. İşbu yazı, o deyişimin neticesidir.

Üstelik bir de, muhtelif azîzân, arkasından demişler ki: “Üstad küskün gitti, kırgın gitti, dargın gitti.”

İsa Halafır yazdı: Bu dünyadan bir Recai Güllapdan geçti
İsa Halafır yazdı: Bu dünyadan bir Recai Güllapdan geçti

Ben, evvelâ şunu arz edeyim: Merhumun son demine yetişmişliğim yoktur; ne yanı başında bulundum, ne “şimdi ne dedi” diyecek kadar mahrem meclise dâhil oldum. Binâenaleyh “küskün gitmedi” diye ortaya atılacak bir iddiaya kalkışmam, asla ve kat’a; bu iş iddia işi değil, edep işidir. Lâkin insan dediğin mahlûk, bilmediği hususlarda bile bir temennî icat etmeye pek meyillidir. Hem de bunu, sanki ilmî bir netice imiş gibi sunar. (Bu nefs payını üzerimden atacak değilim; ben de bu meyilden nasibdârım.)

Şu hâlde, “küskün gitti mi, gitmedi mi” münakaşasının içine dalıp dizlerimi çamura bulamak yerine, daha latif bir yerden yürüyeceğim: Ben, onun küskün gittiğini düşünmek istemiyorum. Ne tasdik, ne tekzip. Sadece, gönlün kurduğu bir sahne… Bir teselli…

Küskünlük, ey azizler, biraz da dünyayı fazla ciddiye almak demektir. Dünyanın ciddiyetini sırtına alan adam, bir müddet sonra o yükün altında ezilir; sonra da “darılmak” diye bir şemsiyenin altına sığınır. Hâlbuki Recai Güllapdan denilen kalemşör, dünyanın ciddiyetini alır, masanın üstüne koyar, sonra da hafifçe yana iter gibi yapıp, o ciddiyetle ince ince istihza ederdi. İnsanın içini kanatmadan iğneler; yarmadan deler; yıkmadan oynatırdı.

Böyle bir adamı “küskün gitti” diye tarif etmek… Bilmem. Belki doğrudur; amma kaba bir tarif gibi geliyor. Sanki ipek kumaşa çuval demek gibi. O sebeple, o sözü işitince içimde bir itiraz-ı sükût peyda oluyor: “Olabilir,” diyor içim, “amma ben yine de öyle tahayyül etmeyeyim.”

Netekim, insanın zihni bazen hakikati değil, yakışanı sever

Şimdi gelelim fakirin gönlünü teskin eden o küçük sahneye…

Güllapdan’ı, ölüm anında, kırgın değil, dingin hayal ediyorum. Dünyanın haksızlığıyla barışık; değiştirilmeye çalışılmasının beyhudeliğini bilmiş; yine de yaşadıklarına memnun; kendi içine dönmüş… fakat içindeki muzipliği kaybetmemiş.

Etrafında lüzumsuz ciddiyet dolaşıyor olabilir: Yüzler asılmış, kelimeler ağırlaşmış… Lâkin o, o ciddiyetin en mühim yerinde, sanki bir meclisten kalkarken söyler gibi, kısaca, tebessüm ederek:

“Eyvallah” diyor, hepsi bu. Ve bu dünyadan bir Recai geçiyor.

Ne sitem, ne nümayiş, ne başkalarını mesul tutma… Sadece, kendine yakışır bir kabulleniş. Bir kelimenin içine sığdırılmış, hem koskoca bir edep, hemi de dünyaya son bir istihza.

Şimdi ben, bu karalamam vasıtasıyla kendi içimdeki vedayı şöyle tahrir ediyorum: İyi yolculuklar, üstad. Bizim yolculuğa kadar, seni iyi ve tebessümle anacağız.

Ve şu cümleyi de, ağzımın içinde bir vecize gibi evirip çeviriyorum: Bu dünyadan bir Recai Güllapdan geçti.

Geçti de, ardında kırgınlık değil; bir üslûp terbiyesi, bir latife edebi, bir tatlı tebessüm bıraktı. “Ben, şahsen, bizzat, kendim” olarak geldiği ve durduğu gibi, gitti. Ben de onun, son nefesinde, dargınlıkla, kırgınlıkla, küskünlükle değil; hafifçe gülümseyerek gözlerini yumduğunu hayal etmeyi kendime bir borç biliyorum.

Eyvallah, Recai Bey. İyi ki vardın, hâlâ varsın.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.