
Judit Polgár ilk satranç turnuvasını 1981 yılında kazandı; altı yaşındaydı. Netflix belgeseli Queen of Chess’de (Satranç Kraliçesi) bugün 49 yaşında olan Polgár ilk dönemleri için “şah mat demek için her şeyimi verirdim” derken kameralara gülümsüyor. Belgeselde, bu gülümsemenin ardında yatan kişisel mücadeleyi, satranç zaferlerinin nasıl ideolojik bir araç olabileceğini, dünyanın jeopolitik değişimini ve toplumsal cinsiyet kalıplarının nasıl sarsıldığını izliyoruz. 1989’da 12 yaşından 2014 yılında emekliliğe ayrılana dek dünyanın en iyi kadın satranç oyuncusunun hayat hikayesi bu. Yönetmen Rory Kennedy Queen of Chess’te izleyicinin gözünü boyamak için ucuz numaralara girişmeden, sakin, klasik, kronolojik bir anlatı kuruyor. Elinde zaten inanılmaz bir malzeme olduğunun o da farkında. Polgár’ın öyküsünü hiç tempoyu düşürmeden, arşiv görüntüleri kullanarak, soğuk savaş döneminde Macaristan’da çocuk olmayı, cinsiyetçi satranç dünyasını ve üç kız kardeşin babalarıyla olan ilişkilerini röportajlar eşliğinde anlatıyor.
Satranca gerilim ve estetik katmak The Queen’s Gambit (Vezir Gambiti) gibi dizilerde mümkün olsa da satranç ile ilgili bir belgeselde tempoyu düşürmemek gerçekten büyük başarı. Queen of Chess’nın anlatısı öncelikle iki damardan ilerliyor. İlki Judit Polgár’ın alışılmışın dışındaki aile yapısı, ikincisi ise dünyaca ünlü satranç oyuncusu Garry Kasparov ile uzun yıllara yayılan rekabeti. 1980’li yılların kapalı Macaristan toplumunda Polgár’ın babası kızlarını adeta bir deneye tabi tutar. “Dahi olarak doğulmaz, deha sıfırdan yaratılabilir” iddiasıyla kızlarını satranç şampiyonu yapmak için kolları sıvar. Elindeki avucundaki tüm parasını evde özel satranç derslerine verir, üç kızını da okula göndermez. Çocukların geceleri gündüzleri, hafta sonları, her anları satrançla doludur. Stratejik açılışlar, hamleler, ünlü satranç oyuncularının taktikleri Judit ile kız kardeşleri Sofia ve Susan’ın hayatlarındaki tek gerçekliktir. Bu yoğun satranç eğitimi nihayetinde başarı getirecek, Judit’in yanısıra Susan ve Sofia uluslararası büyük satranç ustaları olacaktır. Satranç, basit bir oyundan öte komünist rejimlerin Batı’ya üstünlük sağlamak için kullandıkları ideolojik bir araçtır. O dönemde Sovyet satranç ustaları başarılarıyla dünyayı kasıp kavururken birçoğu da Batı’daki turnuvalara katılmak için devletlerinden pasaport alamamaktadır.

Belgeseldeki en ilginç noktalardan biri satranç dünyasının iliklerine kadar erkek egemen ve cinsiyetçi yapısının anlatıldığı bölümler kuşkusuz. Kadınlara yenilince elini sıkmadan masayı terk eden erkek oyuncular ve büyük ustalardan seksist inciler, izlerken sinirleneceğiniz arşiv görüntülerini oluşturuyor. Mesela ünlü oyuncu Bobby Fisher’in birkaç yerde “kadınlardan satranç oyuncusu olamayacağını çünkü yeterince zeki olmadıklarını” söylediğini izliyoruz. Yıllar sonra Judit’in en genç büyük usta unvanıyla Fisher’i tahtından alaşağı ettiğini görmek bu nedenle ekstra bir keyif vermiyor değil.

Judit Polgár’ın satranç kariyerinin en büyük hedefi bir gün en büyük usta Garry Kasporov’u yenmektir. Birbirlerine rakip oldukları ilk turnuvada ise inanılmaz bir şey oluyor. Kasparov, yanlış bir hamle yaptığını anlayınca dokunup yerinden oynattığı taşı çaktırmadan geri çekiyor. Judit bu alenen yapılan kural (“touch-move” rule) ihlali karşısında gözlerine inanamıyor ancak sesini de çıkaramıyor. Sonuçta karşısındaki rakip satranç dünyasının devi. Kameraların da kayda aldığı bu açık ihlal sorulduğunda ise Kasparov kaçamak yanıtlarla olayı geçiştiriyor. Bu ikilinin yıllar içinde gelişen ilişkileri, Kasparov’un Judit’in yeteneğini, agresif oyun stilini kabullenmesi ve saygı duyması belgeselde oldukça fazla yer tutuyor. Bu ikilinin satranca yaklaşımlarındaki fark da aslında bize çok şey söylüyor. Yönetmen Kennedy, arşiv görüntüleriyle ikisinin vücut dillerindeki ve birbirlerini tanımlarken seçtikleri cümlelerdeki farklılığın altını çiziyor. Kasparov için satranç psikolojik bir harpken, Polgár satrancın sonsuz olasılıklar barındırdığını anlatıyor; “oyun elbette herkes için farklı anlamlar taşıyabilir” diyor zarafetle.
Belgeselin sonunda sadece tutkuyla yaşamını satranca adamış, bu alanda inanılmaz haksızlıklara uğramış ancak 26 yıl boyunca kesintisiz dünyanın en iyi kadın satranç oyuncusu unvanını taşımış birinden çok, tavırları keskinleşmemiş ve bireysel seçimleriyle barışık bir kadını izlemek insana iyi geliyor. Queen of Chess didaktik olmadan ve dev sözler kullanmadan bizi gerçek bir kadın kahramanla tanıştırıyor.













