Yazar ve akademisyen Şahin Alpay, Medyascope’a verdiği röportajda Türk solunun tarihsel açmazlarından, FKÖ kamplarındaki deneyimine, Filistin meselesinin bugünkü seyrine geniş bir çerçevede değerlendirmelerde bulundu. Alpay, “Türkiye’de solun en büyük problemi, gerçek anlamda demokratik, laik ve özgürlükçü bir sol olamayışıdır” dedi.

Röportaj: Berke Emir Yaşar
Yazar ve akademisyen Şahin Alpay, Medyascope’a konuştu. 1968 ve 1978 kuşaklarının ideallerini, Türkiye solunun tarihsel kırılmalarını ve gençlik yıllarında katıldığı Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kamplarındaki deneyimini anlatan Alpay, Filistin meselesinin dünden bugüne geçirdiği dönüşümü değerlendirdi. Alpay, “Filistin halkının yok sayılamayacağını ve iki halkın zamanla bir uzlaşma zemini bulacağını düşünüyorum” dedi.
“Canlarını vermeye hazırlardı”
Alpay, 1960’ların sonu ve 1970’lerdeki sol gençliği şu ifadelerle tanımlıyor:
“2. Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı 60’larda tüm ülkelerin aydınlarını ve gençliğini, daha özgür ve adil bir dünya için eylem arayışı sarmıştı. Sosyo-ekonomik refah büyük ölçüde sağlandığı için (ABD ve Batı Avrupa ülkelerinden oluşan) Birinci Dünya’da ana talep bireysel özgürlüklerin genişlemesiydi. Yoksullukla mücadelenin ön planda olduğu (Üçüncü Dünya olarak anılan) Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde ana talep sosyal adaletin sağlanması idi. Türkiye’de de aydınlar ve gençler yoksulluğun giderilmesi ve zenginliğin eşitçe paylaşımı ideallerini benimsiyordu. Komünist rejimlere sahip ülkelerden oluşan İkinci Dünya ise sosyalizm uygulamalarının doğurduğu sorunlarla baş etmeye çalışıyordu.
Türkiye’de solcu, değişim yanlısı gençler idealleri için canlarını vermeye hazırdılar. Başlangıçta sosyal adaletin demokratik yollardan gerçekleşmesi için seferber oldular. Halktan büyük destek gördüler. Ne var ki zamanla Rusya, Çin ve Küba’da görülen devrimleri örnek aldılar. Giderek daha büyük ölçüde şiddete ve silaha başvurma eğilimine girmeleri giderek halktan kopmalarına, birbiriyle çatışan kesimlere bölünerek kendi kendilerini yiyip bitirmelerine yol açtı. Temsil etme iddiasında olduğu emekçi kitlelerden uzaklaşması giderek devrimci solun sonunu getirdi. Silahlı devrim arayışları, ne yazık ki 1971’de ve 1980’de iki askeri darbeyle bastırıldı. Devrimci gençler ya hapishanelere tıkıldı, yurtdışına kaçtı ya da darağaçlarında can verdi. Devletin gençlerine gösterdiği hoşgörüsüzlük dehşet vericiydi.“*

İşte Şahin Alpay ile olan röportajımız:
“Sol dar bir toplum kesimine hapsoldu”
Bugünden bakınca Türkiye’de 60’ları ve 70’leri nasıl değerlendiriyorsunuz?
’68 ve ’78 kuşakları olarak anılan kuşakların takdir edilecek yanı daha adil bir topluma ulaşılması için her türlü fedakarlığı göze almış olmalarıydı. Ne yazık ki, yukarıda da değindiğim gibi, bir yandan şiddete başvuran yorumları, öte yandan dinsel inançlara saygı göstermeyen laiklik anlayışları sol’u giderek daha dar bir toplum kesimine hapsetti.
1960’larda başlayıp 70’lerde gelişen sol kültür ürünleri, toplumdaki siyasi ve sosyal eşitsizliklerin sergilenmesini, bunlarla mücadele için yapılması gerekenleri göstermeyi amaçlıyordu. Söz konusu kültürel faaliyetler toplumdan büyük ilgi ve destek gördü. Sosyal demokrasi, demokratik sol kimliğini benimseyen akımlar geniş bir destek aldı. 1973’de CHP’nin oyu yüzde 42’ye kadar yükseldi. Sol’un silahlı mücadeleyi benimseyen yorumları ise gittikçe artan ölçüde toplumdan soyutlandı.
“Katı milliyetçilik ve katı laiklik, Kürtleri ve dindarları yabancılaştırdı”
Solun tarihsel olarak dindarlarla ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Genel olarak solda yaygın olan katı milliyetçi ve katı laiklik eğilimleri, Kürtleri ve dindarları yabancılaştırdı. Bunun sonucunda demokratik sol gerilerken, bir yandan silahlı Kürt milliyetçi hareketi PKK’nın doğuşuna tanık olduk, öte yandan İslam kimliğini ön plana çıkaran İslamcı akımların yükselişine. Görebildiğim kadarıyla AKP gerek Kürtlerin gerekse dindarların hassasiyetlerine duyarlılık göstermek suretiyle 21. yüzyıl Türkiyesi’nin ilk onyıllarında ülkeye hakim oldu.
Ne var ki son yıllarda bütün dünyayla birlikte Türkiye’de de inanılması güç değişimler yaşanıyor. AKP her renge bürünebilen bir kişi partisi görünümüne bürünmekte. MHP Kürtlerle barış misyonuna bürünmüş görünmekte.
Türkiye’de solun en büyük problemi, gerçek anlamda demokratik, laik ve özgürlükçü bir sol olamayışıdır.

“FKÖ tecrübesi bende ters bir tepki uyandırdı”
Filistin’de FKÖ kamplarına gitme motivasyonunuzdan bahseder misiniz?
Ben 30’uma gelinceye kadar sosyalizmin otoriter- totaliter yorumlarına değer vermiş, hatta yazılarımla bu yorumların yayılmasına katkıda bulunmuştum. 12 Mart müdahalesi sonrasında güvenlik kuvvetlerince aranmaya başlayınca da o sıralar birlikte olduğum arkadaşların önerilerine uyarak, Naif Hawatme’nin liderliğini yaptığı Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi saflarına katılıp silahlı mücadele eğitimi gördüm.
Ne var ki bu tecrübe bende ters bir tepki uyandırdı, beni giderek Türkiye’de silahlı mücadele fikrinden uzaklaştırdı. 1972’de sığındığım İsveç’te siyaset bilimi doktorası yaparken sosyal demokrasinin çoğulcu ve özgürlükçü yorumlarını benimsedim. 1980’lerin başında doktorayı tamamlayıp ülkeye döndükten sonra bu yorumlara bağlı kaldım.
Hamas ile FKÖ’yü kıyaslayacak olursanız, bu iki oluşum hakkındaki farklar sizce nelerdir; Bu bağlamda, Filistin için FKÖ mü daha faydalı olurdu, yoksa Hamas mı?
İkinci Dünya Savaşında Naziler Yahudileri yok etmeyi denediler, 6 milyon civarı Yahudiyi katlettiler. Bu katliamlar tarihteki Yahudi devletinin Filistin’de yeniden kurulmasını öngören, Yahudilerin ancak bir bölümünü temsil eden milliyetçilerin, Siyonist akımın güçlenmesine yol açtı. Siyonistler İkinci Dünya Savaşı sonunda, başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin desteğiyle Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devleti kurulması hedefine ulaştılar. 1948’de kurulan İsrail devleti giderek topraklarını Filistinliler aleyhine olarak genişletti ve sonunda büyük bölümünü yurtlarından sürdü, Şeria nehrinin batı yakası olarak anılan bölge ile Gazze’de kalan Filistinlileri de boyunduruk altına aldı. Bunun Filistinliler için ne demek olduğunu bir süre aralarında yaşayarak gördüm, öğrendim.
Yaser Arafat önderliğindeki FKÖ ile İsrail’in İşçi Partili Başbakanı İzak Rabin 1990’ların başlarında ABD’nin arabuluculuğuyla Filistin’i aralarında paylaşmak üzere anlaştılar. Radikal siyonistler bu anlaşmayı tanımadılar ve Rabin’i öldürdüler. Binyamin Netanyahu önderliğindeki İsrail hükümeti de Filistinlileri yurtlarından tümüyle sürerek ya da tümüyle boyunduruk altına alarak tarihi İsrail devletini ihya etmeyi hedef aldı. Ancak bu kolay başarılacak bir hedef değil. Batı Yakası’nda ve Gazze’de yaşayan, İsrail nüfusunun da yaklaşık beşte birini oluşturan Filistinlilerin direnişi dahi canlı.
Boyunduruk altındaki halkların buna direnmekten vazgeçmeyeceklerini tarih gösteriyor. Dolayısıyla Filistinlilerin de İsrail boyunduruğunu kabul etmeyeceklerini ve buna karşı her yoldan, barışçı ve silahlı yollardan direnmeyi sürdüreceklerini, sonunda aynı ülkeye talip iki milletin bir uzlaşma yolu bulacaklarını umabiliriz.
Filistin davası sol eğilimden İslamcı eğilime kaydı mı?
Ben böyle bir ayrımın farkında değilim. Benim görebildiğim, iki milliyetçiliğin, bir yanda başta ABD çoğu Batılı devletlerin desteğini yedeğine alan siyonist İsrail ile öte yanda sayıları giderek artan devletlerin ve halkların destekledikleri Filistin arasındaki mücadelenin devam etmekte ve büyümekte olduğu. Netice olarak Filistin halkının yok sayılamayacağını, iki halkın zamanla bir ortak zeminde buluşmalarının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.
Filistin meselesi başlangıçta Filistinlilerin İsrail boyunduruğundan kurtulma mücadelesi, sadece bölgeye Ortadoğu’ya özgü bir sorundu. Ama artık hiç öyle değil. Eylül 2025 itibarıyla Birleşmiş Milletler örgütünün 193 üyesinden 157’si (yani yüzde 80’inden fazlası), ABD hariç Güvenlik Konseyi üyeleri (Çin, Fransa, Rusya ve Birleşik Krallık) Filistin’i tanımakta. Filistin sorunu bugün her zaman olduğundan daha güncel. Benim düşüncem, İsrail’in bir ırk ayrımcı devlet olarak varlığını sürdüremeyeceği, Filistinlilerle İsrail’in zamanla iki ayrı ya da ortak bir devlet üzerinde anlaşacakları.
* Şahin Alpay’ın 68 kuşağına ilişkin kapsamlı değerlendirmesi için Toplum ve Bilim dergisinin Bahar 1988 tarihli 41. sayısında yayımlanan “68 Kuşağı üzerine Bir Deneme” başlıklı yazısına bakılabilir.








