İstinaf Protokolü’nün ilk oyunu “Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım”, 29. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyircisiyle buluştu. Hafızanın güvenilmezliği, baba figürünün gölgesi ve sanatın anlamı arasında kurulan bu hikâye, kişisel anlatılardan kolektif bir yüzleşme alanı açan güçlü bir dramaturjik yapı sunuyor.
Haber: Betül Memiş

Portekizli tiyatro topluluğu A Turma ile GalataPerform’un ortaklaşa yürüttüğü Yeni Gerçeklikler Üzerine Yazmak adlı oyun yazarlığı rezidans programı kapsamında geliştirilen Babamın Sesine Uyandım, hafızanın kırılganlığı üzerinden aile, erkeklik ve sınıf ilişkilerini birlikte düşünmeye çağırırken, kolektif belleğin katmanları arasında dolaşıyor.
Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı ve Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar gibi, isimleriyle müsemma oyunlardan tanıdığımız -hatta uzun oyun adlarının, metnin kendisinden önce bir öykü anlatmasını istediğini dile getiren- Ferdi Çetin’in kaleminden çıkan metin; tiyatro ve sinema kadrajından aşina olduğumuz Görkem Şarkan’ın rejisi ve Rota Yeniden Oluşturuldu, Misery’den hatırlayacağımız Noyan Ayturan’ın dramaturjisiyle sahneye taşınıyor. İstanbul’un derinliklerinde, bir stüdyo mekânında geçen baba-oğul hikâyesi ekseninde kurulan anlatı; bireysel kaçışlar, performatif kimlikler ve çağın anlam krizi etrafında çok katmanlı bir yapı inşa ediyor.
Arapça kökenli bir kelime olan istinaf, yeniden başlamak, baştan almak anlamına geliyor. Tam da bu oyunun güzergâhında bir araya gelerek İstinaf Protokolü’nü kuran Çetin, Şarkan ve Ayturan ile; üçlemenin ikincisi olan (ilki Annemden Kalan… ile anne-kız, bu defa ise baba-oğul ilişkisine odaklanan) Babamın Sesine Uyandım’ın sürecini konuştuk. (Es notu: Oyun ilk olarak 2024’te A Turma tarafından Portekizce sahnelendi, 2025 Aralık ayında ise Portekizce kitap olarak basıldı.)
- İzninizle sondan başlayalım. Avusturyalı sosyolog Alfred Schütz, “Toplumsal dünya, hepimizin birbiri için ‘başkası’ olarak var oluşumuzdan doğar… Gündelik yaşam, paylaşılan anlamların en geniş tiyatrosudur,” der. Bu tarifin izinde, 2025 yılının “Z raporu”ndan nasıl bir fotoğraf çıkar? Kısa ve uzun vadede öngörünüz ne olur?
Görkem Şarkan: Gelecekte, özel bir on yıl olduğunu imleyerek “2020’ler” diye bahsedilecek, keskin bir aks değişiminin ortasındayız, bana kalırsa. Ortak anlam evrenimiz belki de hiç olmadığı kadar ortaklıktan uzak. Kuşaklar arasındaki dünyayı kavrayış farkı, neredeyse başka gezegenlere doğmuş insanlardan bahseder gibi olmaya başladı. Sanat, tiyatro, başarı, mutluluk, huzur, doyum, ihtiyaç ve dahası için ortak bir anlamda buluştuğumuzu düşünmüyorum artık. Eskinin buharlaştığı, yeninin sürekli oluştuğu, şekil değiştirdiği bir yerdeyiz. Tüm anlamlar yeniden tartışmaya açılmış durumda. Arkaik, güdüsel korku ve arzularımızdan fazlasını konuşmak için iyi zamanda değiliz; zira onların kurumlaşmış halleri her köşede yıkılıyor. Umutsuz duyuluyor olabilir söylediklerim, fakat gelecekten umutluyum. Şimdikinden daha iyisini yapmak için daha güçlü araçlarımız ve daha fazla tecrübemiz var. Bizi kaygılandıran, ömrümüzün kısalığı belki de her şey bir an önce olsun istiyoruz.
Ferdi Çetin: 2025’e oyun yazarlığı açısından baktığımda, en büyük sorun hayallerin küçülmesi gibi geliyor, bu ifadeyle kastettiğim şey, hayal kurma kapasitesinden çok, hayalin bugün hangi koşullarda hayata geçirildiği ve dolaşıma girebildiği ile ilgili. Schütz’ün sözünü ettiği paylaşılan anlamlar alanı varlığını sürdürüyor; ancak daha parçalı, daha kırılgan ve daha denetimli bir yapıda oluyor sanki. Bu durum, oyun yazarlığını büyük anlatılardan çok, daralan alanlar içinde yoğun ve odaklı olmaya yöneltiyor. 2025’in “Z raporu”, benim için yazının toplumsal işlevini, muhataplarını ve etkisini yeniden tartışmaya açmakla ilgili. Kısa vadede, hayallerin küçülmesini telafi etmeye çalışan geniş ufuklardan çok, bu daralmanın dilde ve yapıda nasıl görünür hâle geldiğini araştırmak ilgimi çekiyor. Uzun vadede ise oyun yazarlığının, gelecek vaat eden büyük tasarımlardan çok, yaşadığımız zamanın çelişkilerini açık eden ve seyirciyi konfor alanının dışına davet eden bir alan olarak önemini koruması gerektiğini düşünüyorum.
- Meramını adıyla da veren Babamın Sesine Uyandım’ın doğuş hikâyesine gelelim; majörün aksine minör bir düzlemde seyircisini kucaklayan bu metni sahnede görmeye heves ettiren meramınız neydi?
Ferdi Çetin: Bu hikâye tek bir fikirden değil, uzun süredir yazdıklarımda tekrar eden bazı meselelerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Aile içi hafıza, baba figürü ve Türkiye’de erkeklik üzerinden kurulan ilişki biçimleri zaten beni meşgul eden konular. Babamın Sesine Uyandım’da bunları ilk kez aynı metinde, sözün süsüne kaçmadan bir araya getirdim diyebilirim. “Yeni Gerçeklikler Üzerine Yazmak” projesi ise yeni olanı yalnızca bugüne ait bir şey gibi değil, geçmişin bugünle kurduğu problemli ilişki üzerinden düşünmemi sağladı. Hafıza burada güvenilir bir alan değil; kırılan, bozulan ve aktarıldıkça şekil değiştiren bir şey. Baba figürü de bu kırılmanın taşıyıcılarından biri olarak ortaya çıktı. Metni sahneye taşıma isteğim, bu yapıları açıklamak ya da çözmekten çok, oldukları hâliyle görünür kılma ihtiyacından geldi. Bu manada tiyatro benim için bir karşılaşma alanı.
- Yaratım ve sahneleme sürecinde sizi yönlendiren ana araçlar nelerdi? Hikâyenin ritmini belirlerken nelere dikkat kesildiniz?
Görkem Şarkan: Sinema, tiyatro gibi drama mediumları için zor bir çağdan geçiyoruz. Dramatik olanın anlamı yeniden tanımlıyor kendini. Sosyal medya platformları; kurgu ile gerçeğin sınırını silikleştiriyor. Dramatik olanın çerçevesini kaldırıyor. Artık geleneksel mediumlar, ahlaki sebeplerle yaşamaya devam ediyor gibi. O yüzden mümkün olduğunca seyircinin yeni dünyasına yakınlaşmak; daralan odak süresini ve yeniye duyulan doyumsuzluğu dikkate almak gerektiğine inanıyorum. Bunu başardığımı iddia etmiyorum ama seyircinin dikkatini tutmanın yeni dönemde ilk iş olacağını görüyorum ve bunun üzerine düşünüyorum. Bu oyunda da akışkan, durmayan bir yapı inşa etmeye çalıştım. Ses ve ışık tasarımı, oyun başladığı andan itibaren durmadan akan bir hat oluşturuyor, mekân bu akışkan evrene hem ev sahibi oluyor hem de onunla birlikte statiklikten arındırılıyor. Son olarak metin yapının içinde seslenmeye başlıyor. Tasam, akan bir groove’un içinde poliritmik bir melodiyi duyurmak gibi görülebilir.
- Oyun sonrası belleğimi kurcalayan Karl Ove Knausgaard’ın Babamın Ölümü ve Philip Roth’un Babam romanlarıydı. Peki, sizin yaratım sürecinde fonunuzda, kafanızda sürekli dönüp dolaşan neydi?
Ferdi Çetin: Oyunu yazmaya başladığım andan itibaren benimle birlikte olan şarkı, Ruhi Su yorumuyla Drama Köprüsü. Görkem, oyunun dünyasını kurarken müzik tasarımlarımızı yapan Vehbi Can Uyaroğlu ile bu yorumdan hareketle çalışmaya başlamıştı. Vehbi bildiğimiz Drama Köprüsü’nden yola çıkarak bilmediğimiz ama yine çok tanıdık gelen bir yorum getirdi. Oyunla ilgili kafamda dönen bu iki yorum aslında… Oyunla ilgili en çok sevdiğim şeylerin başında gelir aynı zamanda.
- Oyunda en sevdiğiniz bölüm / replik hangisi ve sizi neden bu kadar etkiliyor?
Ferdi Çetin: “Tavuklarla bir yaptık biz bu çocukları” benim oyundaki en favori repliğim. Aslında ilk bakışta manasız bir replik ya da ilk bakışta kendini ele vermiyor ama insanın kendini etrafıyla bir gördüğü bir kabulleniş var ardında. Oyundaki en sevdiğim bölümler ise Adam karakterinin kendini yurtdışındaki meslektaşlarına beğendirmeye çalıştığı zoom sahneleri hem bilmişliği hem de çaresizliği bana etkileyici geliyor.
Noyan Ayturan: En çok eğlendiğim replikler “I will not run away from the front lines of avant-garde!” ve “Git köyünde sanat yap, baban açsın sana stüdyo.” Zoom sahnelerindeki metinler çok hoşuma gidiyor, çünkü adamın gerçekten derin meseleler üzerine kafa yoran bir sanatçı mı, yoksa fırsatçı bir şarlatan mı olduğu belirsiz. Bana göre ikisi birden. Mültecilerle ilgili gerçekte umurunda olmayan bir trajediyi ihracat malzemesi yapıyor, sonra kişisel hayatında köşeye sıkıştıkça önceden fayda sağladığı sermayeye karşı solculuk propagandasına soyunuyor. Metni ilk okuduğumda aklımda beliren resim bodrum kat bir stüdyoda sırtı seyirciye dönük bir şekilde kendini küçücük bir bilgisayar ekranından Batı’ya güzel göstermeye çalışan bir adamdı. Adamın yüzü projeksiyonla sahneyi kaplayacaktı ve çaresizliğini görecektik. Bu hissi yaratabildiğimizi umuyorum.
- Tesadüf bu ya, hayat verdiğiniz oyundaki karakterlerle öncesinden tanışsınız. Ve bir vakit de aynı masalarda kelama düşüyorsunuz; onlara bir cümleniz olsa, bu ne olurdu?
Noyan Ayturan: “Benim kalkmam gerekiyor, kendinize iyi bakın.”
Ferdi Çetin: Karakterlere dönüp şöyle derdim: “Bu hep böyle mi devam edecek?”
- Oyunun seyircilere yönelttiği soruyu ben de size sormak isterim: “Sanatçı yaratmalı mı yoksa yaşamalı mıdır?”
Görkem Şarkan: Toplumsal hiyerarşinin yapılardan arındığı muğlak bir haldeyiz. Toplumda en yaygın arzu, imtiyazlı olmak. Bunun nasıl olacağı önemli değil, olsun yeter. Sosyal krediniz sahip olduğunuz imtiyazlarla şekilleniyor. Sanırım bu yüzden epey zamandır insanlar bir işi yapmaktan çok onun sağladıklarından faydalanmayı arzuluyor; resim yapmaktan çok ressam olmak, kitap yazmaktan çok yazar olmak, film çekmekten çok yönetmen olmak peşinden koşulan. Ben sanatın iletişimsel bir enstrüman olduğunu düşünürüm. İçinizde taşıdığınız, dile gelmedikçe sizi huzursuz eden şeyleri soyuttan somuta dönüştürmenin başka bir yolunu bulamıyorsanız, sanat yaparsınız. Aksi hâlde Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’da Bazarov’a, “Kâinatta bir zerre bile değilim ama yine de arzu ve ihtiraslar doluyum” dedirtmek için bir roman yazdığını ya da Thomas Vinterberg’in Festen’i masada siyahi bir misafir varken yaşlı İskandinavların ırkçı bir şarkıyı hep bir ağızdan söylemelerini ve bunun farkında bile olmamalarını göstermek için çektiğini zannetmek gibi bir yanılgıya düşeriz. Bence, sözel dille doğrudan anlatmanın yetmediği bir fark edişi gösterebilmek için üretilir sanat eseri. Sanatçının yalnız başına boğuştuğu şeylere ortak arama çabasıdır.
Noyan Ayturan: Herkes üretmek istiyor ama hayat çok zor. İş böyle olunca da hevesi olan ama bunu gerçekleştirecek dinamikleri üretemeyen birçok “sanatçı ruhlu” insanla karşılaşıyorsunuz. Sanatçı olmanın büyütülecek bir tarafı yok, fırsatı olan kendini en iyi hissedeceği şekilde yaşasın.
Ferdi Çetin: İnsanın içinde öyle bir dürtü varsa ortaya bir şey koymadan ilerlemesi mümkün olmuyor zaten. Hayatın ağırlığı malum ama onu dönüştürerek ilerlemek ve belki de o malum ağırlığı hafifletmek için yaratmak her zaman bir seçenek bence. O zaman şöyle diyeyim, yaratmak ve yaşamak yerine dönüştürmek, neden olmasın?
- Son zamanlarda sizi etkileyen, iyi gelen kültür-sanat güzergâhında neler var?
Görkem Şarkan: Yakın zamanda Kazakistanlı yönetmen Sergey Dvortsevoy’un 2018’de çektiği Ayka filmini izledim. Sinemanın yalın gücünü bana hatırlatan bir film oldu. Hepimizin elindeki büyük, küçük ekranların dışında yaşama tutunmakla ilgili gerçeğin hâlâ yerli yerinde durduğunu görmek hem sarsıcı hem de iyileştirici bir etki bıraktı üstümde. Bir de en sevdiğim üç trompetçiden biri olan Mathias Eick’ın yeni albümü Lullaby; melodik ve armonik yapısıyla sanki modernizmi özleyen bir nostaljinin peşinde gibi geldi bana.
Noyan Ayturan: Milo Rau’nun La Reprise’i tiyatrodan umudu kesmeye başladığım bir anda ilham verici oldu. Defansif Dizayn’ı çok beğenmiştim, BEA’nın konserlerinde sahnelemeleri her zaman çok iyi oluyor ama bu seferki bir başkaydı, devam edemedikleri için üzgünüm. Deradoorian’ın Ready for Heaven albümü geçen yıl en sevdiğim albümlerden biri oldu. Türkiye Tiyatro Vakfı’nın Tiyatro Hazinemizden sergisi oldukça güzeldi.
Ferdi Çetin: Ben en son Jon Fosse’nin Septoloji (Yedileme) adını verdiği romanın ilk iki kitabını okudum. Jon Fosse okuyucudan çok özveri isteyen bir yazar, yedi kitaplık romanı neredeyse tek bir cümle ile yazılmış, kesintisiz bir akış halinde devam ediyor. Bu en etkilendiğim kitaplardan biri son zamanlarda. “Yavaş yazın” adını verdiği fikri de bugün açısından düşündüğümde önemli geliyor bana.
- Gelecek günlerde rotanızda neler var; masanızdaki projelerinizden bahseder misiniz?
Görkem Şarkan: Oyuncu olarak yeniden sahneye çıkmayı istediğim, yazar ve yönetmen olarak da yeniden film çekmek istediğim bir dönemdeyim. Aklımda çerçevesi şekillenmiş fikirler var. Umarım isteğim beni eyleme ulaştıracak kadar istikrarlı ve kavi olur. Bu arada Habitus Kitap’tan ilk kitabım çıktı; Dramada Kültürü Üretmek. Bir sosyal bilimler kavramı olarak kültür ile dramanın ilişkisini araştırdığım, dramanın neliğine sahne sanatlarının kısıtlayıcı perspektifinden sıyrılarak cevap vermeye gayret ettiğim bir çalışma.
Noyan Ayturan: Önümüzdeki sezon için bizi çok heyecanlandıran bir projemiz var ama konuşmak için henüz erken.
Ferdi Çetin: Yakın zamanda Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı ve Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım, Habitus Kitap etiketiyle okurla buluşacak. Bu konuda heyecanlıyım.
Oyunun künyesi
Oyunun künyesi ise şöyle:
Oyuncular: Onur Dikmen, Murat Karasu, Neslihan Arslan, Doğa Kahvecioğlu
Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter
Dekor Tasarımı: Merve Yörük
Ses Tasarımı: Vehbi Can Uyaroğlu
Kostüm Tasarımı: İrem Dilaver
Yönetmen Yardımcısı: Doğa Kahvecioğlu
Fotoğraflar: Salih Üstündağ
Süre: 90 dk. / Yaş sınırı: +18
Oyun Takvimi: 11 Mart 2026 / Alan Kadıköy








