Gündüz Vassaf ile söyleşi: Baba olmayı istemek, baba olmayı beklemek ve baba olmak

Ruşen Çakır, Gündüz Vassaf ile “Doğana” kitabı üzerine konuştu. Vassaf, babalığı “Kendini dönüştüren bir yüzleşme” olarak tanımladı.

Gündüz Vassaf, son kitabını Ruşen Çakır’a anlattı. İletişim Yayınları’ndan çıkan “Doğana”, Vassaf’ın oğlunun doğacağını öğrendiği andan itibaren kaleme aldığı mektuplardan oluşuyor. Kitapta mektupların el yazıları da yer alıyor. Vassaf, mektupları yazma sürecini şöyle anlattı:

“Anne bana bir şeyler anlatıyor, ben de dinliyorum ama seyirciyim. Bir ara ‘Bu çocuğa bunları not alsam’ dedim. İleride ne olup bittiğini okusun diye başladım. Belki de çaktırmadan kendimi babalığa alıştırmak için yazıyormuşum. Daha doğmadan baba gibi hissetmeye başladım.”

Baba olmayı istemek, beklemek ve baba olmak

Kitapta yer alan özel anlatıların sansürlenmeden yayımlanmasına ilişkin soruya Vassaf, “En doğal halimizi mahremleştiriyorsak ilk sansürü orada başlatıyoruz” diyerek yanıt verdi.

Mahremiyetin kültürel bir inşa olduğunu belirten Vassaf, iki kişi arasında yaşanan bir durumun tarafların bilgisi dahilinde paylaşılmasının sorun oluşturmadığını söyledi.

Gündüz Vassaf ile söyleşi: Baba olmayı istemek, baba olmayı beklemek ve baba olmak
Baba olmayı istemek, beklemek ve baba olmak

“Sakın bana benzemesin”

Baba-oğul ilişkisine dair 40 yıllık muhasebesini de paylaşan Vassaf, çocukla ilişkinin insanın kendi önyargılarıyla yüzleşmesine vesile olduğunu ifade etti:

“Ne kadar bildiklerimi, değer yargılarımı aktarayım, ne kadar aktarmayayım tedirginliği hep vardı. ‘Sana benziyor’ dediklerinde ‘Aman sakın bana benzemesin’ diyordum.” 

Kitabın yayımlanmasına oğlunun yaklaşımına da değinen Vassaf, Doğan’ın önsözde kendi varoluş konumunu ortaya koyduğunu söyledi.

Vassaf, çocuklarla ilişkinin insanın erdemini sınayan bir süreç olduğunu belirterek şunları sözleri söyledi:

“Çocuklar son kölelerimiz. Onlara isim veriyoruz, din veriyoruz, benzesin istiyoruz. Çocuk aslında sevilmeden sevmeyi öğrenebilmemize bir fırsat. Mesele karşılık beklemeden sevebilmek.”

“Benim devletim değil ki, niye ben özür diliyorum?”

Çocukların geleceği ve memlekete bağlılık tartışmasının temelinde milliyetçilik bulunduğunu söyleyen Vassaf, şu ifadeleri kullandı:

“Ben Osmanlı’nın ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığından sorumlu değilim. Bana rağmen birilerinin iktidar olduğu bir devlet. Niçin benim devletim olsun?”

Bir dönem gündeme gelen “özür diliyoruz” kampanyasına ilişkin de konuşan Vassaf, “İmzalamadım. Çünkü milliyetçi bir ses tonu taşıdığını düşündüm. Benim devletim değil ki, niye ben özür diliyorum?” dedi.

Çocukların mutlaka doğdukları ülkede yaşaması gerektiği fikrine karşı çıkan Vassaf, dünyayı tek bir ev olarak görme yaklaşımını savundu. Oğluyla her yerde Türkçe konuştuğunu ancak bunun milliyetçilikten kaynaklanmadığını belirtti. Gündüz Vassaf, “Türkçe konuşmam milliyetçilikten değil, o dilin zenginliğinden. İçimdeki duyguları o dille farklı paylaşabiliyorum.” dedi.


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Gündüz Vassaf’la bir sohbete koyulacağız. Sohbetin vesilesi, İletişim Yayınları‘ndan çıkmış olan “Doğana” isimli kitabı. Biraz doğaçlama bir sohbet olacak ama güzel olacağını tahmin ediyorum. Hocam merhaba.

Gündüz Vassaf: İşte Doğan’ın doğması da doğaçlama olmuştu. Onun için aynı yoldan devam.

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle söyleyeyim; ben 41 yıllık gazetecilik hayatımda çok röportaj yaptım. 11 yıllık Medyascope‘ta da çok yayın yaptım. Yüzlerce belki de binlerce, bilmiyorum artık. Bunların hepsinin bir gündemi olur, bir şeyi olur. Şimdi ben bu sizin kitabı okuyunca sizinle muhakkak bir yayın yapmak istedim ama aslında ne konuşacağımı tam da bilmiyorum. Burada, bilmeyenlere kısaca bir hatırlatayım öncelikle kitabı. Siz 1988 yılı başlarında bir çocuğunuz olacağını öğrendiğiniz andan itibaren ona mektup yazmaya başlıyorsunuz. Dünyanın değişik yerlerinden ona yazılmış mektuplar var. Ve bu kitapta o mektuplar, 1988’den bu yana yaklaşık 40 yıl sonra; bir anda sol tarafta mektubun orijinali, sağ tarafta mektubun matbu haliyle karşımıza çıkıyor. Bir tek girişinde ve sonunda yazılan ön sözler ve son sözler var. Ön sözü oğlunuz yazmış, son sözü siz yazmışsınız. Şimdi ben ilk başta kitabın adına taktım. “Doğana, ne demek istiyor hoca acaba?” dedim. Sonra görür görmez anladım ki doğmakta olanı yazmışsınız. Ama sonra esas tabii güzel sürpriz, çocuğunuzun adının da Doğan olması. Yani burada pekâlâ bir apostrof da olabilirdi değil mi? Yani doğrudan oğlunuza olabilir. Şimdi bunu söyledikten sonra şunu da ekleyeyim: Bundan 10 yıl sonra benim de bir oğlum oldu. Tam 10 yıl sonra; sizin oğlunuz 40’a yakın, benimki de artık 30’a yakın. Ve kitabı okuduktan sonra dedim ki: “Ya ben ne salakmışım, şöyle bir şeyi ben de yapmalıymışım.” Şimdi Gündüz Vassaf niye böyle bir mektup yazmaya koyuldu doğacak çocuğuna? Tabii erkek olduğu bir süre sonra kesinleşiyor ama neydi buradaki maksat? Yani kendinizi bir şekilde hazırlamak mı, bir hayat muhasebesi mi?

Gündüz Vassaf: Evet Ruşenciğim. İşte 40 yıldır sohbet yapıyorum ama ilk defa böyle “gündemsiz” dediniz. Galiba azıcık çocuğumuz olması da, yani 40 yıl sevişiyor olabiliriz ama çocuk yapma düşüncesiyle sevişmek bambaşka bir şey. Onun için doğal olarak gitmemiz doğanın ruhuna uygun zaten. Nasıl oldu? Çünkü anne bana bir şeyler anlatıyor. Ben de dinliyorum ama seyirciyim, dinleyiciyim. Onun yaşadıklarını, hissettiklerini takip ediyorum çünkü o içindeki varlığı takip ediyor. İşte “tırnakları çıktı,” diyor, “saçı çıkmaya başladı,” diyor. “Şu oldu, bu oldu,” diyor; kitaplardan öğrenmiş, o da anlatıyor. Kitap okur gibi bakıyorum ben de ona, dinliyorum. Fakat bir ara “Ya bu çocuğa acaba bunları ben not alsam?” dedim. Çocuk artık yaşıyor çünkü bir anlamda. İleride bir gün okusun ne olup ne bittiğini o ilk dokuz ayda diye başladım not tutmaya. Fakat 40 yıl sonra Ruşen, baktığımda aslında kendimi belki de çaktırmadan babalığa alıştırmak için o mektupları da yazıyormuşum çocuğa. Çünkü diyorum ki mektupta: “Sevgili evladım” veya “sevgili doğacak olan” vesaire. Ve bu şekilde daha doğmadan baba gibi hissetmeye başladım kendimi. Yoksa biliyordum ki doğacak çocuğu bana verecekler, yabancıymış gibi bakacağım. Yani kendimi baba olmaya alıştırmışım.

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle bir not düşelim: Ben de biraz geç bir tarihte baba oldum Türkiye ortalamasına göre diyelim. Ben 36 yaşında, anladığım kadarıyla sizinki biraz daha geç. Yanılıyor muyum?

Gündüz Vassaf: 40.

Ruşen Çakır: Yani onun da bir etkisi herhalde olabilir. Peki hocam şunu soracağım: Daha önce çocuk sahibi olmak istemediniz mi? Eğer öyleyse neden yıllar sonra bir çocuk sahibi olmak istediniz? Çünkü siz tam bu konuları düşünen, tartışan birisisiniz entelektüel olarak; onu merak ediyorum. Yani Gündüz Vassaf’ın baba olmak, aslında çocuk sahibi olmak, niye bu kadar geç oldu? Özel bir nedeni var mıydı?

Gündüz Vassaf: Şöyle; bu 12 Eylül’de Bilar diye bir şirket kurmuştu Aziz Bey. Bir YÖK var çünkü; Bilar şirketi de üniversiteden hocalar atılmış veya istifa etmiş, biz de ders veriyoruz. Bedava ders veriyoruz üniversite öğrencilerine. Fakat para bulmak için yurt dışına turneye çıkıyoruz. Oradaki sivil toplum örgütleri bize laklak yaptığımız için, işte aramızdaki film yıldızları suretlerini gösterdiği için falan para alıyoruz. Bu toplantılardan bir tanesinde Tahsin Yücel’le bir akşam rakı içiyoruz otelde, Amsterdam’da. Ben de dedim ki: “Tahsin Bey, ya çok muzdarip hissediyorum kendimi. Çünkü bu kadar sperm şimdiye kadar bir soykırım. Yani ne zaman sevişsem o spermler ölüyor. Onları ölüme mahkum ediyorum. Bunlar bir çocuğa dönüşmeli,” dedim. Sarhoş sohbeti. O da “Ya iç boş ver, takma kafanı,” falan dedi ama takmışım kafama demek. Ondan sonra bir süre bir sevişme orucuna girdim veya sevişmeme… Ve bir üniversitenin misafirhanesinde, Marburg’da, Almanya’da ders verdiğim üniversite misafirhanesinde benden iki kapı ötede bir kızın adı da kapıda; fakat çok güzel Mozart dinliyor. Daha o kızı görmeden Mozart’ı dinleyen kızla nasıl olduysa bir bağ kurdum ve tanıştığımızın ikinci günü ona o kadar istekli gözle bakıyormuşum ki “Benden ne istiyorsun, ne arıyorsun?” dedi. “Çocuk,” dedim daha tanışmadan, elini tutmadan; bir defa yemek yedikten, bir defa da üniversitenin çamaşırhanesinde birlikte makinede çamaşırlarımız dönerken.

Ruşen Çakır: Şimdi bu kadar doğrudan, direkt söyleyince tabii bu kitapta bunlar pasaj olarak kısmen var. Çocuğa bunları da anlatıyorsunuz. Ya şunu merak ediyorum; şimdi o mektuplar, sizin çocuğunuza, sonradan oğlunuza yazdığınız bu mektuplar aslında bazı yerleriyle bakıldığı zaman çok da mahrem şeyler yani özel şeyler. Kendinizden bahsediyorsunuz, ilişkilerinizden bahsediyorsunuz, partnerinizden yani çocuğun annesinden bahsediyorsunuz ve ben mesela böyle mektuplar yazmış olsaydım, kitap yapacağım zaman üzerinden geçme ihtiyacı hissedebilirdim. Siz ama olduğu gibi yayınlamışsınız. Yani aradan onca zaman geçince artık bunların bir mahremiyeti düşüyor mu? Yoksa…

Gündüz Vassaf: İşte şimdi o mahrem sorusunu tabii Ruşenciğim tartışmak, konuşmak lazım. Yani nedir mahrem olan, ne değildir? Ve en doğal halimizi, çıplaklığımızı mahremleştiriyorsak farklı kültürlerde daha ilk baştan bir sansürün zeminini oturtuyoruz demektir. Ama her toplum böyle değildi. Ama “ilkel” diyorlar şimdi o toplumlara veya “bizden farklı” diyorlar. O bağlamda başkasının, yani iki kişiyle ilgili o duygu veya o durum, onun da bilgisi dahilinde olursa bence sorun yok. Ama zaten o bizdeki mahrem duygusunu esasta sorgulamamız lazım. Çünkü ilk sansür oradan başlıyor. Ondan sonra totaliter rejimlere itaat etmemizin yolu çoktan açıldığından kolay oluyor.

Ruşen Çakır: Peki evet, bu söyledikleriniz çok önemli. Bir diğer şey de mektuplarda özellikle siz nedense… Şimdi onun detayları tam aklıma gelmedi ama çocuğun erkek olacağına emin gibisiniz. Sonra kesinleştiği zaman da hiç şaşırmıyorsunuz değil mi? Belli bir tarihten itibaren bir şeyler vardı. Şimdi tam hatırlamıyorum yanlış yapmayayım, bir şeye istinaden böyle düşünüyorsunuz ve çocukla, beklediğiniz Doğan’ı beklerken onunla sık sık sünnet muhabbeti yapıyorsunuz. Yani hatta değişik zamanlarda, mesela diyelim ki bir ay sonra tekrar, hatta argümanlar da aynı yani üç aşağı beş yukarı; sünneti kim istiyor, kim istemiyor, neden istiyor meselesi… Bu da tabii bambaşka bir şey. Siz psikoloji konusunda zaten bir şey olduğunuz için herhalde bu çok tarihsel bir olay herhalde değil mi? Erkek sünneti, çocukların sünneti meselesi.

Gündüz Vassaf: Kitabı, mektupları yazdığımdan beri aslında kitabı bir defa yayınevine vermeden önce okudum. Tabii düzeltmek için değil, çünkü mektuplar olduğu gibi çıkıyor; fakat bari ne yazmışım bileyim dedim. Ama çok aklımda değil. Yani erkek beklentisinin olduğunu hatırlamıyorum, siz daha taze okudunuz. Fakat cinsiyetle ilgili tek hatırladığım; kız olursa nihayet belki kadınları daha doğar doğmaz, kız çocuğuyla tanıma fırsatına bir nebze yaklaşmış olabilirim diye düşünmüştüm. Çünkü yani daha da iyi tanıdığımı sanıyorum kadınları ama hâlâ tanımaya çalışıyorum. Eskiden bu böyle değildir diye tepki gösterirken kişiye, şimdi “böyle olabilirmiş” diye bakmaya başladım hiç olmazsa. Ama o empatiyi henüz kurabilmiş değilim. Sünnete gelince; evet. Şimdiki gözümle olsun istemezdim. Sünnet… Ne hakkım var o sünnetin olmasına? Neyse, iki üç günlüktü, hatırlamıyor ve yani gayet ilkel bir düşünceyle… Onun için çocuğumuz olması ne kadar… “ilkel” kelimesi kötü ama düşünülmemiş, kendimizi yargılayabileceğimiz tarafları ortaya çıkarmaya vesile ama asıl ön yargılarımızı ortaya çıkarmaya vesile. Özet olarak niçin sünnet? Benimkine benzesin diye. Ama rasyonalizasyon, kendime uydurduğum; sünnet olan, sünnetli erkeklerin seviştikleri kadınlarda araştırmalara göre rahim kanseri olma olasılığı daha az. Ben de “Sünnet olsun,” dedim resmi açıklamamda.

Ruşen Çakır: Şunu sormak istiyorum, aslında çok da merak ediyorum, şunu anlamıyorum: Kitabı okuduğumuz zaman hakikaten bir zaman dilimindeyiz. Yani çocuğun olacağının öğrenilmesi ve olması… Giriş ve sonuçtaki, yani oğlunuzun yazdığı giriş ve sizin yazdığınız son sözler bir şeyler söylüyor ama mesela o 40 yılı tam bilmiyoruz; baba-oğul ilişkisi meselesi. Şimdi bu kadar kendini çocuğa hazırlamış bir baba olarak o yaklaşık 40 yılın, 38 yıl diyelim, 38 yılın muhasebesini yaptığınızda ne görüyorsunuz? Bu arada şeyi de merak ediyorum, torununuz var mı? Oğlunuzun çocuğu oldu mu onu bilmiyorum.

Gündüz Vassaf: Yok, torun yok. O 40 yıl bitmeyen bir kendimle, erdemle hesaplaşma meselesi. Çünkü biraz fazla felsefi gelecek ama malum; toplumlara iki gözle bakıyorlar Batı’da genellikle. Bir Jean-Jacques Rousseau: Çocuk tertemiz doğar, sağlıklı doğar, güzel doğar, özgürdür vesaire; bırakın olduğu gibi yetişsin, toplumdan lekelenmesin. Öbür tarafta da malum Hobbes var: Biz yasaları, kanunları koyamazsak o zaman toplumda bir arada yaşayamayız. Şimdi bu baba olmak da benim için azıcık ikisi arasında gidip gelmek. Çünkü olduğu gibi gitsin istiyorum. Daha ilk kucağıma verdiklerinde, 5-10 dakikalık, “Ne biliyorsan bana söyle,” diye fısıldamıştım kulağına. Çünkü biliyorum veya bilmiyordum ama ondan mutlaka öğreneceğim çok şey var çünkü bana yabancı birisi. Ben de ona yabancıyım ama ancak onu dinleyerek o yabancılığın bir ölçüde kalkmasını ortaya çıkartabilirim. Yaşamı boyunca ne kadar bildiklerimi, hissettiklerimi, değer yargılarımı… Tabii onlarla birlikte trilyonlarca ön yargı da gidiyor ben farkında olmadan. Ne kadar onu yapayım, ne kadar yapmayayım diye de düşünmüyorum tabii ama içimde o tedirginlik sürekli var. Ve genellikle birisi “Ya sana benziyor,” falan dedikleri zaman “Aman aman sakın bana benzemesin,” diyorum tabii ki.

Ruşen Çakır: Şöyle bir şey söyleyeceğim: Siz hayatınızın önemli bir kısmını Türkiye dışında geçirdiniz, şu anda da olduğu gibi. Zaten kitabı okuduğumda kitapta, mektuplarda Türkiye’den yazılmış mektup çok az var galiba, belki de yok. Yani büyük ölçüde yurt dışından yazılmış mektuplar. Dünyanın dört bir yanına gittiniz. Bazılarında çok uzun süre kaldınız. Hocalık yaptınız, başka işler yaptınız. Şöyle bir şey sormak istiyorum: Oğlunuz bildiğim kadarıyla, anladığım kadarıyla Türkiye’de yaşamıyor. Türkiye’de yaşamasını ister miydiniz?

Gündüz Vassaf: Bir defa mektuplar hep… Bir mektup hariç belki hatırlamıyorum, hep yan yanaydık. İzlemini vermeyelim kitabı okumayacak olan kişilere. Hep annesinin yanındaydım. Çoğum Marburg’daydı, ders verdiğim üniversitede o zamanki Batı Almanya’da. Azıcık da doğduğu yerde… Türkiye’de doğduktan sonra Ruşen, Türkiye’ye geldik. Lakin daha altı aylıkken açık kalp ameliyatı olmuştu. Türkiye’ye bir buçuk yaşında falan geldi. İstanbul’da biz hatırlarız; hava kirliliği bugünkü Yeni Delhi derecesinde falan gibiydi belki veya eski Atina. Bir rahatsızlık oldu ciğerlerinde, doktorlar “Bu şehirde yaşamasın,” dediler. Biz de ayrıldık. Kış göçümüz başladı. Yazları Türkiye’de beraberiz Doğan’la.

Ruşen Çakır: Şunu sormak istiyordum aslında… Şimdi çok doğrudan bağlayamadım ama ben geçenlerde, yaklaşık iki yıl oluyor, bir hasbelkader bir şey yaptım; yazılar yazdım. O da Türkiye’yi terk eden orta sınıflar üzerine. Ve orada konuştuğum insanlar… Çok sayıda kişiye çağrı yaptım, bana ulaştılar. Onlarla sonra WhatsApp üzerinden konuştum, öykülerini dinledim. İnsanlar, ki bunların ezici bir çoğunluğu üniversite mezunu, fena olmayan işleri var vesaire; ama Türkiye’de artık yaşamak istemiyorlar ve en önemli argümanları da çocukları. Kız çocukları bilhassa; çocuklarının eğitimi ve çocuklarının geleceği. Şimdi böyle bir şey, nasıl söyleyeyim, istisnai değil bu. Anladığım kadarıyla gidebilen gidiyor. Sizin yaşadığınız Türkiye’de, mesela 1980’li yılların Türkiye’sinde vesaire başka şeyler vardı ve tam tersine Türkiye’de kalıp Türkiye’yi değiştirmek, dönüştürmek hususu vardı. Bu duyguya ne dersiniz? Ve bunun ana zemini olarak da çocuk konuyor, ya gerçek ya da değil.

Gündüz Vassaf: Şimdi çok temel, bunun altında bir milliyetçilik yatıyor. Başka bir örnek vereyim, döneyim. Bir ara, Hrant katledilmeden önceydi sanıyorum, Osmanlı’nın Ermenilere yaptığından ötürü “Özür diliyoruz” diye bir dilekçesi vardı. İmzalamadım. Çünkü ona milliyetçi bir ses tonu taşıdığını düşündüm. Ben Osmanlı’nın veya Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığından sorumlu değilim. Benim cumhuriyetim değil, benim devletim değil; başkalarının iktidar olduğu, bana rağmen bir şeyler yaptıkları bir devlet. Niçin benim olsun? Onun için niçin çocuğum da illa o ülkede yaşasın? Bir tür milliyetçilik… Ama o da milliyetçilik değil bence. Oğlumuza doğduğu andan itibaren Türkçe konuşmaya başladım nerede olursak olalım. Çünkü dil; ama milliyetçilikten değil, o dilin zenginliğinden ve içimdeki duyguları o dille farklı paylaşabileceğimden. Nâzım Hikmet, Mehmet için yazdığı bir mektupta, galiba şiirinde değil; “Oğlum Mehmet, dünya babanın eviymiş gibi yaşa,” der. Dünyayı babamızın eviymiş gibi her yerde yaşayabilelim. Ama o evimize aldığımız sorumluluğu da her yerde alalım. Almanya’da göçmen olarak yaşıyorsak da kapımızın önündeki ve komşunun kapısının önündeki çöpten de ben sorumlu olayım. Mesele, eğer yurt dışında yaşayacaksa çocuklarımız, o memlekete ikinci memleket muamelesi, üvey çocuk muamelesi yapmamak bence.

Ruşen Çakır: Hocam şimdi baba-oğul ilişkisi üzerine soracak çok şeyim var ama ben de bilmiyorum, sizin bu konuda içiniz rahat mı? Ben hiç rahat değilim. “Layık olup olmadığı…” İsterseniz konuyu değiştirelim diyeceğim. Sizinle gıyaben tanışmamız yıllar önceye gider. Benim Boğaziçi’ni kazandığım 1982 sonu, sizin de Boğaziçi’nden ayrıldığınız yıllar değil mi? 

Gündüz Vassaf: Evet.

Ruşen Çakır: Tam ben 12 Eylül’de cezaevinde kazanmıştım, Boğaziçi’ne girdim. Sizin adınızı duyardık, bir tür efsaneydiniz, öyle söyleyeyim. O zamandan bu zamana ve özellikle son dönemdeki Boğaziçi, Gündüz Vassaf’a ne söylüyor?

Gündüz Vassaf: Müstahak Boğaziçi. Türkiye’deki bütün üniversiteler müstahak ama Boğaziçi belki ayrıcalıklı bir konumda olduğu için ve zaten ayrıcalıklı bir konumu olduğundan bugün devletin tokatını diğer üniversitelerden daha fazla yiyor. Ama Ruşen düşünün; benim üniversiteden istifa etmeme neden olan 12 Eylül cuntasının ve onların maşası konumunda olan İhsan Doğramacı’nın YÖK’ü başımıza bela etmesi, üniversite özerkliği ve akademik özgürlüğe laf etmeseydi. Kaç yıl oldu, 40 yıldan fazla. YÖK hâlâ var. Üniversiteler hâlâ özerk değil, özgür değil. Ama Boğaziçi Üniversitesi ve o hocaların bir kısmı belki hâlâ hocadır ve belki sırtlarını dönenlerdendir; rektöre, Kenan Evren’e fahri doktora verdi. Fotoğraflar çekildi, kucaklaşıldı, eller tokalaştı. Ve hâlâ Boğaziçi Üniversitesi, orada olanlar ve orada olmayı sürdürenler kendi kurumlarında kendilerinin yaptığından özür dilemedi, kendini sorgulamadı. 40 yıldır YÖK var. Bu son 40 yıl içinde Türkiye’nin nisbi özgürlük dönemleri oldu. Erdal İnönü Boğaziçi’nde dekandı, başbakan yardımcısı oldu. Tansu Çiller’i geçelim, o da Boğaziçi’ndeydi, başbakan oldu; o da “özgür üniversite” diye bağırıp çağırıyordu zamanında. O nisbi özgürlük günlerinde Türkiye’nin Boğaziçi’nden tek bir kişi “Ya bu bizim için iyi bir fırsattır, YÖK için bir şeyler yapalım,” demedi. “Salla başını, al maaşını” devam etti. Tabii bu sadece Boğaziçi’nin sorunu değil; totaliter rejimlerde uyum sağlamanın kaçınılmaz bedelleri var. Çünkü argüman: “Ne olursa olsun ben üniversiteyi, evimi, işimi, evlatlarımı korumaya çalışıyorum. Daha güzel günler gelecek.” Ben daha güzel günlere inanıyorum ama bu durumda ayıya dayı demeye mecburum. Boğaziçi de bu mealde iş birliği içindeydi ama fırsatlar vardı kurtulmak için; kullanmadılar o fırsatları.

Ruşen Çakır: Hocam tekrar… Evet, Boğaziçi deyince yıllar… Benim de zor zamanların ucundan girmiştim ben de Boğaziçi’ne ama her şey bir yana, Boğaziçi’ne yazık oluyor yani. Müstahak dediniz, o konuya şey yapmayayım ama çok içim acıyor benim şahsen. Yani bütün o yaşananları görünce içim acıyor. Tekrar kitaba dönelim. Oğlunuz ne dedi bu kitap fikrine? Yani sonuçta ona yazılmış mektupları tüm herkese, kamuya açtınız.

Gündüz Vassaf: İşte aramızdaki ilişki; isteyen istediğini yapabilir. Kimse kimsenin yaptığından sorumlu değildir. Onun için bu kitap için de o ön sözü yazdı. Ön sözde de “Vallahi bu benim bilmediğim bir şey,” diyor. “Ben daha doğmadan yazılmış bir şey, tanımadığım birisiyle yazılmış bir şey, dokuz aylığı mı nasıl tanıyabilirdim ki?” diyor ve bir konumunu yani varoluş konumunu ortaya koyuyor.

Ruşen Çakır: Peki sonuçta gelen tepkiler nasıldı? Ne tepkiler aldınız bilmiyorum, onu sormak istiyorum. Kitabı yaptığınızdan pişman değilsiniz yani.

Gündüz Vassaf: Hayır, hayır. Geçenlerde kendime “Neden pişmanım?” diye sormuştum; işte bencilliğimiz o kadar ki unutmuşum neden pişman olduğumu. Fakat şunu ekleyeyim; siz aynı şeyi hissediyor musunuz bilmiyorum. Şu konuda oğlumuzla hemfikiriz: İkimiz de inanıyoruz ki veya hissediyoruz ki… Çünkü ikimiz de inanmaya da inanmıyoruz çünkü hep sorgulamak var, inandığında sorgulamak bitiyor. Çocuklar son kölelerimiz. Çünkü onlara, işte sünnette olduğu gibi, din veriyoruz, isim veriyoruz. Bize az benzesin istiyoruz veya çok istiyoruz vesaire vesaire. İkimiz de orada aynı fikirdeyiz. Hele annenin, babanın “sahip” kelimesini kullanarak… İngilizce “I have”; otomobilin de var, çocuğun da var. “Otomobil sahibiyim, çocuk sahibiyim.” Çocuk aslında sevilmeden sevmeyi öğrenebilmemize bir fırsat. Hep sevdiğimizde karşılık bekliyoruz, çocukta da karşılık bekliyoruz. Mesele sevilmeden sevebilmek. Bu dünya beni sevmiyor, kayıtsız bana gezegen; ama onu sevmiyorsak başına bunları getiriyoruz. Ama daha ilk günden “çocuğumuz bizi sevsin” diye bir şey taşıyorsak, uğraşıyorsak, saçma sapan şirinlikler yapıyorsak; çocuk için değil, onunla ortak bir dil kurmak için değil, “bizi sevsin” diye saçma sapan şirinlikler yapıyorsak o şirinlikler ondan sonra patronlarımızla, devletle, tavlamak istediğimiz insanlarla, iyi geçinmek istediklerimizle devam ediyor. İnsanın çocuğuyla olması onun erdemini sınayan uzun bir süreç, sonu gelmeyen bir süreç.

Ruşen Çakır: Hocam isterseniz burada noktayı koyalım. Çok önemli, çok… Tabii sizi dinlerken kendimi de düşünüyorum. Sevilmeden sevmeyi, evet. Karşılık beklemeden ya da… Ama sevilmeden, karşılık beklemeden sevmek biraz arabesk gibi kaçıyor ama sevilmeden sevmeyi öğrenme bahsi gerçekten çok önemli. Hocam çok sağ olun.

Gündüz Vassaf: Mucizeyi takdir etmek diyelim. Mucizenin farkında olmak. Yaşam mucizesinin farkında olmak. Çok teşekkür Ruşenciğim.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler hocam, çok sağ olun. Evet, Gündüz Vassaf’la “Doğana” kitabını konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.