Ruşen Çakır yorumladı: Rapor bitti, süreç sürüyor

Ruşen Çakır, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporunun Meclis’ten geçmesini “geri dönüşün olmadığının kanıtı” olarak nitelendirdi. Çakır, 16 aylık sürecin ardından asıl sınavın bundan sonra başladığını vurguladı.

Ekim 2024’te başlayan “Terörsüz Türkiye” sürecinin 16. ayında Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun ortak raporu Meclis’te tartışılarak oylandı ve iki ret ile bir çekimser oy dışında AKP, MHP ve CHP’nin desteğiyle kabul edildi. Komisyon çalışmalarına hiç katılmayan İYİ Parti oylamada yer almadı.

Çekimser oy, Tahir Elçi’nin eşi CHP Milletvekili Türkan Elçi’den geldi. Ruşen Çakır, Elçi’nin tutumunu “çok iyi anladığını” belirterek “Faili meçhullerin olmadığı bir rapora evet demeye eli varmamış, bence haklı” dedi. Kürt sorununun raporda yeterince ele alınmadığını öne süren EMEP Milletvekili İskender Bayhan ile TİP Milletvekili Ahmet Şık ise ret oyu kullandı.

Rapor, Kürt siyasi sorununu değil silah bırakma sürecini kapsıyor

Çakır, raporun ağırlıklı olarak PKK’nın silah bırakması, silah bırakanların hukuki durumu ve toplumsal entegrasyonu ele aldığını, Kürt sorununa ise yalnızca üstü kapalı ve kısa değinmelerle yer verildiğini aktardı.

“Bu aslında şaşırtıcı değil, bilinen bir şeydi; olayın bu olduğu zaten biliniyordu” diyen Çakır, sürecin kapsamına ilişkin de önemli ayrıntılar paylaştı.

Çakır’a göre binlerce kişiden söz ediliyor; Suriye vatandaşı olmayan bazı kişilerin Kandil’e gönderildiği ya da gönderileceği de konuşuluyor. “Sayı iyice artacağa benziyor” diyen Çakır, bu kişiler arasında yıllarca dağda kalanların, yeni dönemde örgüte katılanların, belirli eylemlere iştirak ettiği kesinleşmiş olanların ve hakkında somut bilgi bulunmayanların yer aldığını aktardı.

Çakır’a göre bu tablo “çok karışık bir süreç” doğuracak ve bunun için yeni mekanizmalar ile kurumsal yapılar oluşturulması gerekiyor.

Ruşen Çakır yorumladı: Rapor bitti, süreç sürüyor
Ruşen Çakır yorumladı: Rapor bitti, süreç sürüyor

“Devlet komisyon kurmak dışında hemen hemen hiçbir şey yapmadı”

Çakır’a göre sürecin en kritik adımı, örgütün kendini feshettiğinin devlet tarafından resmen kabul edilerek ilgili birimlerce denetlenmesi ve silah bırakmanın tamamlandığının teyit edilmesi. “Gerçekten bu silah bırakma olayı tamamlanmıştır denilmesi gerekiyor; bu biraz zaman alacak bir şey” diyen Çakır, bu adım atılmadan yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesinin mümkün olmadığını da vurguladı.

Kamuoyunu sürece hazırlama konusunda ne iktidarın ne de Kürt hareketinin ciddi bir çaba göstermediğini belirten Çakır, “Bu konuda istisnanın MHP ve Devlet Bahçeli olduğunu söylemek lazım; onun dışında genellikle sesi çıkanlar eleştirenler oldu” dedi.

Devletin genel tutumunu da eleştiren Çakır, “Şu ana kadar devlet komisyon kurmak dışında hemen hemen hiçbir şey yapmadı” diye konuştu.

Ruşen Çakır yorumladı: Rapor bitti, süreç sürüyor
Ruşen Çakır yorumladı: Rapor bitti, süreç sürüyor

“Bütün yanlışlara rağmen belli bir yere gelindi”

Meclis’in neredeyse tamamının raporu kabul etmesini tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiren Çakır, “Böyle bir raporun çıkmış olması artık geri dönüşün olmadığını bize gösteriyor” dedi.

Bundan sonraki öncelikli adımın örgütün silah bıraktığının tescillenmesi, ardından yasal düzenlemeler ile toplumsal entegrasyon çalışmalarının hayata geçirilmesi olacağını aktaran Çakır, artık “laf değil fiiliyata bakılması” gerektiğini de vurguladı.

Süreci desteklemekle eleştirmenin birbiriyle çelişmediğini açıkça ortaya koyan Çakır, tavrını şöyle özetledi:

“Bu olaya destek vermekle süreci eleştirmek birbiriyle zıt şeyler değil; eleştirel bir destek, kişisel olarak benim tavrım.”

Süreç boyunca devletin, Kürt hareketinin ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un “kendi bildiklerini okuduğunu” söyleyen Çakır, “Doğru yapmadılar ama bütün yanlışlara rağmen belli bir yere gelindi; inşallah bundan sonra hayırlısı olur, zor ama önemli bir eşikteyiz” diye konuştu.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Başlığı görüp de ‘‘Bu adam Kürt sorunundan başka, süreçten başka bir şey bilmiyor’’ diyenler olacağına eminim. Bunu YouTube‘da da yazacaklar. Bana yine kızacaklar. İnanın, vallahi de billahi de yapmak istemiyorum ama yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Normalde ne yapmak istiyorum? Bakın size bir fotoğraf. Önceki akşam stattaydık Ali Sami Yen’de ve Juventus. Bu fotoğraf çekildiğinde 4-2’ydi maç. Neye uğradığımızı şaşırmıştık Galatasaraylılar olarak. Sonra 5-2 ile bitti. Ben size bu maçta yaşadıklarımı, futbol vesaire bunları anlatmak isterdim aslında ama malum zaten tehlikeli bir iş. Çünkü taraftarlık fanatiklik gibi yaşanıyor. Ama özellikle şu son günlerde yaşadığım, geçen hafta çarşamba günü başıma gelenlerden sonra yaşadıklarım düşünülecek olursa önce aynı statta Eyüpspor’la yaptığımız yine 5 gollü maç, ardından Juventus maçı yani kendime gelmeme yardımcı oldu ama tekrar hayatın gerçekleriyle karşı karşıyayız.

O da nedir? Efendim, bir sürecimiz var. Kaç ay oldu artık bilmiyorum. Ekim ayında başlamıştı. Yani bir 16 ay falan oluyor herhalde. Terörsüz Türkiye süreci ve nihayet dün bu konuda kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun ortak raporu tartışıldı, oylandı, kabul edildi. İki ret, bir çekimser oy dışında en önemlisi AKP, MHP ve CHP — çekimser yalnız CHP’den — oylarıyla kabul edildi. Bu arada çekimser oy kullanan Türkan Elçi’yi çok iyi anlıyorum. Faili meçhuller konusuna bu raporda değinilmediğini söylüyor. Türkan Elçi biliyorsunuz Tahir Elçi’nin eşi. Faili meçhul bir şekilde Diyarbakır’da gündüz gözüyle öldürülmüş bir baro başkanının eşi. Bunun olmadığı bir rapora ‘‘evet’’ demeye eli varmamış, ki bence haklı. İki itiraz ret oyu da EMEP’ten İskender Bayhan ve TİP’ten Ahmet Şık’tan geldi.

Onların itirazları da tabii ki esas olarak bu raporda Kürt sorununun çözümünün ele alınmaması üzerine, ki öyle, ele alınmış değil. Birtakım üstü kapalı ya da çok kısa değinmeler var. Ama bu rapor esas olarak PKK’nın silah bırakması ve silah bırakanların akıbeti, başlarına ne geleceği, hukuki düzenlemeler ve toplumsal entegrasyon konusunda birtakım perspektifler sunuyor. Bu aslında şaşırtıcı değil, bilinen bir şeydi. Olayın bu olduğu biliniyordu ve orada bir tartışma var malum. Bu çalışmalardan, bu süreçten demokrasi çıkar mı çıkmaz mı meselesi. Sonuçta buna çok itiraz eden oldu. Bunun bir aldatmaca olduğunu da söyleyenler oldu. Ama bazıları da bunun en azından silahların susması anlamında çok önemli bir etap olduğunu düşünüyor, ki bunlardan birisi de benim. Neyse sonuçta bu rapor çıktı. Bugün uzman konuklarla bu konuyu uzun uzun tartışacağız. Birbirinden farklı perspektiflerle tartışacağız. Bugün saat 15.00’te yapacağız bu yayını. Canlı yayın olarak olacak ama ben öncesinde kendi birtakım notlarımı eklemek istiyorum.

Buradaki en kritik hususlardan birisi şu: Örgütün kendini feshettiğinin devlet tarafından kesin olarak kabulü. Bunun bir anlamda teftiş edilmesi, denetlenmesi ilgili birimlerin ve sonuçta ‘‘Evet, gerçekten bu silah bırakma olayı tamamlanmıştır’’ demesi gerekiyor birtakım düzenlemelerin yapılabilmesi için. Bu biraz zaman alacak bir şey, yani binlerce kişiden bahsediliyor. Hatta Suriye’de var olan Suriye vatandaşı olmayan bazı kişilerin Kandil’e gönderildiği ya da gönderileceği de söyleniyor. Sayı iyice artacağa benziyor ve değişik kademelerde kişiler var. Yıllarca dağda olanlar var. Yeni dönemde katılanlar var. Devlet tarafından birtakım saldırılara katıldıkları kesinleşmiş, bu bilgiler bilinen, aranan kişiler var. Kimileri hakkında bir eyleme katıldığına dair bilgiler yok. Yani çok karışık bir süreç olacak. Bunun için birtakım mekanizmaların ve birtakım kurumsallaşmaların kurulacağı söyleniyor. Kurulması gerektiği söyleniyor. Bu önemli. Bir diğer önemli husus da bunun bir af havası yaratmaması. Bu konuda çok ciddi bir şekilde kamuoyu tepkisinden endişeliler. Bu anlaşılır, bunu anlıyoruz. Ama şunu da özellikle vurgulamak istiyorum. Bugüne kadar kamuoyunu hazırlama konusunda ne Kürt hareketi ne de iktidar çok bir çaba sarf etmedi. Hatta özel olarak bu konuya girmemeye çalıştılar. Bu konuda istisnanın MHP ve Devlet Bahçeli olduğunu söylemek lazım. Onun dışında genellikle sesi çıkanlar eleştirenler oldu.

Neyse, sonuçta çok önemli bir eşik aşıldı. Büyük bir çoğunluğun, Meclis’in neredeyse tamamının, İYİ Parti katılmadı komisyona biliyorsunuz ve burada iki ret bir çekimser var, bayağı yüksek bir oran. Böyle bir raporun çıkmış olması artık geri dönüşün olmadığını bize gösteriyor. Şimdi önümüzdeki süreç bir örgütün silah bıraktığının tescillenmesi ve buna bağlı olarak da o yasal düzenlemelerin ve toplumsal entegrasyon çalışmalarının yapılması. Bu bambaşka bir düzlem olacak artık. Artık laf değil fiiliyata bakmak gerekecek ve tabii ki devletin atacağı adımlara bakmak gerekecek. Şu ana kadar devlet komisyonu kurma dışında hemen hemen hiçbir şey yapmadı.

Hayırlı olsun diyorum. Bu olaya, bu sürece destek vermekle süreci eleştirmek birbiriyle zıt şeyler değil. Eleştirel bir destek — kişisel olarak benim tavrımın bu olduğunu düşünüyorum — önümüzdeki günlerde çok değerli olacak ve umarım önümüzdeki dönemde taraflar, bütün taraflar daha şeffaf, daha açık, daha kapsayıcı ve herkese eşit yaklaşır olurlar. Bu konuda çok kötü sınavlar verildi. Herkes ayrı ayrı, ki çok yakından izlemeye çalıştım, benim gördüğüm kadarıyla devlet de, Kürt hareketi de, Meclis de, Meclis demeyeyim, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da hepsi kendi bildiklerini okudular. Öyle söyleyeyim. Doğru yapmadılar ama onların yanlışlarına rağmen, bütün yanlışlara rağmen belli bir yere gelindi. İnşallah bundan sonra hayırlısı olur diyelim. Zor ama önemli bir eşikteyiz.

Peki bugünün ithafı kime? Şimdi başta maçtan bahsettim. Juventus’tan bahsettim. İtalya bambaşka bir ülke. Gidip görmüşlüğüm de var birkaç kez. Çok etkileyici bir ülke ve birçok anlamda da dünya kültürüne çok önemli katkılarda bulunmuş bir ülke. Bugün önce aklıma bir şey geldi. Bir ressam, Caravaggio. Caravaggio’nun bir filmini izlemiştim. Hiç bilmiyordum inanın. İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın yaptığı bir filmde görmüştüm yıllar önce. İstanbul Film Festivali’nde olması lazım ya da o zamanki adıyla Sinema Günleri de olabilir. Orada izlemiştim. Çok şaşırtıcı, çok sarsıcı bir ressam. Daha çok dini konuları ele alıyor ama dini konuları ele alırken sıradan insanları katıyor. Kendisi de zaten hayat tarzı olarak biseksüel birisi ve sokaklarda olan birisi. Sokaklarda gördüğü fahişeleri, ki kadın fahişe, erkek fahişe fark etmiyor, onları model olarak kullandığı söyleniyor ve esrarengiz bir şekilde ölüyor Caravaggio. Öldürüldüğü konusunda çok yaygın bir kanı var.

Caravaggio’dan, yine İtalya’da kalarak, çağımızın ki 20. yüzyılın en büyük sinema isimlerinden Pier Paolo Pasolini’ye geçmek istiyorum. Orada da Caravaggio’yu okurken Caravaggio hakkında yönetmen Derek Jarman şey demiş, o çok etkiledi beni: ‘‘Günümüzde — yani 20. yüzyılda — yaşasaydı Caravaggio, Pier Paolo Pasolini olurdu.’’ demiş. Oradan ikisini birleştirmek geldi aklıma. Pasolini olağanüstü bir isim. Şair öncelikle, sonra sinemacı. Aynı zamanda oyuncu ve siyasi duruşunu hep belli eden, açıkça aktif bir şekilde var olan, kendini Marksist ama aynı zamanda Katolik olarak tanımlayan ve ilk andan itibaren açık bir şekilde eşcinsel kimliğini saklamayan bir isim ve tabu kırıcı. İzlediğim filmlerinden mesela ‘‘Dekameron’’u hatırlıyorum ya da bir ‘‘Sodom’un 120 Günü’’. Bunlar çok sert filmler, zor filmler ama sarsıcı filmlerdi. Ve Pasolini’nin de sonu çok acı bir şekilde Caravaggio gibi oldu. Öldürüldü. Zalimce öldürüldü ve bildiğim kadarıyla hâlâ kim tarafından neden öldürüldüğü konusu şüpheli. Ama yaygın kanı şu ki onun açık eşcinsel kimliği ve solcu ya da Marksist ya da komünist duruşu ve İtalya’da ve dünyada aslında yaşanan — Amerikanlaşma denirdi o zamanlar — Amerika taklidi, tüketim toplumu eleştirilerinden rahatsız olan aşırı sağ çevrelerin öldürttüğü söylenir. Ama her hâlükârda Caravaggio da Pasolini de bulundukları dönemin genel gidişatına aykırı duruşlarıyla dikkati çekmiş, ilgi uyandırmış, çok yaratıcı işler çıkartmış ve hâlâ varlıklarını sürdüren eserleri, hâlâ Caravaggio’nun tabloları ya da Pasolini’nin filmleri, şiirleri hâlâ insanların dilinde ya da aklında.

Bunları neden anlatıyorum? Geçenlerde bir haber çıktı yine, ne zamandır süren bir şey; Türkiye’de LGBTİ’nin ceza kanununa gireceği, eşcinselliğin ya da devletin beğenmediği diğer cinsel yönelimler diyelim, bunların gireceği iddiası var. Yasa çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorum ama şu ana kadar yapılan uygulamalar, bu konuda yasaklar, tutuklamalar, gözaltılar, kapatılan yayın organları, derneklere yönelik baskılar filan devletin dünyada çok örneğini gördüğümüz gibi LGBTİ karşıtlığı üzerinden kendine bir taban yaratma çabası olduğunu görüyoruz ve bu asla kabul edilebilecek bir şey değil. Ama gördüğümüz örneklerde, hem Pasolini hem Caravaggio örneklerinde onların başlarına gelenlerde genel davranış kalıplarının, yaşam tarzlarının dışında durmalarının etkisinin olduğunu da biliyoruz. Tarih hep böyle olmuş ama farklı olan put kıranlar her zaman için tarihte kendilerine yer bulmuşlar. Put yapanlar ise unutulup gitmiş. Hem Caravaggio’yu hem Pasolini’yi saygıyla ve hayranlıkla bir kere daha anmak istiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.