Bilgehan Uçak yazdı: Yirmisekiz Çelebi’nin düşündürdükleri

III. Ahmet devrine geldiğimizde Osmanlı artık o şanlı, şaşaalı, ihtişamlı seneleri geride bırakmıştı; Karlofça ve Pasarofça imzalanmıştı.

Küçük Kaynarca’ya doğru gidiliyordu.

Batı dünyasıyla yeni bir ilişki kurma ihtiyacı ortaya çıkmıştı, Batıyı anlamak ve böylece savaş meydanlarındaki mağlubiyetlere son vermek gerekiyordu.

Bu konuda pek muvaffak olunamadığı, aşağı yukarı ikiyüz sene sonraki Balkan Savaşlarındaki hezimetin ardından Ali İhsan Sabis’in yazdığı kitabın adında görülür diye düşünüyorum.

Bilgehan Uçak yazdı: Yirmisekiz Çelebi’nin düşündürdükleri
Bilgehan Uçak yazdı: Yirmisekiz Çelebi’nin düşündürdükleri

III. Ahmet de bu ricatı durdurmaya çare arıyordu.

Batı’yla bir ilişki kurmak şarttı, hatta mümkünse bu ilişkiyi bir ittifaka dönüştürmek gerekiyordu çünkü Karadeniz’deki daimi düşman “Petro’nun Rusya’sı” görülmemiş bir şekilde kabuk değiştiriyordu.

Petro’nun önderliğinde modernleşen Rusya, Osmanlı açısından her gün biraz daha büyük bir tehdide dönüşüyordu.

III. Ahmet de Batı ittifakı kurulmasının Rusya’yı caydırabileceğini düşünüyordu.
Osmanlı’nın Fransa ile İspanya’yı yanına çekmesi durumunda Rusya’yla kaçınılmaz olduğu düşünülen savaşın seyrinin değişebileceği öngörülüyordu.

İşte Yirmisekiz Mehmet Çelebi, 1720’de Fransa’ya elçi olarak gönderilirken kendisinden beklentiler çok büyüktü.

Mensubu olduğu yeniçerilerin 28. ortasının adıyla anılan Çelebi’nin Fransa’dan dönerken ittifakın tohumlarını atmış olması ve 1683’ten beri sürekli bozguna uğrayışımızın sebeplerini saptaması gerekiyordu.

Çelebi döneminin entelektüel denebilecek isimlerinden biri olarak yola çıkmadan önce Fransa’ya dair yazılan birçok şeyi okuduğunu anlatıyor.

Bu merakın birkaç açıdan üstünde durmaya değer; öncelikle, gideceği yeri anlamaya çalıştığını bize gösteriyor, ama en az bu kadar önemli olan bir diğer husus da Osmanlı’ya henüz matbaanın gelmediği bir dönemde olmamız.

Matbaa, Osmanlı’ya Çelebi’nin heyetinde yer alan oğlu Said Efendi’nin büyük çabası sonucunda gelmiştir – İbrahim Müteferrika ile birlikte.

Sefaretnameye dönelim.

Çelebi, beş buçuk aylık uzunca bir yolculuğun ardından Paris’e ulaştığında gördüklerinden çok etkilenmiş.

Salgından ötürü karantinaya alınmış.

Bir de tabii kanalların su seviyesinin ayarlanabilir olmasından dehşete düşmüş – 18. yüzyılın ilk çeyreğinde Çelebi’yi derinden etkileyen sistem bugün Panama Kanalı’nda hâlâ uygulanıyor.

Paris’te gördüğü bahçeler, fıskiyeler, binalar, saraylar, hayvanat bahçesi, dürbünler, teleskoplar başını döndürmüş; kadınların toplumdaki yeri, kadın-erkek ilişkilerindeki farklar hep ilgisini çekmiş.

Çelebi bütün gördüklerini bir rapor haline getirip sunmuş; tabii ki Osmanlı’nın sefiri olarak Kral’la da tanışmış.

Fransa tahtında “çocuk kral” XV. Louis – XIV. Louis’nin torunu – oturuyor.

Çelebi’nin Kral’la şakalaşmasını anlattığı bölüm çok eğlencelidir.

Kral naibi, Yirmisekiz Çelebi’ye “Kralımızın güzelliğine ne dersiniz?” diye sormuş, Çelebi de “Maşallah” demiş.

Çelebi şöyle devam ediyor:

“‘Henüz on bir yaşında, dört aylıktır. Şimdi bu boyu bosu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma değildir, bakın’ diyerek kralı tutup arkasını çevirdi. Biz de saçlarına yapışıp okşadık. ‘Yürüyüşü dahi güzeldir. Şöyle yürüyünüz, görsünler!’ dedi. Kral da Divanhane ortasına değin yürüyüp geri geldi. ‘Daha süratli hareket et, koştuğunuzu da görsünler!’ dedi. Kral da tekrar koşarak Divanhane ortasına varıncaya kadar seğirtip geri döndü. Mareşal, ‘Beğendiniz mi?’ diye sordu. Biz de ‘Bârekallah’ diye cevap verdik.”

Çelebi’nin kalabalık heyetinin Fransa’da epey merak uyandırdığını anlıyoruz, ziyaretçileri hiç eksilmemiş, hele Ramazan ayı ve iftarlar Paris gündeminde ciddi bir yer teşkil etmiş.

Çelebi, Paris’ten saray ve bahçe planları, peyzaj gibi birçok yeni fikirle döndü.

Sadabad’ın açılması, Çelebi’nin Paris’e gidişinin bir sonucudur.

Gelgelelim, halkın bir kısmı bu yenilikleri “israf” olarak kabul etti.

Lale Devri’ni bitiren Patrona Halil isyanı da zaten kıt olan kaynakların çarçur edilmesine karşı patlamıştı.

Bu da bize iki toplum arasındaki iktidar algılamasının farkını gösteriyor.
Şöyle ki, bir hayvanat ya da botanik bahçesi kurmanın altında yatan sebep estetikten çok sahip olunan büyük bir iddianın sergilenmesidir.
Büyük devlet, dünyanın neresinde ne varsa buraya getirebilme kudretini haizdir.
Kitle iletişim araçlarının çok kısıtlı olduğu bir zamanda iktidarı ve gücü göstermenin en iyi yollarından biri böyle yapılması, tahayyül dahi edilemeyecek bir şeyler yapmaktır.

Çelebi’nin anlatımına bakınca, hayvanat bahçesinde en ilgisini çeken hayvanın lama olduğunu düşünüyorum.

Ama denizaşırı mesafeden bir lamayı getirip orada yaşatabilmek bir devlet büyüklüğüdür, daha doğrusu devletin kendi büyüklüğünü göstermek biçimidir.

İktidarın sergilenmesi, Fransa’nın aksine Osmanlı’da tepki çekti.

Misal, ben çocukken okula muz götürmem yasaktı, “yiyen var, yiyemeyen var,” denirdi, ayıp olurdu.

Elma götürmem ise serbestti.

Bir de şimdiki çocukların hassasiyetini, sosyal medya hesaplarında kendilerini nasıl gösterdiklerini düşünün.

Fransa ile Osmanlı arasındaki farkın ancak son zamanlarda, özellikle de sosyal medya çağında kapandığı kanaatindeyim.

Yirmisekiz Çelebi’nin sefaretnamesi daha çok tartışılacaktır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.